ETKİNLİKLER
AĞUSTOS 2019 Kavurucu yaz sıcaklarının sürdüğü bir ayda birlikteyiz. Bu sayıda kadın girişimciler ve kurdukları kooperatifler ile doğal gıda çiftlikleri ve perma kültür çiftliklerini ele aldığımız bir dosya konumuz var.
KADIN KOOPERATİFLERİKADIN KOOPERATİFLERİKadın girişimi kooperatifler ve sağlıklı beslenme çiftlikleri artıyor... Cumhuriyet devrimleri bu ülkede kadını yaşamın içine çekmeyi hedeflese ve kadına birçok haklar kazandırsa da geçen yüz yıla rağmen Türkiye'de kadının toplum içindeki yeri hala tartışmaya açık... Üstelik ülke yönetiminde 1950'den bu yana kadını eve kapatmak isteyen siyasilerin varlığı da tartışılmaz bir gerçek. Her şeye karşın Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan kadınlarımız, yaşama katılma mücadelelerini sürdürüyor. Anadolu'nun birçok ilinde kadınlar üretim kooperatifleri kurarak ekonomik yaşama katılıyor. El ele vererek güçlerini birleştiriyorlar. Üretim becerileri hangi ürüne yetiyorsa onu üretiyor ve pazarlamaya çalışıyorlar. Satış stantları açıyor bir anlamda seyyar satıcılık yapıyorlar. İnternet üzerinden siteler oluşturuyor ve satış yapmaya çalışıyorlar. Bu güçbirliklerini birkaç sınıfa ayırabiliriz. İlk sıraya amatörleri koyalım. En kalabalık grubu oluşturuyorlar. Genelde yörel yönetimlerin desteğini alarak oluşturdukları bir üretim merkezinde çalışıyor yine bu merkez çevresinde ürün satışı yapıyorlar. Bu grupta daha çok el işleri , iğne oyaları, bez bebekler, ahşap tepsiler vb. ürünler var. İnternette zayıflar. İkinci grup, profesyonel olma yolunda olanlar ki daha çok gıda üzerine çalışıyorlar. Reçeller, turşular, çörek, börek, tarhana gibi ürünleri dar bir çevrede ama başarılı ilişkiler ile pazarlıyorlar. Bazıları yerel yönetim destekli kafe ve satış yerleri açmışlar. Kazançları da çok iyi ama ikinci şubeyi açmaları biraz zor görünüyor. Çoğunluk işlerini gayet amatörce yapıyor ama bir diğer grup profesyonel yardım alarak bu işi amatörlükten çıkaranlar... Bunlar kendilerine bir marka yaratma yoluna girmiş olanlar. Kooperatiflerinin logoları var. Ürünlerini ayırt edici etiketleri olan ambalajlarda pazarlıyorlar. İnternet siteleri işi bilen birileri tarafından dizayn edilmiş. Oldukça iyi çalışıyor. Lojistik sorunları da çözülmüş ve hedefleri üretim kapasitesini artırmak. Kadın kooperatiflerinin dışında bir de kadın girişimciler var. Bunların çeşitli alanlarda kurdukları küçük işletmelerde yaptıkları üretimler var. Türkiye'de kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmalarını isteyenlerin gerek kooperatifleri, gerekse kadın girişimcileri mümkün olduğunca desteklemeleri gerekiyor. Aslında desteklemenin yolu çok basit, ihtiyaçlarınızı listeleyip ürün satın almanız yeterli.
