OCAK 2022 Ülkemiz güzel günlerin derin özlemi içinde... Memleketin dört bir yanında tek bir konu var: Yaşanan ekonomik zorluklar... Yaşanan kur çalkantıları, son yıllarda 3,20'den başlayıp 18 TL'yi gören Dolar'ın yükseliş ateşine su dökülmüşse de kağıt fiyatlarında bir düşüş görülmüyor. Yani yayıncılıkta zorluklar ne yazık ki sürüyor.
SAHİBİNİ ARAYAN FOTOĞRAFLARSAHİBİNİ ARAYAN FOTOĞRAFLARİyilikleri zahmetle büyüten bir çaba: Sahibini Arayan Fotoğraflar TRT İzmir Bölge Müdürlüğü Kameramanı İlhan Arga, 30 yıldan fazladır bitpazarlarından ve sahaflardan topladığı fotoğrafların sahiplerini, 2016’dan bu yana Facebook sayfasında arıyor. Sahibini Arayan Fotoğraflar hesabı aracılığıyla pek çok fotoğrafı, sahiplerinin yakınlarına ulaştıran Arga, bu hatıraların aileleri birleştirme gücüne inanıyor. Arga’nın, yavaş ve zahmetle yürüse de sonuca ulaşan çabası, TRT Belgesel ekibi tarafından belgesel filme dönüştürüldü.
KESTANE İHRACATIKESTANE İHRACATITürkiye’nin kestane ihracatının yüzde 84’ünü Egeli ihracatçılar yaptı Türkiye’nin kestane ihracatı 2021 yılının Ocak – Kasım döneminde miktar bazında yüzde 31’lik artışla 5 bin 164 tondan, 6 bin 781 tona çıkarken, kestaneden elde edilen döviz miktarı yüzde 79’luk artışla 13,2 milyon dolardan 23,7 milyon dolara yükseldi. Türk kestanesinin 2020 yılında ton başına 2 bin 560 dolara ihraç edilirken, 2021 yılında ihraç fiyatının 3 bin 490 dolara yükseldiği bilgisini veren Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Hayrettin Uçak, Egeli ihracatçıların 20 milyon dolarlık kestane ihracatıyla Türkiye’nin kestane ihracatından yüzde 84 pay aldıklarını dile getirdi. Kestanenin Sonbahar-Kış mevsimlerinin en önemli sokak lezzetleri arasında yer alması yanında şekerleme, pastacılık ve unlu mamuller sektörlerinde de yoğun olarak kullanılan kestanede yoğun bir hasat süreci yaşandığını aktaran Başkan Uçak, kestane ihracatının da hızlı bir şekilde sürdüğünü anlattı. Sezon başında 50 milyon dolarlık kestane ihracatı hedefi koyduklarını hatırlatan Uçak, ihracat hedefine emin adımlarla ilerlediklerini dile getirdi. Kestane üretiminde Aydın’ın Türkiye’de birinci il konumunda olduğuna vurgu yapan Uçak, bu yıl kestane kalitesinin ihracat için son derece elverişli olduğunun altını çizdi.
