MART2018 Ayse Perin (Tatari)
HYGGE
Okunuşu “hüge/ höge/ hoga” olan Hygge aslında Danimarkalılara has bir yaşam stili felsefesi… Danimarkalı yazar Meik Wiking, “Hygge-Danimarkalıların Mutluluk Sırrı” adlı kitabı ile ülkesindeki mutluluk sırlarını paylaşıyor. Bu felsefenin baş elemanı mum. Yani aklınıza önce mum getiriyorsunuz ve icraata başlıyorsunuz. Danimarka’da en çok tüketilen malzemelerin başında mum geliyormuş… Aydınlanma sadece mumla yapılmıyor, loş ışıklı bir ortamda mumlar eşlik ediyor ortama. Hygge ile soğuk ve karanlık istenmiyor… Evinizin farklı noktalarına küçük mumlar yerleştirin, varsa şömine yoksa ısıtıcılar ile evinizi ısıtın daha da keyiflisi uzanıp bir battaniyenin altında kitabınızı okuyun. Şarap, çay veya kahvenizi yudumlayın… Biraz mola verip, camdan dışarıda yağan yağmuru, duruma göre yağan karı seyredin. Örgü örmeyi seviyorsanız bu ortama o da yakışır. İşin aslı, evimizde nasıl mutlu oluruz sanatı… Evinizde sıcak ve sevgi dolu, romantik ortamı meydana getirdikten sonra çağırın sevdiklerinizi, paylaşın güzellikleri… Dost ve akrabalarınıza ev yapımı kekinizi veya güzel yemeklerinizi samimi bir ortamda ikram edin, güzel sohbetler eşliğinde… Danimarkalıların bir özelliği de sevdikleri ile bir araya geldiklerinde, politika ve sevimsiz haberlerle canlarını sıkmak istememeleri, yani sohbetlerinde bu konulara yer yok. Pozitif olana odaklanıyor, motivasyona öncelik tanıyorlar. Hygge, yazlık ve kışlık olarak uygulanabiliyor… Yazları soğuk kahveler, dondurma, evinizin bahçesinde ya da piknik vaziyetinde yaratıcılığınıza kalmış olarak sürdürülebiliyor… Neticede bu bir yaşam felsefesi, ana fikir önemli, detaylar size kalıyor. Elbette yaşadığınız coğrafya da önemli; adapte etmek elinizde… İdeal mekânın ev olduğu bu güzel yaşam felsefesini zaman zaman uygularım… Hygge’yı bildiğimden mi? İtiraf etmeliyim ki hayır… Son yıllarda ülkemizde gündemde olan muhtelif yaşam kültürleri ile bazı yenilikleri deniyor ya da bilmeyerek uyguluyoruz. Evimizde sıcacık bir ortamda rahat bir kılıkla battaniye altında kitap okurken sıcak bir içecek ile dünyanın en mutlu insanıyızdır. Mumları da serpiştirirsek ortam Hygge’yı yakalar… Hygge’nın Türkiye uyarlamasında yanılıp da TV’yi açmayın sakın, hele haberlere hiç bulaşmayın. TV kanalı Mezzo’da klasik müzik dinlemek serbest. Gazetelerin sayfaları ve sosyal medya da yasak, zira her türlü sapıklık ve cinayet, dünyanızı karartabilir ve o anda Hygge’nın bütün hazırlığı ve felsefesi altüst olur. Danimarkalılar bu felsefeyle “yavaşlayın” mesajını da veriyorlar… Bizim ülkemizde çalışma saatlerini insanlık dışı olduğundan, herkesin yorgunluk ve zaman azlığından ayarları kaçmış vaziyette… Eve dönüş saatinizden sonra size kalan vakit ile yemek mi hazırlar yersiniz, çocuklarınız eşiniz var ise onlar ile mi ilgilenirsiniz orası sizin kapasitenize kalmış… Belki de