ELEKTRİK FABRİKASINA BİLİM MÜZESİELEKTRİK FABRİKASINA BİLİM MÜZESİElektrik Fabrikası'nda İzmir'in çocukları ve gençlerine bilim müzesi Tarihi Elektrik Fabrikası'nın ne şekilde değerlendirileceği konusu İzmir'in gündemini daha uzun süre meşgul edecek gibi görünüyor. Tabii daha öncesinde Ankara'daki beyefendilerin şu satış işine onay vermesi gerekiyor. Seçim zamanı mangalda kül bırakmayan çığırtkan milletvekilleri ne yaparlar bilmiyorum? S-400'leri alırken "parasıyla değil mi kardeşim" diyerek dünyaya kafa tutuyoruz ama konu İzmir'in metrosu, tramvayı ya da halkın yararına bir işi olduğunda yatırım onayı vermek her nedense yılları buluyor. Parasıyla değil mi kardeşim, veriyoruz parayı alalım şu onayı artık... Onay bir şekilde gelecek, kenttin ortak akıl üreticileri de fikirlerini teker teker açıklıyor, projeler üretiyorlar. İzmir'in bu konulara kafa yoran dergisi olarak biz de önerimizi yapalım dedik. İzmir Life'ın önerisi bu kentin geleceğine, yani çocuklarına yönelik bir bilim müzesi kurulmasıdır. Kentin merkezinde, ulaşımı çok kolay olan Tarihi Elektrik Fabrikası'nın çocuk sesleri ile çınlayacak olması bizi heyecanlandırıyor. Dünyanın birçok kentinde yer alan bilim müzelerinin temel amacı çocukların yaratıcılıklarını körüklemek ve onların bilimin ışığında, düşünebilen, karar veren, özgüvenli bireyler olarak yetişmelerini sağlamak. Bunu da çok eğlenceli bir ortamda yapmak… Nedir bir diğer hedef? Tasarım kenti İzmir... Teoride kulağa çok hoş geliyor. Akademik çevrelerde toplantılar ve toplantılar... Sunumlar ve sunumlar... Geleceği planlamak için bunlar da gerekli ama kentin geleceğine dair bir planınız varsa, bu planı gerçekleştirmeye çocuklardan başlamanız gerekmez mi? İşte bu yüzden tasarımı oyun ile anlatan bir bilim müzesinden bahsediyoruz. İzmir'de bütün çocukların gitmek isteyecekleri gittiklerinde de çıkmak istemeyecekleri bir bilim evi... İçinde yok yok... Her şeyi ilginç aletler, düzenekler, seyirlik filmler ve tabii ki oyunlarla öğreten bir öğretmen. Şimdi biraz hayal edelim; yeni yürümeye başlayan bebeklikten itibaren her yıl belirli aralıklarla bilim müzesinde zaman geçiren bir nesil istiyoruz. Bu kentin kendisine sağladığı özgürlük ortamında yaratıcı yönünü geliştiren ve yönlendiği alanda başarıya odaklanan bir nesil... Tasarıma önem veren, estetik değerleri ve kente aidiyeti yüksek, doğaya, çevresine ve kendisine önem veren bir nesil...
SELAMİ GÜRGÜÇSELAMİ GÜRGÜÇEge’nin Son “Bey"i: Selâmi Gürgüç Ege’de Osmanlı’nın toprak yapısı Doğu Anadolu’nunkinden farklıdır. Ege’de ağalık yerini daha çok “Bey”lere bırakmıştır. Bey’ler has, tımar sisteminin yöneticileridir. Sipahileri hazır tutmak, vergi düzenlemelerini yerine getirmek ve İstanbul’a hesap vermek durumundadırlar. Savaşa hazır tutulan kuvvetlerden sorumlu kişiler “dürüst olmak”, “adil olmak”, “yönetici olmak”, “savaşçı olmak” sorumluluğundadırlar. Bu zor nitelikleri “mütevazı olmak", “bilge olmak” harcı ile karmazlarsa başarılı da olamazlar. Aydın yöresinde “kolay mı Bey olmak” derler. Aydın Koçarlı’nın yukarıdaki bütün nitelikleri birleştiren “halkçı politikacısı”, “yönetici”, “iş adamı” ve “savaşçısı” Selami Gürgüç aramızdan ayrıldı. Tabutu başında Uğur Yüce onun en üst düzeyde bir ruha sahip olduğunu dile getirirken, vurguladığı eşsiz örnek ve mütevazı karakteri ile aslında “son beyi” tanımlamış oluyordu. Her veda yazısında biraz da yazanın anıları olur kaçınılmaz olarak. Ben Kültürpark Müdürlüğü sırasındaki bazı müşterek anılarımızla son görevimi yapmaya çalışacağım. 