YORGANCIOĞLU AİLESİYORGANCIOĞLU AİLESİSiyaseti yönetip markalar yaratan Yorgancıoğlu Ailesi Dedeleri Cebbarzâdeler, 17-19’uncu yüzyıllar arasında Bosna-Hersek’i yönetti.Torunlarından biri, Türk siyaseti tek partili sistemden çıkış sancıları çekerken Adalet Partisi’ni kurdu. İki amca oğlu, Süleyman Demirel’i Türkiye’nin üç kuşağına hediye etti. Moda, sanayi ya da ticaretteki Yorgancıoğulları da ailenin adını marka yaptı. Onlar, Osmanlı ‹mparatorluğu’nun Bosna-Hersek’te ba? kaldıran e?kıyayı sindirsin diye 1600’lerin ba?ında gönderdiği “Cebbar” ağaların soyundan. Belki yöneticilik, sava?çılık ailenin ruhunda vardı; 20’nci Yüzyıl ortasında Türkiye’de dengeler deği?ir, ülkenin gelecek 10 yıllarına damgasını vuracak siyaset yapılanırken, Cebbarzâde torunları tarih sahnesindeki rollerini aldı yine. Öyle bir rol oldu ki bu; nine-dedelerimizi, anne-babalarımızı, bizi, çocuklarımızı yöneten; yani etkisi 50 küsur yıldır süren merkez sağın temelindeki harç oldular. Biri ?kir ve te?kilat önderi, diğeri ‹zmir neferi olarak Adalet Partisi’ni kurdular. Sonra bize Süleyman Demirel’i yadigâr bıraktılar. Cebbarzâdelerin torunu Yorgancıoğulları anlattı: Hem mühendislikten modaya; Mey ‹çki, Kipa, Dorya, gibi markalara uzanan soyadlarının hikayesini, hem de Türkiye yakın tarihinden bir dönemi... Cebbarlıktan yorgancılığa... 17’nci Yüzyıl... Osmanlı’nın Duraklama Dönemi... Saraybosna’da eşkıya, halkı taciz etmeye başlıyor. Sultan emir veriyor; bölgede inzibatı temin etmek üzere Konya’da yaşayan Zülfikâroğulları Aşireti, bir başka aşiretle birleştirilip askeri güç olarak gönderiliyor. Tarih boyunca Türkmenistan-Sivas-Yozgat-Konya hattını yurt edinen Zül?kâroğulları, “cebbar” yani savaşçı, yiğit sıfatıyla Bosna-Hersek’in beyi oluyor. Bölgede düzeni sağladıktan sonra saray, “Orada kalın” deyince aileleriyle oraya yerleşiyorlar. Cebbarzâdeler namıyla, 200 yıl boyunca bölgenin egemeni olarak askeri iaşe ediyor, sefere gönderiyorlar. Nasıl ki ailenin ilk Bosna-Hersek Beyi Zül?kâr Ağa ise, 1800’lerin ortasında Anadolu’ya dönme kararı alan da torunu Zül?kâr Ağa oluyor. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek’e girince Ağa’ya diyor ki “şimdi de bize hizmet edin. Hasılatı bize gönderin.” Zül?kâr Ağa "Biz başka bir sancak altında olamayız" diyor; aile önce İstanbul’a, sonra İzmir’e geliyor. Zül?kâr Ağa’nın 11 yaşındaki oğlu Muharrem’in tuttuğu meslek, ailenin soyadını belirliyor. Torunu Hayri Yorgancıoğlu, büyükannesinden dinlediği hikayeyi anlatıyor: “Ağa çocuğu olarak yetişmiş bunlar. Meslek yok. O zamanlar el sanatları çok tutuluyor. Yorgancılıkta İzmir’de en önemli el sanatı. Her sene yarışlar yapılırmış; en güzel yorganı kim dikti, diye. Dedemiz Muharrem Bey, Hisarönü’nde meşhur bir yorgancının yanına çırak olarak giriyor. Gün geliyor, dükkân sahibi hacca gidecek.
MAVİ YOLLARMAVİ YOLLARİzmir'in mavi yolları Bu ay yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Konumuz İzmir’in bisiklet yolları… Artıları ve eksileri ile bu mavi yollar hayatımıza neler getirdi? Bisiklet kullanımına katkısı ne oldu? Elimden geldiğince sizler için incelemeye çalışacağım. Ama önce, bisikleti 1950'li yıllardan itibaren bir yaşam şekline dönüştüren Hollanda'dan biraz bahsetmek istiyorum. Böylece İzmir’in bisiklet yollarında gördüğümüz eksiklere biraz da iyimser ve umut dolu gözlerle bakabiliriz. İkinci Dünya Savaşı sırasında tamamen yıkılan şehirlerini yeniden inşa eden Hollandalılar ekonomi politikaları sayesinde kısa zamanda yüksek bir gelir seviyesine ulaştılar, bu da şehirlerdeki araba sayısının hızla artmasına neden oldu. Bir süre sonra baş gösteren park yeri sıkıntısı o kadar yüksek boyutlara ulaştı ki yeşil alanlarını yok edip otopark yapmaya başladılar. Trafikte bu kadar çok arabanın olması beraberinde trafik kazalarını da getirdi, 1972 yılında 3000 kişi trafik kazalarında hayatını kaybederken bunların büyük çoğunluğu sokakta oyun oynayan çocuklardı. Çocuk ölümlerinin artması “Stop de Kindermood” çocuk ölümlerini durdurun hareketini başlattı. 1973 yılında başlayan petrol krizi 3 milyon araca sahip Hollanda için değişimi ilk tetikleyen unsurlardan bir tanesi oldu. Pazar günleri araçların trafiğe çıkışı uzun bir süre yasaklandı. Binecek araç bulamayan Hollandalılar bisiklete yönelmeye başladı. Lahey ve Tilburg bisiklet yolları yapılan ilk şehirler oldu. Bisiklet yollarının bisiklet kullanımı 3’te 2 oranında arttırdığı söyleniyor. Bugün Hollanda bir bisiklet ülkesi, şehir merkezleri dışında 6 bin kilometre bisiklet yolları var.
