| |
William Shakespeare’in çok güzel bir sözü vardır. Şöyle der: "Kendinde müzik olmayan insan... Seslerin tatlı armonisiyle heyecanlanmayan kişi... İhanet, hırsızlık, kalleşlik için olgundur. Zekâsı donuktur gece gibi... İstekleri karanlık Erebos gibi... Böyle bir insandan sakın. Ve müziği dinle..." Eylül geldi. Benim için eylül diğer aylardan her zaman daha farklıdır. Mutluyum... Çünkü müzikle dopdolu bir yaz yaşadım, yaşadık. Ve eylül yazısı ancak Shakespeare ile başlayabilirdi.
Sanatlar arasında müziğe değer verilmesi 1800’lü yıllara denk geliyor. Resimle müzik arasındaki etkileşim 1910 dolaylarında yoğunlaşmış. Kant, "Duygular bize ancak tanımanın malzemesini verirler, onun şeklini veren yalnız akıldı" der. Felsefe, sanat, kişisel gelişim... Bir kolaj yapıyorum, ne varsa karmakarışık, bir araya getirmeye çalışıyorum. Aslında okuduğumuz bunca şey şuur altımızda, hafızamızda şekilleniyor. Onayladığımız ya da onaylamadığımız birçok öğreti aldığımız notlara rağmen, ait oldukları kitapların sayfaları arasında gömülüp gidiyorlar. Bizim süzgecimizde kalanlar, işimize gelenler... Resim ve müzik arasında gidip geliyorum... Kişisel gelişimde gösterilen çaba acaba insanların ne derece işine geliyor ve kendilerine dönüp bakabiliyorlar diye başka bir kitabı da ihmal etmiyorum.
Kemanın yüksek, aydınlık ve şarkı söyler gibi olan sesleri kırmızıyı çok iyi anlatır. Turuncu, kuvvetinden emin ve ağlıklı izlenimini veren bir insan gibidir. Morda hastalıklı, hüzünlü bir taraf vardır. Ve İngiliz çember borusunun, kavalın sağır titreşimleri vardır. Ve mor derinleşerek flüt cinsi bir çalgı olan basonun ağır seslerini karşılar. Gri, ümitsiz bir hareketsizliktir. Siyah ve beyaz "doğum ve ölüm" sessizliği... Mavi tipik bir semavi renktir. Derinleştirerek yatıştırır ve sakinleştirir... İnsan hayatının evreleri ile ilgili kitaplardan almış olduğum notların üzerinden geçiyorum; "Gerçek olgunluk kapasitesini içeren yetişkin, çocukluğunun en güzel özelliklerini yitirmeden çocukluğu geçip büyüyen insandır"
Olgunluk hem statik hem de dinamik bir kavramdır. Olgun insanlar sürekli gelişme halindedirler. Yaşamın öğleden sonrasının da kendine göre bir önemi olmalı ve bu dönem yalnızca yaşamın sabahının acınacak bir eki olarak kalmamalıdır. Yazlık evde fırtınalı bir eylül sabahında elime geçen eski kitaplarla yaşamın yolculuğunda molalar verdim.
Her yaz sonunda içe dönük, biraz melankolik bir ruh haliyle dış dünyadan çok hatıralara yönelirim nedense. Kitaplar... Bazıları Varlık Yayınları, fiyatı 100 kuruş yazıyor arka kapağın altında. İçlerinde küçük not kâğıtları... Okuyan tarafından önemsenmiş sözcükler ya da eski solmuş bir fotoğraf belki de sahibinin artık yaşamadığı.
Dalıp gidiyorum... İstemediğim zamanları silerek, tıpkı atlayarak okuduğum cümleler gibi, seçerek daldan dala ilerliyorum. İstediğim rüyayı görmek istiyorum, istemediğim gerçeği silmek istiyorum. Çocukluğuma dönüyorum, babamın elimden tuttuğu yıllara... Beni her okula bırakışında söyledikleri sanki hâlâ kulaklarımda onun sesiyle... "İyi ve kaliteli bir insan olmak için okumalısın, anne-baba ölünce ve parasız kalınca sadece kendi gücünle var olabilirsin" O yaşta parasız kalmanın önemini kavrayamaz, sadece annesiz-babasız kalmanın korkusu içimi titretirdi... Babamdan ayrılıp da okul bahçesinde yürürken için için ağlardım. Belki de o yüzden çalışkan bir öğrenci oldum. Büyüdüm, okudum, güçlü oldum ama yine de babamın ellerini hep aradım... Yokluğunu hissettim. Zorlandıkça kitaplardan güç almaya çalıştım herkes gibi...
Bahçedeyim... İğdeler henüz olgunlaşmadan rüzgârın öfkesiyle savruluyorlar. Ardıç ağacı rüzgâra meydan okuyor. Sardunyalar, sararmış yaprakları ve çiçeksiz gövdeleriyle “Gelecek yaza buluşuruz” diyorlar. Güneş solgun akşam erken... Eski bahçede çocukluğum ve ben, eylülü beraberce karşıladık... |