1991 yılında Kültürpark düzenlemesi ulusal proje yarışmasını kazanan ekibin bir parçası olarak ödül töreni günü tanıştık. İzfaş’taki odasına geçerek yapılacakları görüşürken Paris öğrencilik günlerine kadar uzanan pek çok müşterek dostumuz olduğunu keşfettik. Projeler kurula verilecek şekilde hazırlanıncaya kadar bazı pilot uygulamalar yapılmasında mutabık kaldık. Aslında proje mevcut binaların yıkımı idi. Bu nedenle öncelikle Belediye’nin bir yapısının yıkılmasının, herkesin ve kiracıların “bu da yıkılırsa elbet diğerleri de yıkılır” diye düşünmesi gereğini anlatınca Yüksel Çakmur’u nikâh dairesi arkasındaki belediyenin (çok da kötü bir yapı olan) kreşini yıkmaya ikna etti. Büyük bir törenle yıktık. Ama bu, çoğu baş belası, kiracılarda ciddi bir panik yarattı. Ve burada “Selami Abi” savaşçı kişiliğine büründü. Proje gereği olan kiracı tahliyelerini başlattı. İkimiz de her gün ölüm tehditleri almaya başlamıştık. O zamanlar oturduğum Girne Bulvarı’nda gece yarısı tek yön yolda üzerime kamyon sürüp ertesi gün sekreterime “plaka numarası şu değil mi?” diye telefon ediyorlar, Selami Abi’ye de benzer şeyler yapıyorlardı. Bir gün aradı “hemen gel randevu aldılar birazdan buradalar sende ol dedi”. Odaya girdiğimde henüz “konuklar” yoktu. Ama şaşkınlıktan çarpılmıştım. Masanın üzerinde gerçekten çok güzel bir tabanca duruyordu. Şaşkınlığım geçmeden bir “konuk” içeri alındı. Diğerlerini dışarıda tutma talimatı vermiş. Elbet odaya giren de tabancayı görünce dondu. Selami Abi o düz heyecansız sesi ile tek solukta ziyaretinin sebebini sordu. Cevap “hal-hatır, nezaket ziyareti” oluverdi. Adama bir de çay söyledi. Benim içim kıpır, kıpır... Konuk kuyruğunu sıkıştırıp gitti ve ikimiz de bir daha ölüm tehdidi almadık. Olaydan da ne aramızda bir daha konuştuk ne de birisine anlattık. Bunu sevgili eşine bile anlatmamış olduğundan eminim. “Bey”in savaşçılığını ilk ve son defa yaşamış oldum. Uğur Yüce’nin tabutu başında yaptığı konuşmadan da tarihi değeri çok yüksek bir silah ve eski radyo koleksiyonuna sahip olduğunu öğrendim. Çünkü “Bey”ler böyle şeyleri övünç gösterisi sanılır diye anlatmazlar. Bana da anlatmamıştı. Bu arada pilot uygulama olarak Nikâh dairesi ve Atatürk açık hava tiyatrosu iyileştirmelerini seçtik. Projeleri kurula yollayıp onay aldık. Ancak sorun Belediye’de bunlar için kaynak bulunamamasıydı. Selâmi abi kendisi kalfalığa soyundu. Tiyatronun taş işçiliğini, ilk dönem mozaiklerinin zor tıpkı yapımını her gün başında durarak müteahhit kullanmadan yaptırıyordu. Etraftaki ses kirliliği için antik tiyatrolar gibi ses duvarı tasarlamıştık. Çağdaş “metal uzay kafes” bir duvar. Bu işi biraz amatörce yapan bir imalatçı buldu. Sahne üstü saçağı uzay kafesti. Her iki işi de inanılmaz ucuza ve o gün için çok nitelikli yaptırdı. Çok büyük bir sahne ve önündeki orkestra çukurunun da statiklerini ortağım Ferdan Omaç yaptı. Plastik koltukların montajının başında durdu. İlk temsil büyük rastlantı “BOLŞOY” balesinin “kuğu gölü” oldu. Bu özverili çalışma olmasa o eser o dönem (ve maalesef şimdi de) İzmir’de sahnelenemezdi. Promiyerde bir fotoğrafı varsa şayet o “mutluluğun fotoğrafı”dır. Nikâh dairesinin iç dekorasyonunu da “El-mimarlık” ile yaptık. Hala mükemmel hizmet