SEDA GÖKSEDA GÖKSeda Gök, Altın Kalem’i İzmir’e getirdi Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), 2019-2020 yılı ekonomi gazeteciliğinin “Altın Kalem”lerini belirledi. Ekonomi Muhabirleri Derneği İzmir Şubesi Üyesi, Ticaret Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Seda Gök “Orta Gelir Tuzağından Kurtulmak İçin Dört İstanbul Lazım” başlıklı röportajıyla Gazete Röportajı kategorisinde Altın Kalem ödülünü kazanarak ödülü İzmir’e getirdi. Seda Gök 2013 yılında da Altın Kalem Gazetecilik Yarışmasında birincilik mutluluğu yaşamıştı.
KENTİN UNUTULMUŞ MİMARİSİ YAMANLAR SANATORYUMUKENTİN UNUTULMUŞ MİMARİSİ YAMANLAR SANATORYUMUKentin unutulmuş mimarisi: Yamanlar Sanatoryumu Bir dönem yoğun olarak kullanılan sanatoryumlar, tedavi yöntemlerinde yaşanan değişimlerle birlikte artık kullanılmıyor. Döneminin izlerini taşıyan bu eşsiz yapılar şimdilerde unutulmuş durumda… Yamanlar Sanatoryumu da yeni bir işlev kazanmak için uzun süredir bekliyor. Kentin önemli değerlerinden olan Sanatoryum ile ilgili Yaşar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Ebru Aydeniz Karabağ'ın bilgisine başvurduk.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE GELECEKSÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE GELECEKSürdürülebilirlik ve geleceği tasarlamak Dünya nereye gidiyor? Sevgili izmir life okurları başka yerlerde böyle ifade edilmese de bu dergi çıktığından beri her sayısında yazı yazan galiba bir ben varım, bir de Hakkı Kesirli. Her yıl farklı konseptlerde ama mutlaka ilk kez okuyacağınız yazılarla karşınızda olmaya çalışacağım 2022’de de… Bu yılın sorunsalı Dünya Nereye Gidiyor? Olacak. Yani her alanda sürdürülebilirliği ne kadar gerçekleştirebiliriz… Mesela bizler yani Slow Food gönüllüleri olarak dünyada sürdürülebilir gıda sistemlerini savunuyor ve politika oluşturmada bir değişimin olması gerektiğine inanıyor; tarıma odaklanmaktan, gıda ürünlerinin üretimi, işlenmesi, dağıtımı, tüketimi ve imhasıyla ilgili tüm aktörleri ve faaliyetleri kapsayan bir gıda sistemleri yaklaşımına kadar her mevzuyu tartışıyoruz. Önümüzdeki ay daha uzun anlatacağım “Ortak Gıda Politikası”, yalnızca gıda üretimi, çiftçilik ve ticareti değil, aynı zamanda gıda ve çevre kalitesini, sağlığı, kaynak ve arazi yönetimini, ekolojiyi, sosyal ve kültürel değerleri de ele almalı ve tüm tarım ve gıda piyasası zincirinin yeniden şekillendirilmesine yardımcı olmalıdır diye düşünüyoruz. Günümüzde belki de insan olmanın birinci koşulu bu: Dünya gıda sisteminin çevresel, ekonomik ve sosyo-kültürel olarak sürdürülebilir olması gerektiğine inanmalıyız. Çiftçiler ve tarım işçileri için uzun vadeli gelir yaratırken biyolojik çeşitliliği ve doğal kaynakları korumalı ve temel haklara ve refaha erişimlerini garanti etmeliyiz. Sürdürülebilirliğin tüm bu yönleri