OCAK2017 Hasibe Özdemir
Sol baştan ikinci...
Sabaha karşı aynı rüyayı tekrar gördü. Üzerinde pembe pamuklu geceliği, ayağında havlu çoraplarıyla, yarı karanlık bir spor salonunun ortasında oturuyordu. Sonra kim olduğunu göremediği biri iki bez bıraktı önüne. Dizlerinin üzerinde bir daireyi büyüterek, ayak izleriyle kaplı zemini silmeye başladı hemen. Islaklık kurudukça yer daha da kirleniyordu. Ortalıkta kimse yoktu ama gizlice izleniyormuş gibi küt küt atıyordu kalbi. Bir bebeğin ağlama sesini duydu sonra, başını kaldırıp bakmadı. Rüyanın tekrarında bebek sesi yükseldi yükseldi, dış kapının ziline dönüştü. Küçük gelini mızmızlanan torununu “Kahvaltısını yine yapmadı anne” diyerek içeri iterken, Neriman Hanım uykusunu ziyan eden görüntülerin etkisindeydi hala. Her şey ters gitti sonra. Banyonun gideri tıkandı, dolmanın içi takur tukur oldu, çay bitti, arada tellendirdiği sigarasını yakacak sağlam tek çakmak bulamadı. Otuz yıllık arkadaşı “Kahveleri hazırla geliyorum” diye aradığında, kötü başlayan günü, kapaklandığı yerden kalkıp oraya buraya çarpan ayyaşlar gibi zarar ziyanla devam ediyordu hala. Feraye Hanım kapı önünde dinlemeye başladığı rüyayı müjdesi verilen ikinci toruna bağlamakta gecikmedi. “Bunu da artık kendiniz büyütün demezsen, daha çok kabus görürsün sen” diye söylenerek ayakkabılarını çıkardı. Neriman Hanım cevap vermeden mutfağa geçti, cezveyi ocağa koydu. Rüya meselesini o arada halletmiş gibi “Şu Rıza Bey’in fotoğrafını bir göster bakalım, neye benziyormuş? ” diye seslendi salona. “Vallaha mı? Dur Karagöl’de çekilenleri açayım, hevese gelir kımıldarsın belki.” Neriman Hanım fincanları sehpaya koydu. Yakın gözlüklerini takıp, “Az daha büyüt hele şunu” diyerek kuruldu yerine. Telefonun ekranına bakar bakmaz da asılıverdi gevşek yüzü. “Ee aşk olsun ahretim, bu mu günlerdir bir gör dediğin adam?” Arkadaşı, kadınlı erkekli grubun ortasında neşeyle gülen, altmış yaşlarında, kısa boylu, tombul adamda hayal kırıklığı yaratan şeyi kavrayamadı hemen. Telefonunu geri alıp fotoğrafı biraz daha büyüttü. “Neyini beğenmedin ayol?” “Yer mantarı gibi adamın nesini beğeneyim?” “ O mantar, sen elektrik direğisin sanki! ” Neriman Hanım kinayeyi duymazlıktan gelip, siteminin dozunu arttırarak söylenmeye devam etti. “Üstü başı da cabası. Allı yeşilli, mahalleli sevabına giydirmiş sanki. Başkası yapsa neyse, sen de yakıştırıyorsan ikimizi, aşk olsun sana da!” Feraye Hanım bunca yıllık yarenliklerinde, kötü gün faturalarının arada kendisine kesilmesine ses etmezdi ama bu kez gerçekten bozulmuştu. “Azıcık boyu kısa diye silip attın. Adam kımıl kımıl diyorum. Ne korosu ne gezisi eksik. Her yere yetişiyor. İki yıldır surat astığını, höt höt ettiğini görmedim. Sen ‘lökeşe gibi olmasın, yüzü gülsün yeter’ dedin, aklıma bu geldi. Niye ben kötü oldum şimdi?” Neriman Hanım’da çıt yok. Ağır bir hakarete uğramış gibi durdukça koyulaşıyor yüzü. Kumandayı hışımla alıp gözünü televizyona dikiyor. Sabah programının basenleri geniş sunucusu, mutluluk formülleri verecek uzmanı tanıtırken” Hanımlar hepiniz kulağınızı açın, Neriman senden geçti, boş ver” diyor sanki. Değiştiriyor kanalı. Haberlerde ‘Neriman’ın heba olan ömrünün ölü ve yaralı sayısı’ veriliyor. Arka arkaya basıyor tuşlara. İçi bir fena oluyor. “Kız korkutma beni, yemin ederim bin pişman