veriyor. Kaç kişinin mutluluk resmine dönüştü o bina bir bilsen Selami abi. Bir eğlence “bahçesini” yıkarken betonun içinden demir yerine “dikenli tel” çıktığını gördüğündeki hayretini unutamam. Projeye başladığımızda Kültürpark’ta yeşil alan sadece yüzde 26 idi. Yıktığımız yerler boşaldıkça oralara sürekli ağaç dikiyordu. Bir de İzfaş önünde diktiği sakız ağacı var. Fuarları çeşitlendirmek için ekibi ile sürekli düşünce geliştiriyordu. Hem benim hem onun yakın ilişkileri olduğu mermer üreticileri ikimize ayrı ayrı bir fuar düzenleme isteklerini ilettiler. Ben daha neresi olabilir bakayım derken o kararını vermişti bile. Bir de “Mogambo”nun yanındaki o zaman otopark olan alanın yerini mermer döşemek istiyorlardı. Uygulanacak projede o yer için o zaman bir “maket şehir” önerilmiştir. Biraz “mırın gırın” ettim. “Boşver o gün gelince sökeriz” diyerek izin verdi. İyi ki beni dinlememiş. Mermer Fuarının artık İzmir için ne büyük bir değer olduğunu kimse yadsıyamaz. Göle mayayı Selâmi abi çaldı. Sonra kendi sektörü de olan dikim, giyim, moda ile ilgili fuarlar düzenlemeye başladı. O günün yapıları bu etkinliklere uygun değil. Türkiye pavyonu avlusuna geçici çelik kablolarla tenteler geriyordum. O dönem için görülmedik fuarlar oluyordu. Bir seferinde şiddetli bir yağmur başladı. Su dolan tentelerden birisi çöktü çökecek. Çok soğukkanlı kaş-göz işaretleri ile etkinliği kesmeden teknik ekibe suyu tahliye ettirdi. Açık Hava Tiyatrosu, Nikâh Dairesi, Mermer Fuarı, Moda Fuarı, Lozan Anıtı projelerinde hummalı çalışırken proje gereği hayvanat bahçesinin de Kültürpark dışına nasıl taşınacağını düşünmeye başladık. Bir gün bana "Touari'yi gördün mü?" diye sordu. Adını bile bilmiyordum. Paris’e yakın bir “Zoo Safari” imiş. Hayvanat bahçesini dışarı taşırken o güne kadar Türkiye’de görülmedik bir seviyeye yükseltmek istiyordu. O sıralar Paris’teki bir arkadaşıma gidiyordum. Fransız eşi bütün bir gün beni Safari Park’ta gezdirdi. Bir sürü “dia” çektim. Sonra İzmir’de uygun bir yer düşünmeye başlamış. Sanırım Tel Aviv hayvanat bahçesi biraz yamaçta kurulu bir tesismiş. Yeşildere’de bir yamacı uygun görmüş. Gittik baktık. Yer askerlerin. Yüksel Bey “güzel bir tasarım yapın ben alırım” dedi. Haydi çalışmaya başladık. Peyzaj danışmanımız Prof. Yüksel Öztan'ın katkıları ile güzel bir proje oldu. Bilgisayar çizimleri henüz yok. Ben o zaman suluboya resimler hazırladım. “Dia”lara çektim. Projektör ile ekrana yansıtıyoruz. O gün için etkileyici. Yüksel Çakmur Ege Ordu Komutanından randevu aldı. Bizi karargâhta kabul edecek. Makam arabasına bineceğiz Selâmi abi “siz gidin bana gerek yok” deyiverdi. Ve üç ayda milli emlâk ordudan alıp belediyeye tapuları verdi. Uygulama başlayacak. Bir gün telefon etti “git dozer seni bekliyor” dedi. “Ne dozeri abi neresi?” demeye kalmadı kendimi dozercinin yanında buldum. Haritacı, aplikasyon filan çok zaman almasın diye, nasıl olsa ben projeyi ezbere biliyorum elimde pafta koca D 9 Caterpiller ile bir günde ana yolların kabasını bana açtırdı. Alanın sonraki hikâyesi de yazının konusu değil. Ama Safari Park işinde sonuna kadar devam ettim sevgili Ahmet ile sonlandırmamızın hikâyesi de bu yazının dışında. Asıl önemli olan mermer fuarı gibi Safari Park’ın da fikir babası ve eylemcisinin Selâmi abinin olduğunun İzmir tarihine geçmesi. Kültürpark Müdürlüğünden sonraki iş ve görevlerinde de bana