artık ayrı ayrı düşünülemez. Bunlar birbirleriyle güçlü bir şekilde ilişkilidir ve entegre ve bütünsel bir yaklaşımla analiz edilip düzenlenmeleri gerekir. Sistem çöktüğünde Sistem çöktüğünde neler olacağına dair hepimizde meraklar var. Peki, her şey böyle ters giderse “kimler ayakta kalabilecek?” iki ünlü tarihçi-yazar Yuval Noah Harari ve Jared Diamond, sürdürülebilir olmayan dünya ekonomisinin büyük krizler sonucunda birkaç on yıl içinde çökmesi ihtimaline karşı olası senaryoları değerlendirmişler. Ekonomik sistem çöküp de Taş Devri şartlarına geri dönersek zengin ülkeler mi daha avantajlı olacak, yoksul tarım ülkeleri mi? Bu soruya cevap arayalım. Beni tanıyanlar nasıl tarımı önemsediğimi bilenler cevabı vermiş olabilir elbette. Jared Diamond da benim gibi düşünüyor aslında... Kısaca telefonunu yiyemezsin Yapay zeka devrimiyle birlikte zengin ülkelerin uzun vadede büyük bir fayda ve avantaj sağlayacağı senaryosu olası bir senaryo. Fakat olası olan başka bir senaryo var. Şimdi anlatacağım senaryonun gerçekleşme ihtimali yüzde 49 diyebiliriz. O da şu; diyelim ki önümüzdeki birkaç 10 yıl içerisinde sürdürülebilir bir ekonomi yaratamadık. Başarısız olduk ve artık birinci dünya toplumlarını taşıyamaz hale geldi ve dünya yeniden Taş Devri’ne geri döndü diyelim. Taş Devri şartlarında yaşama sanatında kim daha başarılı olacak? Amerikalılar değil, Avrupalılar değil, Japonlar değil, Taş Devri şartlarında başarılı olacak insanlar dedelerinden beri bu deneyime sahip olan insanlar olacak. Endişe etmemezlik etmeyin Örneğin Yeni Gineliler veya taş aletleri görece daha yakın bir zamana kadar kullanan Brezilya’daki Amazon yerlileri. Diyeceksiniz ki “Bu çok uzak bir senaryo, niye endişe edelim?” Fakat işin aslı şu ki, birinci dünya toplumlarının bu karmaşık metal aletlere dayanan yapısını birkaç 10 yıldan uzun süre sürdüremeyeceğimize dair çok ciddi teoriler var. Bu, dünyadaki herkesin öleceği manasına gelmiyor. Bir nükleer soykırım olsa evet, dünyadaki herkes ölür. Fakat sürdürülebilir bir ekonomi yaratamadık diye insan türü yok olmayacak. Hayatta kalacak olanlar Yeni Gineli dostlarımız olacak. Yeni Gine’de tanıştığım arkadaşlarımdan biri, 1970’lerin sonlarına dek taş ocağına gitmeyi sürdürmüş biriydi. Halen taştan yapılma aletler kullanıyorlar. 79 farklı patates türünü yetiştirme bilgisine sahipler. Benim tatlı patates ekip biçmeye dair en ufak bir fikrim yok. ABD’de toplumun yüzde 98’i çiftçi değil, sadece yüzde 2’si çiftçi. Tarımla uğraşanlar kurtulacak Ve fakat Yeni Gine’de yakın zamana kadar insanları yüzde 100’ü çiftçiydi. O yüzden de alternatif bir senaryo olarak, en kötü senaryo olarak şunu söyleyebiliriz: Birkaç 10 yıl içerisinde avantaj sahibi olanlar zengin ülkeler değil, yakın zamana kadar Taş Devri’nde yaşamayı sürdüren yoksul ülkeler olacak.