oldum dediğime diyeceğime!” Feraye Hanım yerini çok iyi bildiği tansiyon aletini çıkarıyor. Önce yüzü kıpkırmızı olan arkadaşınınkini, normal olduğunu görünce kendininkini ölçüyor. Neriman Hanım kolunu uzatırken bile başını çevirip bakmıyor. Ağladı ağlayacak. Salonun bir ucunda her şeyden habersiz, önündeki tabletten çizgi film izleyen torununa dikiyor gözünü. Çocuğun elindeki poğaça ömrünün günleri gibi dökülüyor halıya. Azarlayacak kadar güç bulamıyor kendinde. Uzatılan kolonyayı anlına boynuna sürüyor. Kendine gelir gelmez tekrar yükleniyor arkadaşına. “Sen şimdi bu adamı beğenirim mi sandın? Kör Nagehan bile böyle yere yakınını bulamazdı, sağ olasın!” “Beğenmediysen çıkar kendin bulursun. Ortada dizim dizim adam salınıyor sanki!” “Hah işte!” diyerek dikleniyor Neriman Hanım. “İkimizde gömmüşüz kocaları toprağa, sen elinde değnek define arıyorsun, bana kalp para mı gösteriyorsun? ” Feraye Hanım hayretten açık kalan ağzını eliyle örtüyor “Maşallah kuyumcu olmuş karat ölçüyorsun Neriman! Evde bir ses olsun yeter diyen sen değil miydin? ” “ Sen de aynını diyordun! Beğenmediğini bana mı getiriyorsun?” “Rabbim sabır ver! Dedim ama olmazsa da ne gam demiyor muyum? Benim keyfim yerinde. Bazıları gibi ‘torun bakıyorum’ diye eve gömülüp olmuşa ölmüşe kafayı takmıyorum. Hem el el üstünde, el şey üstünde bekle, hem getirilene kulp bulup carla, ne ala memleket!” “Öyle mi bacım?” “Öyle valla!” Başka bir çift olsa kapılar çarpılır, ayakkabılar merdivenlerde giyilir 'ne ölüme, ne dirime uğra' diyerek belki oracıkta bitirilirdi hukuk. Ama ömürlerinin yarısı birbirine karışmış, dostlukları nice badireler atlatmış iki kadın için kalkıp gitmek seçenekler arasından çıkalı çok oldu. Oturdukları yere iyice yerleşip, televizyon izliyor havasında, arada birbirlerine kaçamak bakışlar atarak susuyorlar sadece. O sessizlikte, az önce sarf ettikleri sözlerin yumuşayıp yutulur olmasını bekliyorlar sanki. Odanın havası içlerinden biri gülse değişmeye hazır. Televizyon yetişiyor imdatlarına. İzdivaç programındaki kadın “Takma dişlerimin parasını ödersen evlenirim ”diyor kulakları ağır işiten talibine. Basıyorlar kahkahayı. Neriman Hanım gözünün yaşını silerken arkadaşının çantasındaki telefona uzanıyor. “O fotoğrafın bir altındakini aç hele.” Feraye Hanım ikiletmiyor isteği. “Şu sol üsten ikinci, Tarık Akan gibi maşallah, kim o?” “Salih Bey mi? Boyuna ne bakıyorsun ayol, mıy mıy ömrünü kurutur öylesi.” Arkadaşının gözlerinde gençlik yıllarından ödünç bir ışıltı “Sizin şarkılar yüzündendir. Benim sesimi duysun hele, bak nasıl canlanır.” “Allahın delisi!” “Deli meli, artık püskül gibi gezmemeli.” diyerek ayaklanıyor Neriman Hanım. “Kalk Ayten’e uğrayıp şu kaşı bıyığı halledelim önce. Çıkmışken çarşıyı turlarız hem. Salep de içeriz.” Liste uzadıkça uzuyor “Kemalettin Can'ı da anneannesine bırakalım geçerken. Bir zahmet biraz da o ilgilensin artık! Yarın koroya giderken ara, buluşalım durakta. Sayılı saat değil mi sıkar dişimi dinlerim. Pazar günkü gezi listesine de ekle beni. Çıksam herkes kadar yürürüm işte!” Feraye Hanım, arkadaşını ayağa kaldıran rüzgârın, sokağın sonuna varmadan gücünü kaybetmeye başlayacağını biliyor. Tecrübeyle sabit olan bu bilgi neşesini kaçırmıyor yine de. “Şu evden çıktık ya, ona da şükür” diye söyleniyor ayakkabılarını giyerken.