AGUSTOS2017 Hasan Taner Kerimoğlu
30 Ağustos
İŞGALDEN KURTULUŞA GİDEN YOLDA BİR DÖNÜM NOKTASI: 30 ağustos 1922 Modern Türkiye’nin oluşum sürecini incelemeye koyulduğumuzda, emperyalizmin siyasal ve ekonomik baskısı altında yarı-sömürgeleştirilmiş bir imparatorluğun bir ulus-devlete dönüşme sancılarını görürüz. İmparatorluk şemsiyesi altında çeşitli etnik, dinsel, dilsel grupları bünyesinde bulunduran Osmanlı Devleti, 19. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan Batı etkisi ve ayrılıkçı isyanlar sonucunda giderek siyasal ve ekonomik bağımsızlığını yitirir. İmparatorluğu yaşatmak için atılan her türlü adıma rağmen, Trablusgarp (1911-1912), Balkan (1912-1913) ve Birinci Dünya (1914-1918) Savaşları, Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlar. 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında Mondros Mütarekesi imzalandığında, imparatorluk Anadolu topraklarının dışındaki bütün vilayetlerini yitirmiş ve geriye yalnızca “Ata yurdu” kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin uğradığı bu yenilgi, yalnızca bir savaşın kaybı anlamına gelmiyor, hem devlet yöneticileri, hem de halk arasında imparatorluğun sonunun geldiği inancını besliyordu. Bu koşullarda imparatorluğun son on yılında devlet yönetiminde bulunan İttihatçı liderler, ülkeyi terk ederken savaşın devam ettiği günlerde tahta çıkan Sultan VI. Mehmet Vahdettin ve onun kurdurduğu hükümetler çareyi İtilaf Devletleri’ne boyun eğmekte bulurlar. Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye topraklarını işgal etmeye başlayan İtilaf Devletleri, bu konuda büyük bir engelle karşılaşmazlar. Fakat Anadolu’nun işgal edilmeye başlaması, ülkenin değişik bölgelerinde içten içe bir başkaldırının zeminini oluşturur. 15 Mayıs 1919 tarihinde Osmanlı Devleti’nin en önemli kentlerinden birisi olan İzmir’in Yunan kuvvetlerinin önderliğinde İtilaf Devletleri’nin işgaline uğraması, Milli Mücadele’nin fitilini ateşler ve ülkenin çeşitli kentlerinde protesto gösterilerinin düzenlenmesine neden olur. Osmanlı ordusunun önde gelen komutanlarından ve savaş sırasında gösterdiği başarılarla ordu komutanlığına kadar yükselmiş olan Mustafa Kemal Paşa, son derece gerçekçi bir bakış açısıyla yaşanmakta olan gelişmeleri analiz eder. İtilaf Devletleri’nin amacının Anadolu topraklarını kendi aralarında paylaşıp bölgeyi sömürgeleştirmek olduğunu, buna karşın İstanbul’da bulunan padişahın ve ona bağlı hükümetin bu durumu kavrayamadığını fark eder. Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nu yaşatma olasılığının kalmadığını görerek Anadolu’da “ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti” kurmanın hazırlıklarına girişir. Fakat bu amaca ulaşmak, sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Çünkü hem halkı, hem de sivil ve askeri bürokrasiyi, İtilaf Devletleri’nin kuklasına dönüşmüş olan saraya ve hükümete karşı ayaklandırması gerekmektedir. Mustafa Kemal, bu amaca erişmek için adım adım ilerler. Dokuzuncu Ordu Müfettişliği göreviyle Anadolu’ya gönderildiği andan itibaren kendisine belirlediği hedef doğrultusunda çalışmaya koyulan Mustafa Kemal [Atatürk], öncelikle yayınlamış olduğu genelgelerle halkı ulusal mücadele konusunda