ROTA: SARPINCIK FENERİROTA: SARPINCIK FENERİSarpıncık Fenerinde gün batımı Urlalı Yörüvecez grubu Sarpıncık köyünden başladıkları yürüyüşte önce köy camisini ve burada her yıl geleneksel olarak tekrarlanan arife yemeği için ocakların kurulduğu yeri gezdiler. Sonrasında Sarpıncık fenerine ulaşan Yörüvecez grubu dönüş yolunda Gönsüz koyuna uğrayarak harika bir parkuru tamamladı. Güzel bir sonbahar günü araçlarımızı Sarpıncık köyüne bırakarak yürüyüşümüze öncelikle köy camisini ve burada her yıl geleneksel olarak tekrarlanan arife yemeği için ocakların kurulduğu yeri gezerek başladık. Yüzyıllardır süren bu geleneğin Bedrettin destanında bu topraklarda gerçekleşen isyanın Börklüce Mustafa ve müritleri tarafından başlatıldığını duymuştuk. Sarpıncık köyünde, her yıl Ramazan Bayramı arifesinde köyün kadınları evleri dolaşarak yemek için malzeme toplar. Tüm köy halkı bütçeleri oranında katkıda bulunur. Bu bayram sabahına kadar sürecek olan bir yemeğin başlangıcıdır. Akşam olduğunda cami avlusunda herkesin katılımı ile yemek hazırlıkları tamamlanır. Sabaha kadar süren bu eylem bayram namazından sonra herkesin ihtiyacı kadar aldığı yemeklerin dağıtılması ile son bulur. Fenere doğru Caminin önündeki yoldan fenere doğru kekik kokularının arasında yürüyüşümüze başladık. Karaburun yöresinde eksik olmayan rüzgar Ege denizinden almış olduğu iyot kokusunu bizlere getiriyor ve ciğerlerimize bayram ettiriyordu. Maalesef bu içinde bulunduğumuz güzelliklerin dışında RES’lerin (rüzgar enerji santralleri) oluşturduğu görüntü kirliliği eşliğinde patikalardan yola koyulduk. İnsanoğlu eli ile yaratılmış ve yarımadanın neredeyse yüzde 80 yaşam alanını kaplayan, burada yaşayan, hayvancılık ile geçinen köylünün meralarının bu çirkinliğe feda edimesini, kuralına uygun olmadan köylerin dibine dek kurulan RES pervanelerin kulakları sağır edici, psikolojiyi bozacak periyodik sesinin ve gölgesinin yarattığı sorunları her yürüyüşke tekrar tekrar konuşuyorduk, yine konuştuk tabii… Patikamız fenere doğru zaman zaman yükselen ama daha çok yokuş aşağı şeklinde rahat bol manzaralı yürüyüşümüz sohbetler eşliğinde, yarımada hikayelerini konuşarak sürdü. 1938 tarihinde kurulmuş olan emektar deniz fenerine yaklaşıyorduk. Geçmişte fener görevlisinin yaşamış olduğu şirin, küçük bir ev ve yanında yükselen fenere ulaşmamız çok uzun sürmedi. Bugün artık güneş enerjisi ile çalışan fener Karaburun'un oldukça tenha bir bölgesinde yer alıyor. Ege Denizi'nin masmavi güzelliği karşısında denizden yaklaşık 100 metre yükseklikteki bu sevimli fener 12 metrelik siyah beyaz kulesi ile geçen gemileri selamlayarak yalnızlığının hüznünü bir nebze olsun hafifletme peşindeydi sanki... işte nihayet buradaydık sırtınızı fenere yasladığınızda sol tarafta Sakız Adası sağ tarafınızda Midilli Adası manzarası karşısında adeta hepimiz kendimizi Ege denizi üzerinde uçan martılar gibi hissettik. Yaz aylarında ziyaretçisi çoktur fenerin, hiç yalnızlık çekmez. Gün batımının çok güzel izlendiği fenerin altında oturacak yer bulamazsınız. Sandalyesini içeceğini alan buraya gün batımını izlemeye gelir. Ama ne yazık ki gelenlerin bazıları çöplerini bu güzelliğe terk ederek sanki hiç onlar yapmamış gibi arkalarını dönüp gidebilmekte, çok üzücü. Mevsim kışa döndüğünde fenerin ziyaretçiside azalır, derin mavi içinde rüzgarın sesinin ortak olduğu yalnızlığı başlar. Evrendeki yerinizi sorgulamak istiyorsanız Sarpıncık feneri kış ayları için çok uygun bir yer...
