MAYIS2018 Avram Ventura
Bilmek - İnanmak
Elias Canetti, Ölüm Üzerine yazdığı bir denemesini şu sözlerle noktalamış: “Ölmek zorunda olduğuma hala inanmıyorum, ama bunu biliyorum.” Bu sözleri okuduktan sonra, bir ömür boyu, inanç ile bilgi arasında bir sarkaç gibi gidip gelen düşünsel eğilimleri, üstümüze yapışmış takıntıları, her yol kavşağında yaşadığımız ikilemleri, bunlarla yoğrulmuş yaşantımızı düşündüm: Bir yanda kültür ve geleneklerin içine sıkışmış, düşünce alanımızı kuşatmış dogmalar; öte yanda bilimin, önümüzde sürekli genişleyen ve bir türlü ulaşamadığımız ufuk çizgisi… Bir yanda yüzyıllardır beynimizin çevresine yerleşik inanç taşlarıyla örülmüş ve aşmak için çaba harcadığımız kalın duvarlar; öte yanda bilimin, sonsuzluğa açılan boşluğunu delmeye çalışan gözlerimiz… Bir yanda söylenenlere hiç kuşku duymadan, dayatılan her şeyi kabullenme eğilimimiz; öte yanda araştırma, sorgulama gerekliliği duyan aklımız… Kısacası, soluk aldığımız sürece düşünsel alanımızdaki her şey, şu iki sözcüğün anlamı içinde hayat buluyor: İnanıyorum ya da biliyorum! Bir şeye inanıyorsam, bilmek için bu konuda hiçbir çaba harcamıyorum. Düşünmüyorum, tartışmıyorum, sorgulamıyorum… Doğruluğu, gerçekliği de hiç önemli değil! Anlatıldığı ya da geleneklerin dayattığı şekliyle bir olayı ya da bir düşünceyi kabullenmiş olmam, benim için yeterlidir. Diyelim ki dünyanın düz olduğuna inanıyorum; bilimin ne söylediği, buna karşıt olarak hangi kanıtları sunduğu beni hiç ilgilendirmiyor! Nitekim yüzyıllarca bu inancı paylaşmış, farklı düşüncelere karşı çıkmış insanların sayısını bilmek olanaksız. Bu gün bile, çeşitli yayın organlarında çıkan haberlerde, bu koşullanmış düşünceleri sürdürenleri okuduğumuzda şaşırmıyor, doğrusu üzülüyoruz. Yalnızca ışığa karşı, kendi karanlıklarını sürdürdükleri için değil; yaşadıkları yüzyılın gerçeklerine, bilimin sunduğu olanaklara gözlerini ve kulaklarını yumdukları için!.. Bilgi ise kuşkudan doğuyor, araştırılmış, sonucu alınmış bir kanıta dayanıyor. Bir olay ya da düşüncenin doğruluğunun kanıtlanmasıyla, bu olgu tümüyle duygularımdan bağımsız kalacağından, zaten biliyor olacağım. Eduardo Galeano, 1982 yılında Montevideo’da işlenmiş, iki kadın kurbanı olan bir cinayetten söz eder. Sanık Alma Di Agusto, bir yıl süre ile tutuklu kaldıktan, akla gelmedik işkenceler gördükten sonra, suçlu olduğunu kabul etmiş; ama farklı zamanlarda alınan bu itiraflar, nedense birbirini hiç tutmuyormuş. Her birinde başka başka kimseler ortaya çıkıyor, adı, adresi olmayan ilginç hayaletler olayların içine giriyormuş. Galeano şöyle sürdürüyor anlatısını: “Üstelik yazar bu anlattıklarında bir olimpiyat atletinin çevikliğini, bir panayır Amazon’unun gücünü ve profesyonel bir matadorun kıvraklığını sergiliyordu. Ama en şaşırtıcı olan, itiraflardaki ayrıntı zenginliğiydi: Her seferinde sanık, giysileri, davranışları, çevreyi, konukları, eşyayı kıl payı ölçülerle sayıp döküyordu…” Öykünün can alıcı noktasına gelelim: Tüm bu ayrıntıları, itiraflarında bir bir anlatan sanık Alma Di Agusto körmüş! Daha da ilginç olanı: Onu yıllardır tanıyan, seven komşuları da kadının suçlu olduğunu düşünüyorlarmış! Avukat onlara bunun nedenini sorduğunda, bu haberleri gazetelerden okuduklarını, bu yüzden suçlu olduğuna inandıklarını söylüyorlarmış. Hepsinin yalan olduğu anlatıldığında da, “Ama yalnız gazeteler değil, radyo da, televizyon da öyle diyor!” diye açıklamada bulunmuşlar. Di Agusto’nun öyküsünü okuduğumda doğrusu şaşırmadım, yalnızca gülümsedim. Bu anlatılanlar, söylenenler hepimize tanıdık, bildik gelmiyor mu? Olayı olduğu şekliyle koruyup, yaşandığı tarihi, ülkesini ve kahramanların adlarını değiştirsek, bizim için bir farklılık yaratır mı? Hiç sanmıyorum! Gazeteler, okuyucusu oldukları belirli bir kitleyi etkiliyor görünse de, konu televizyona geldiğinde, bu etki alanının çapını kestirmek oldukça güç. Özellikle okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum için yaratılan bilgi kirliliği, kişiyi bilmeye değil, doğrudan inanmaya yönlendirir ki, toplum için en büyük tehlike budur! Düşünmeyen, sorgulamayan insanın, öyküdeki komşulardan ne farkı kalır ki?..
E-DERGİ İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
HAZİRAN 2017 sayısında neler vardı göz atın!
SİNEMALAR
AYIN MEKANLARI KOTİ BRASSERİE