bilinçlendirmeye çalışır. İkinci aşmada ise Milli Mücadele’yi yürütecek örgütsel yapıyı oluşturur. Erzurum ve Sivas’ta düzenlenen kongreler sonucunda ülkede yeni bir hükümet kurulur ve ulusun yazgısına artık Anadolu’nun karar vereceği ifade edilir. Tüm bu girişimleriyle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni meşru bir kuruma dönüştüren Mustafa Kemal Paşa, 21 Aralık 1918’den beri kapalı olan Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılmasını İstanbul Hükümeti’ne kabul ettirir. Mustafa Kemal Paşa, ulusun temsilcilerinin yer aldığı Meclis-i Mebusan’ın açılması halinde Türkiye’nin bağımsızlığına ters düşen bir barış antlaşmasının onaylanmayacağı düşüncesindedir. 12 Ocak 1920 tarihinde toplanan Meclis-i Mebusan’da milletvekilleri, ülkenin içinde bulunduğu durumdan kurtulma yollarını tartışırlar ve “Misak-ı Milli” olarak bilinen Türk tarafının barış koşullarını saptarlar. 17 Şubat’ta İtilaf Devletleri’ne de iletilen Misak-ı Milli’ye göre, ateşkes antlaşmasının imzalandığı tarihte Osmanlı ordularının elinde bulunan topraklar Türk “vatan”ını oluşturur ve bu toprakların parçalanmasına razı olunmayacağı ifade edilir. Fakat İtilaf Devletleri, Türk tarafının barış koşullarına beklenmedik bir tepki verirler: 16 Mart 1920 tarihinde hem Misak-ı Milli kararlarını almış olan Meclis-i Mebusan, hem de İstanbul işgal edilir. İtilaf Devletleri’nin verdiği mesaj açıktır: Anadolu toprakları kendi aralarında paylaşılacaktır, Türklerin bağımsızlıktan söz etmelerine hakları yoktur. İstanbul’un işgali ve sonrasında Sevr Antlaşması’nın İstanbul hükümetine imzalattırılması, Mustafa Kemal Paşa’ya ve onun önderlik ettiği Milli Mücadele hareketine savaşmaktan başka yol bırakmaz. Çünkü İtilaf Devletleri, Türk tarafının barış koşullarını yırtıp atmış ve dostane bir çözüm yolu ortadan kalkmıştır. Bu koşullarda 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, hızla düzenli orduların kurulmasına karar verir ve yılsonundan itibaren de işgalci güçleri Anadolu’dan çıkarmak için silahlı mücadeleye girişir. İlk olarak Doğu cephesindeki Ermeni güçleri yenilgiye uğratılır ve bölgenin güvenliği sağlanır. Güney cephesinde ise aynı günlerde yerel halk, işgalci Fransız kuvvetlerine karşı bir direniş örgütler. Fakat ulusal bağımsızlık savaşının ve Anadolu’nun kaderi, Batı cephesinde gerçekleşen çarpışmalarla belirlenecektir. Ankara’daki TBMM’ye bağlı askeri güçlerin başarı elde edebileceğini, ne halk ne de İtilaf Devletleri olası görmektedir. Buna karşın ulusal bağımsızlıktan yana olan TBMM’yi ortadan kaldırmak ve Sevr Antlaşması’nın uygulanmasını sağlamak üzere İtilaf Devletleri’nin Anadolu’nun içlerine gönderdiği Yunan ordusu karşısında Türk kuvvetleri büyük başarılar elde eder. Türk ordusu, Birinci İnönü (6-11 Ocak 1921) ve İkinci İnönü (23-31 Mart 1921) muharebelerinde, son derece üstün olan Yunan kuvvetlerinin Ankara’ya ilerlemesine engel olur. Hemen sonrasında yaşanan Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk kuvvetleri Ankara’ya doğru geri çekilmek zorunda kalsa da Sakarya’da kazanılan büyük zafer (22 Ağustos-13 Eylül 1921), hem halkın ve ordunun moralini yükseltmiş, hem de önemli siyasal sonuçlar doğurmuştur. Sakarya muharebesinin