ihtiyaç duydukça büyük bir keyifle yanında oldum. Bu esnada bizim o günkü konularımız dışında bazen partililerle de bir öğle yemeği, bir sabah kahvesi olurdu. O anlarda “Politikacı Bey” olurdu. Günlük olayları yüksek analiz kabiliyeti ile açımsar günlük ve uzun vadeli stratejileri anlatırdı. Bu anlarda kesintisiz bir akıcılıkla fikirlerini açıklar, hatta zaman zaman bir miktar sakinliğini kaybederdi. Benim birlikte yaşadıklarım, anımsayıp buraya aktarmaya çabaladığım her halde onun yaşamında binde bir bile yer tutmamış şeylerdir. Bir düşünün ne kadar dolu, gıpta edilecek, örnek bir yaşam. Ama beni en şaşırtan onu en iyi açıklayabilecek şeyi en sona sakladım. Birlikte onun “jeep”ine binerek bir gün Çine’deki köyüne gittik. Beni, Merih Karaaslan’ı ve Mürşit Günday’ı Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün’ün ihtiyaç duyduğu bir danışmaya götürüyordu. Yolu biraz uzatıp köye uğradık. Köyde mütevazi, düzgün bir “Bey” evi vardı. Ama biraz ötede, köyde bir tenis kortu ve oynayan çocukları görmek kadar az şeye şaşırmışımdır. Şaşkınlıkla “abi Çetin Altan’ın bir yazısı vardı. Köylerde tenis kortu olmadıkça ülke kalkınmış sayılmaz diye” herkes hafiften dalga geçmişti, bir gelip görseler diyebildiğimi hatırlıyorum. Egenin son ve sıradan olmayan “Bey”i hoş sedan İzmir’in kubbesinde hep baki kalacak.
1905 YILINDA İZMİR1905 YILINDA İZMİR1905 yılında İzmir'de neler oldu Bu sayımızdan itibaren dergimizde yayınlanmış eski yazılardan örnekler paylaşacağız yeni okurlarımızla... Dergimizin 20. yayın yılına 1 yıl kaldı. İşte size A.Hilmi Baküs'ten keyifli bir yazı... Hiç merak ediyor musunuz 1905 İzmir’inde durumları nasıdı? Bu sayfaların ortak adı İzmir Eskiden ya, biz de oturup bir yandan malumatfuruşluk yapalım öte yandan İzmir’den küçük öyküler anlatmaya çalışalım… 1905 yıının İzmirliler açısından en önemli yanı kuşku yok ki, dönemin padişahı II. Abdülhamid’in onca korkusuna rağmen elektriği sokaklarda değilse bile Kordon’daki evlerinde ve Basmahane’deki bazı “Mağazalarda” görmüş olmaları… İzmirlilerin Parmakkapı dedikleri Fevzipaşa Bulvarı açıırken yıkıan Roma döneminden kalma tarihi kapının yanında bir “manifatura” mağazası vardı, 1970’lere kadar İzmir’de benzerlerinin yaşamını sürdürdüğü, Anadolu’daki bazı kasabalarda her şeye rağmen direnen manifatura mağazalarının biri… Ispartalı Biraderler Ticarethanesi idi bu mağazanın adı… 1848 yıında tesis edilmişti ve idare merkezi Londra’da “Commercial Union” ve “Deniz” Sigorta Kumpanyası’nın İzmir ve Ege Adaları için “yegane” acentasıydı... Ama mağazada Avrupa’dan ithal edilmiş (demek ki o zaman da ithal mal deliliği var) halıar ile fes fabrikasının şubesi de mağaza içindeydi… İşte havagazından üretilmiş elektriğin yaktığı ilk ampulleri de Ispartalı Biraderler getirmişlerdi İzmir’e…
TURGUTLU'DA RUM KİLİSELERİTURGUTLUTurgutlu'da Rum kiliseleri 1922 yılı öncesi Rumların 2, Ermenilerin 1 kilisesi, Yahudilerin de 2 sinagogu vardı. Bugün Turgutlu’da bir Aya Nikola Rum Kilisesinden bahsedilirken, diğer kilisenin ismi bilinmemektedir. Belki de; Ortodoks dünyasında yaygın olarak kullanılan bir isim olduğu için buraya “Aya Nikola” demek uygun bulunmuştur. Fakat arşivimdeki bilgilere göre; müzede görülen fotoğraftan yola çıkarsak, Aya Nikola Kilisesi diye bilinen bu yerin aslında; “Aziz Havariler Kutsal Kilisesi (Aya Apostolon veya Havariyun)” olması mümkündür.