mumları yakmayı unutup işiniz bitince yorgunluktan kanepede sızıp kalmışsınızdır… Trafik zaten sizi perişan etmiş, evinize varırken bir mücadeleden geçmişsinizdir… Yattığınız yerde, yarınki gün savaşlarını nasıl atlatacağınızı hayal edersiniz. Danimarka 40 yıldan fazla bir zaman diliminden beri, dünyanın en mutlu ülkeleri arsındadır. Hygge kavramı 19. Yüzyılda ortaya çıkmış, Danimarka dışındaki dillerde tam bir karşılığı yok. Norveç dilinde rahatlatmak, yatıştırmak, huzur vermek anlamına gelen “hugga” kelimesi İngilizcede sarılmak anlamındaki “hug” kelimesi ile de bağlantılı. Danimarkalıların mutluluğunda çok büyük rol oynadığı düşünülen kavram Amerika ve İngiltere’de üniversitelerde “hüga” dersleri verilecek kadar da etkili olmuş… Temelinde basit şeylerden zevk almak yatıyor… Aile toplantılarında uygularken aman dikkat, iğneleyici sözler yasak, eleştirme yok, şikâyet de edilmeyecek… Huzurlu bir yemek ortamı gerekiyor. Herkes yemeğe gelirken bir şeyler getirecek, sofra birlikte hazırlanıp birlikte toplanacak. Kimse birbirinden daha akıllı ve başarılı olma çabasına girmeyecek. Atıp tutmadan saygı ve nezaket ile sohbet sürdürülecek… Herkes birbirini dinleyecek. Bu yazıyı yazarken ister istemez yaşadığım kent İzmir ile bağlıyor, gerçek yaşamımızın ayrıntılarına giriyor, kentin seslerinin üzerimizde yarattığı tesiri analiz ediyorum… Ve bizim Hyyge’mız nasıl olmalı diyorum. Geçtiğimiz günlerde, Konak Pier’de “ İzmir Mozaiği” adlı renk, ışık, sis ve İzmir seslerinden oluşan atmosfer kompozisyonunu izledim… Proje Goethe-Institut İzmir işbirliği ile gerçekleşmiş. Besteci Mehmet Can Özer ve Alman medya sanatçıları Axel Buether ile Sus Pankrath, İzmir’in 12 atmosferini tasarlamışlar (Adnan Menderes Hava Alanı-İzmir Körfezi-Salihli Otobüs Durağı-Urla manzarası-İnşaat Şehri-Çeşme Otoyolu-Konak-Kemeraltı-Dönüşüm Şehri-Noktürn-Hoşgörü-Basmane)… 23-28 Şubat 2018 tarihlerinde gösterimde olan enstalasyon oldukça ilgi çekici idi… Çıkışta açılan defterde, ziyaretçilerin anılarını karıştırırken ilginç yorumlar vardı… PORTIZMIR4 Güncel Sanat Trienali’nin ilginç projelerinden biri “İzmir Mozaiği”… Seyir ve izlenim sonucunda başka kentlerin “mozaiği” nasıl olurdu diye düşündüm… Mesela bu uygulama Danimarka gibi bir ülkede yapılsa sesler ve ışık nasıl olurdu acaba? Bu bağlamda, bir kentin sesleri, ışığı ve sis perdesi ile kentin insanları üzerindeki tesirini de düşünürsek, dinlenme ve huzur reçeteleri, yaşanılan yere göre değişir mi acaba? Türkiye, Japonya, Çin gibi farklı ülkelerin kentleri için bu uygulama yapılsa, mozaik nasıl olurdu acaba? Mozaik, gerçek yaşam ve hüga’ yı birliklikte projelendirdim özetle… Bu karışık durumu, bu işin ustalarına bırakarak, evde battaniyemin altında lavanta kokulu mumlarımı yakıp kahvemi yudumlamaktayım Keith Jarret dinleyerek… Hayatı zorlaştırmaya bayılırım hüga’dan nerelere geldim.