Koti Brasserie Balçova Belediyesi Spor Kompleksi’nin hemen yanında bulunan Koti Brasserie’ye mutlaka gitmelisiniz. Dışarıdan bakıldığında büyüklüğüyle dikkat çeken Koti, iç mekan tasarımıyla da insanları büyülüyor. Masaya oturduktan sonra, menüyü inceleyerek çeşit çeşit tatlar arasından özel Koti Burger’i seçip, deneyebilirsiniz. İçinde buraya özgü hazırlanan hamburger köftesinin dışında, dana füme, karamelize soğan ve cheddar peyniri var. Tabiri caizse parmaklarınızı yiyorsunuz. Bunun dışında çay ve Türk kahvesi sunumları da oldukça güzel ve keyif verici. Öyle ki, kahve tepsisi küçük çiçekler ve rengarenk lokumlarla süsleniyor. Mekanda ilk dikkati çeken köşelerden birisiyse içerideki bar bölümü. Burada 30’dan fazla alkollü veya alkolsüz kokteyl çeşidi bulmak mümkün. Yorgunluk atmak, sohbet etmek için arkadaşlarınızla gelip çok lezzetli kokteyller tadabileceğiniz bir durak noktası b...

[Devamını Oku...]

AWAKE COFFEE

Awake Coffee İzmirlilerin buluşma noktası Alsancak’ta yer alan Awake Kafe daha içeriye girmeden tertemiz ve ferah görüntüsüyle, Paris sokaklarındaki kafeler gibi, caddeye bakan yeşil sandalyeleri ve sakinliğiyle kendine çekiyor insanı. Burası dinlenip kahvenizi yudumlarken bir yandan da kitabınızı okuyabileceğiniz insanı mutlu eden bir yer. Tabii bunun en büyük etkeni sahip olduğu dekorasyon. Awake, Özel İzmir Tevfik Fikret Lisesi’nin hemen arkasındaki İtalya Sokakta bulunuyor. Bu anlamda, kafe kültürünün yaygın olduğu Gül Sokak’ın hemen arkasında bulunuyor olması da önemli bir detay. Awake Kafe’ye vardığınızda mekan sahibi Demet Başaran, sizi güler yüzüyle karşılıyor. İncelemek için menüye bakınca Cortado, Flat White ve Con Penne gibi buraya özgü farklı kahvelerle tanışıyorsunuz. Kahve seçimi konusunda farklı tatlar denemeyi sevenler için Cortado iyi bir tercih olabilir. Biraz acı ...

[Devamını Oku...]