ÇETİMEK TÜRKBÜKÜ Ayın MekanıÇETİMEK TÜRKBÜKÜÇetimek Türkbükü Deniz ürünleri şöleni Bodrum Türkbükü'nde onca şamata, gürültü patırtı arasında sakin bir vaha olarak ortaya çıkıyor Çetimek... Önlerinden kulaklarınızı tıkayarak geçtiğiniz bangır bangır mekanları geçip sahilde sağa dönüp balıkçı barınağına doğru yönlendiğinizde yaklaşık 100 metre sonra çok derinden Zeki Müren'in billur gibi sesini duyacaksınız. Gecenin içinde parlayan kocaman ağaçların üstünü örttüğü bir avlu, deniz kıyısına kurulmuş masalar ve sohbet eden, keyifli insanlar göreceksiniz. Çetimek'e hoş geldiniz. Hadi gelin mezelere bakalım davetinin yapıldığı, "Şu da var, bu da var" gibi ısrarlı sunumların olmadığı, seçmekte özgür olduğunuz bir mekan... Bodrum Türkbükü'nde böylesini bulmak inanın çok zor. Sanki 70'lere geri dönüyoruz. Hani sahil kasabalarında düğün yapılan restoranlar vardı. Çetimek'i onlara benzetiyoruz. Sandalyelerin birleştirilip, üzerind...

[Devamını Oku...]
İKARUS'UN ADASIİKARUSİkarus'un adası: İkaria Bu sayıda Kuşadası’ndan çıkıp seke seke gezebileceğimiz bir adadayız: İkaria’da... İkarus’un adasında İkaria aslında burnumuzun dibi. Kuzeyli rüzgarların sert estiği günlerde Alaçatı’dan ışıkları belli belirsiz seçilir. Kuşadası’na gemi ile 3 saat uzaklıkta... Adanın biri kuzeyde diğeri güneyde iki limanı var: Evdilos ve Agios Krikos... Birinden gidip diğerinden dönmek gerek. Çok sakin, çok keyifli ve rahat bir mekan İkaria. Mitolojik bir ada... İkarus, vakti zamanında Girit'ten kalkmış, çıtalar ve koyun derisinden kendine kanatlar yapmış, maksat uçmak, seyahate çıkmak, rüzgar nereye götürürse. Babası da tembih etmiş aslında: "Bak oğlum kuşların uçuşlarını incele, onlardan öğren, ona göre yön ver kendine havada, ne çok alçak uç, yoksa denize takılırsın, ne de çok yükseklere çık, yoksa sonra güneşe yaklaşırsın."
IQUALİT'TE DÖNER YEMEKIQUALİTIqaluit’te döner yemek Türklerin küreselleşmeye en somut katkısının döner olduğunu söylemek herhalde abartı sayılmaz, çünkü ulusal damak tadımızın bu seçkin örneği, çeşitli adlar altında da olsa dünyanın her yerinde tüketilebiliyor. Özellikle Ortadoğu ülkeleri olmak üzere bir çok bölgede “çevirme” sözcüğünden bozma “shawarma” ile anılırken, Kanada’da, kimsenin kökenini bilmediği halde, Türkçe adının bozulmuş haliyle Toronto’dan Vancouver’a kadar her yerde “donair” adıyla sevilen bir atıştırmalık olarak yüksek talep görüyor. Ama Kuzey Kutup Dairesi’nin tam üzerinde yer alan Nunavut Bölgesi'nin başkenti Iqaluit’te, hem de iki adıyle birden iki ayrı çeşit olarak tüketime sunulmuş olması herhalde dönerimiz için eşsiz bir zafer olarak kabul edilmeli. Iqualit'teki hızlı yemek lokantasını işleten Lübnanlı uyanık, taze olan eti “donair” olarak satarken bayatlamış olan bloku “beef shawarma” (sığır eti) diye tavuk dönerin alternatifiymiş gibi yediriyor. Özerkliğe giden uzun yol Nunavut, 1 Temmuz Kanada ulusal bayramını, Kanada konfederasyonunun özerk bir bölgesi olarak tanınmasının 20. yıldönümüyle birlikte kutladı. Bu nedenle hem halk, hem de bölgesel özerk hükümetin üyeleri ve personeli arasında belirli bir gurur ve özgüven duygusu neredeyse hissedilir biçimde mevcuttu. Elbette bu özgüven, yalnızca Nunavut’un özerkliği için verilen zor bir hukuki ve siyasi mücadelenin ürünü olduğu için değil, ama demokrat olduğunu iddia eden Anglo-SaksonIarı bile utandıracak derecede demokratik bir sürece dayandığı için yerden göğe kadar hakedilmiş bir duygu.