başarıya ulaşmasından sonra, Fransa ile imzalanan Ankara Antlaşması’yla iki ülke arasındaki savaş durumu sona erer ve Fransa, Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarını tanır. İtalya’nın işgal ettiği topraklardan çekilmesinin ardından şimdi de bir diğer İtilaf Devleti, Anadolu topraklarından çıkmayı kabul etmiştir. Buna karşın Yunanistan ve ona destek çıkan İngiltere, niyetlerinden vazgeçmezler ve Sevr Antlaşması’nı uygulayıp Türkiye’yi sömürgeleştirme doğrultusundaki çabalarını sürdürürler. Sakarya muharebesinin kazanılmasından sonra, Türk tarafı ile İtilaf Devletleri arasında bazı barış görüşmeleri yapılır. Ancak İngiltere’nin sunduğu öneriler, Türkiye’nin bağımsızlığına ters düştüğü için Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilmez. Bu gelişmenin sonrasında, işgalci güçleri Anadolu’dan çıkarmak ve ülkenin bağımsızlığını sağlayabilmek için büyük bir saldırının hazırlıklarına girişilir. Kurtuluş Savaşı boyunca Mustafa Kemal, işgalci güçlere karşı tek bir saldırı yapılması gerektiğini savunmuş, o ana değin yapılacak taarruz girişimlerine hem asker, hem de moral kaybına yol açacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Fakat Sakarya muharebesinin başarıyla sonuçlanmasından sonra eksiklikler tamamlanır. Asker ve teçhizat açısından Türk ordusu, Ankara’nın yaklaşık yüz kilometre ötesinde bekleyen Yunan ordusunun sahip olduğu sayılara yaklaşır. Mustafa Kemal’in hedefi, Yunan kuvvetlerine vurulacak ani ve şiddetli bir darbeyle onları hazırlıksız yakalamak, daha sonra da Yunan ordusunu Anadolu’dan tümüyle çıkarmaktır. Mustafa Kemal, taarruzdan yaklaşık bir ay önce Genelkurmay Başkanı ve cephe komutanı ile görüşerek taarruz planının ayrıntılarını belirler. 15 Ağustos 1922’ye kadar gerekli hazırlıkların tamamlanmasını isteyen Mustafa Kemal, 26 Ağustos’ta taarruzun yapılmasına karar verir. Hazırlanan plana göre, Yunan ordusuna karşı saldırı, Afyon’un güneyinden Dumlupınar yönüne baskın biçiminde başlayacak ve daha sonra işgalci güçler ülkeden tümüyle çıkarılana kadar sürdürülecekti. TBMM Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal [Atatürk], Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa [Çakmak] ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa [İnönü], 25 Ağustos 1922’de Akşehir’den Afyon Şuhut’a gelirler. Günümüzde Atatürk Kültür ve Sanat Evi olarak bilinen Şuhut’taki bir evde konakladıktan sonra Büyük Taarruz’u yönetmek üzere Kocatepe’ye geçerler. Tüm hazırlıkların tamamlanmasından sonra 25 Ağustos’u 26 Ağustos’a bağlayan gece, Türk ordusu Yunan kuvvetlerine saldırı için uygun konumu almaya başlar. Büyük şair Nazım Hikmet’in dizeleriyle: “Alacakaranlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. Nurettin Eşfak baktı saatına : - Beş otuz... Ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte Büyük Taarruz...” 26 Ağustos 1922 sabahı Türk topçusunun ateşiyle başlayan Büyük Taarruz’da, Yunan kuvvetleri hazırlıksız yakalanarak İzmir’e doğru geri çekilmek zorunda bırakılır. Büyük Taarruz başladığında Fevzi Çakmak ve İsmet Paşalarla birlikte Kocatepe’de bulunan Mustafa Kemal Paşa, hemen cepheye doğru ilerlemiş ve Türk ordusunun başına geçmiştir. 