İZMİR KÖFTEİZMİR KÖFTE“İzmir Köfte”ye dair güncel yanlışlar ve tarihi doğrular Ülkemizin lezzet çeşitliliği içinde köftelerimizin yeri bambaşkadır. Köfte, yemek kültürümüzün önemli bir unsuru olmak birlikte gündelik hayatımızda da dilimize yapışıktır: “Seni gidi köfte seni” deriz, “köfte surat/dudak” deriz, “köftehor” deriz… Her ilimizin kendine özgü bir köftesi mutlaka vardır ve çeşitliliğin üç yüze yakın olduğu dile getirilmektedir. “İzmir Köfte”de bunlardan biridir ve aslında çok sahipli bir “kimsesiz”dir. İlçelerinin köfteleri arasında kaybolup gitmiştir: Bergama Köfte, Ödemiş Köfte, Tire Köfte vb. Bunu bir babanın evlatları için kendini feda etmesi olarak da değerlendirebiliriz. Tire Köfte ile Ödemiş Köfte’nin “yağlı”sının İzmir Köfte’den etkileşimleri dikkatli gözlerden kaçmaz. Biz de bu arada “İzmir Köfte”nin şamar oğlanı yapılmasına göz yumarız. İşte örnekleri: Örneklerden önce, ince bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim: “İzmir Köftesi” diye bir şey yoktur, doğrusu "İzmir Köfte"dir.
PROF. DR. İBRAHİM ASTARCIOĞLUPROF. DR. İBRAHİM ASTARCIOĞLUProf. Dr. İbrahim Astarcıoğlu: “İzmir’de ‘Karaciğer Enstitüsü' kurulmalı" İnsan vücudunun en önemli organlarından biri olan karaciğer konusunda Türk toplumunun bilgi düzeyi nedir? Karaciğer neden önemli? Sağlık kenti olma hedefindeki İzmir'de ve Türkiye'de karaciğer nakilleri ile hepatobiliyer cerrahi ne durumda? Bu soruların cevaplarını uzun yıllar Fransa'da başarılı bir Türk cerrahı olarak tıp dünyasına hizmet veren ve daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde karaciğer nakli ve hepatobiliyer cerrahi programını yürüten Prof. Dr. İbrahim Astarcıoğlu'ndan aldık.
CORENDON GRUBUCORENDON GRUBUProf. Dr. İbrahim Astarcıoğlu: “İzmir’de ‘Karaciğer Enstitüsü' kurulmalı" İnsan vücudunun en önemli organlarından biri olan karaciğer konusunda Türk toplumunun bilgi düzeyi nedir? Karaciğer neden önemli? Sağlık kenti olma hedefindeki İzmir'de ve Türkiye'de karaciğer nakilleri ile hepatobiliyer cerrahi ne durumda? Bu soruların cevaplarını uzun yıllar Fransa'da başarılı bir Türk cerrahı olarak tıp dünyasına hizmet veren ve daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde karaciğer nakli ve hepatobiliyer cerrahi programını yürüten Prof. Dr. İbrahim Astarcıoğlu'ndan aldık.
FADELA CHAİM-ALLAMİFADELA CHAİM-ALLAMİFadéla Chaïm-Allami: “Mültecilerin dili olmak zorundaydım” Cezayir asıllı Fransız gazeteci, yazar, şair Fadéla Chaïm-Allami, İzmirli yazarların 2018’de yayınlanan ortak öykü kitabı "Yakından Geçen Mülteci Öyküler"de bir makalesiyle yer almıştı. Bu yaz İzmir’e konuk olan yazar, kitabın Fransızcaya çevrilmesi için ülkesindeki editörüyle görüştüğünü söyledi. Yazar, farklı dillerin, kültürlerin birbirini nasıl anlayabileceği üzerine düşündürdü bizi.
zala balayage hair extensions balmain hair extensions clip in hair extensions uk best hair mask for fine hair how to make a ponytail wig cap hair extensions uk tresemme hair dryer boots black bridesmaids hairstyles hair extensions selena gomez hair clips 2018 vine mink brazilian hair 9a real hair wigs uk