26 Ağustos’ta büyük bir darbe almasına rağmen oluşturulacak bir savunma hattıyla yeniden Ankara’ya ulaşma hedefinde olan Yunan ordusu, Murat Dağı eteklerinde çevrelenmişti. Karargâhını Zafertepe mevkiinde oluşturan Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1922 tarihinde gerçekleşen ve Yunan ordusunun tümüyle dağılıp ümitsiz biçimde geri çekilmesini sağlayan muharebeyi yönetir. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde büyük bir darbe alan Yunan ordusunun önemli komutanlarından General Trikopis ve emrindeki binlerce asker esir alınır. Yunan güçlerinin ardına bakmadan geri çekildiğini gören Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül tarihinde ünlü emrini verir: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”. Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük bir başarıyla yürüttüğü bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi, 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesi ve 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın en önemli aşamalarından birisi olan 30 Ağustos zaferini, İsmet Paşa “Başkumandan Meydan Muharebesi” olarak isimlendirir. Mustafa Kemal ise bu muharebeye “Rum Sındığı” adını vermiştir.
E-DERGİ İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
HAZİRAN 2017 sayısında neler vardı göz atın!
SİNEMALAR
AYIN MEKANLARI CAFE J9

Seferihisar yolu üzerinde hem kafe olarak hizmet veren, hem ahşap ve doğal ağaçtan yapılmış özel tasarım mobilyaların satıldığı J9 Cafe, elbette en önce tarzıyla dikkat çekiyor. Baba mesleği olan ağaç işleme sanatında çekirdekten yetişmiş iki kardeş olan Celal ve Bülent Geçer’in kurup işlettiği bu kafenin dekorasyonu da onlara ait. “Ağacı, kesip biçip masa haline getirmektense ağaçlarla oynamayı farklı şekilde bir şeyler üretebilmeyi seçiyoruz” diyen Celal Geçer, bunun yanı sıra elden çıkarılmak istenen ama kendi üzerinde anılarını hala barındıran eski ürünleri değerlendirme ve kullanışlı hale getirme çabası içinde olduklarını da söylüyor: “J9 Cafe'yi kendi mola alanımız gibi yarattık aslında. Boş arazide duran bizim emektar, kendini ağacın her bir damarıyla süslenmiş halde buldu. Buraya gelen misafirlerimizin yüzüne de o tatlı gülümsemeyi kondurdu. Diğer yandan toplum olarak aşırı ...

[Devamını Oku...]

SCOTTO CAFE

İtalyan konsepti, şirin dekorasyonu, müzikleri ve yemekleriyle son günlerin trendi haline gelen Scotto Caffe. Ev yapımı hamburgerleri ve pizzalarıyla dikkat çeken Scotto Caffe’nin tatlıları da özel. Günlük ve butik üretilen tatlılar en çok tercih edilen lezzetlerin başında. “Neşeli bir yemek” sloganıyla yola çıktıkları Scotto’nun Koordinatörlüğünü yürüten ve aynı zamanda Şef Mehmet Malkoç, dinamik ve heyecanlı bir kadro ile İzmir’in ve İzmirlinin özgür, genç ve keyifli tarafına dokunmak istediklerini belirterek, “Özenle seçtiğimiz etlerden hazırladığımız köfteler ve bize özel ekmekleriyle yaptığımız hamburgerlerimiz çok ilgi görüyor. Tabii ki İtalya denince akla gelen pizzalarımız ve makarnalarımız da keyifle tüketilen yemeklerimiz arasında. Salatalarımızın da müdavimleri oluştu. Menümüzde yer alan diğer tüm ürünlerimizi her gün özenle hazırlıyoruz. Amacımız keyifli bir ortamda, dama...

[Devamını Oku...]
SCOTTO CAFE