ÇINARLI RADYOSUÇINARLI RADYOSU70’li yıllarda Çınarlı Radyosu 70’li yıllarda Olimpiyat Büfe’de, birçok işyerinde ve evde 10.00-12.00 ve 14.00-16.00 saatleri arasında yayın yapan Çınarlı Meslek Lisesi Radyosu açılır; türküler, şarkılar veya Türkçe pop müziği dinlenirdi. Yayın İstiklal Marşıyla başlardı. Öğrenci spiker; “Burası Çınarlı Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi Deneme Radyosu” anonsu yapar, “Hale, Lale, Jale ve bütün mahallenin istediği şarkı; Ayla Dikmen’den “Aşk defteri” diyerek müziği başlatırdı. Radyo kurulduğu günden itibaren “Deneme radyosu” anonsu özellikle yapılarak, yayının eğitim amaçlı olduğu vurgulanırdı. Sabah yayını sırasında o gün okula gelmeyen öğrencilerin isimleri de anons edilirdi. Birinci dersten sonraki teneffüste devamsız öğrencilerin isimleri sınıf mümessilleri (başkanlar) tarafından ilgili müdür yardımcısına iletilir, oluşturulan liste okul radyosundan okunurdu. Aileler “çocuklarının da ismi okunacak” kaygısıyla listeyi sonuna kadar dikkatle dinlerlerdi. Kaçak öğrencilerin birçoğunu, öğle saatlerinde Olimpiyat Büfede, demiryolunun karşı tarafında İstasyon Kahvesinde, SSK dispanserinin arkasında Köfteci Erdoğan’ın veya Çaycı Mustafa’nın yerinde görmek mümkündü.
KÜLTÜREL MİRASKÜLTÜREL MİRASKültürel Miras Adası Cunda (Alibey) Adası’nda Rahmi Koç Müzesi, Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı geçtiğimiz Ekim ayında açılan Bekir Coşkun Kütüphanesi, kente kültür anlamında renk katmasının yanı sıra ziyarete gelenlere gerçek bir hazine sunuyor. Öyle bir hazine ki, içine girdiğinizde çıkmak, ayrılmak mümkün olmuyor. insan kendini o dönemin içinde buluyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Sanki bir zaman makinesinin içindeymişsiniz gibi o yıllara gidiyorsunuz ama dönmek zor oluyor. Bu üç yapı kent kültürü sunmasının yanı sıra yıkılmaktan kurtarılan üç önemli tescilli bina. iyi ki kurtarılmış çünkü, UNESCO yolunda kalıcı listeye girmek için emin adımlarla yürüyen Ayvalık’a çok yakışan yapılar arasında ilk sıralarda yerlerini alıyor. Bu kenti neden çok seviyorum biliyor musunuz? Ayağa kaldırılmış, kent kültürüne kazandırılmış, yaşamın içinde, nefes alan binaları gördükçe sevgim ve ilgim bir kat daha artıyor. Bekir Coşkun Kütüphanesi, Taksiyarhis Kilisesi, Ayvalık Ayazması veya Rahmi Koç Müzesi olsun, yüzlerce yıllık binalar restore edilmiş ve artık bizimle birlikte yaşıyor, o yılları hatırlatıyor, o dönemde yaşayan insanların kültürlerini, geleneklerini gözler önüne seriyor. Bir dönem Rum vatandaşlar Ayvalık’ın keyfini çıkarmışlar, o yıllarda daha da bakir olan bu kente çok şey katmışlar; mübadele ile birlikte geride bıraktıkları eserler zaman içinde yıkılmaya yüz tutmuş ve sahipsiz kalmış. Kurtarılanlar olmuş, ama aralarında yok olup giden eserler de olmuş. Yine de Ayvalık’ta tarihi kent sokaklarının aralarına serpilmiş gibi duran dört binden fazla yapı var ve bunların iki bini tescilli. Tescilli olmasına karşın ayakta zorlukla duran binaların yanı sıra tamamen çöküp gitmiş yapılar da var. Ve ben onları gördükçe hüzünleniyor, üzülüyorum.
NEDİM ATİLLANEDİM ATİLLAULUSLARARASI ROTARY 2440. BÖLGE GUVERNÖRÜ Nedim Atilla: "Bu yıl da hizmetlerimizle hayatları değiştiriyoruz" Bölgede 67 kulüp, 1700’e yakın Rotaryen’in proje yarışında olduğunu belirten Atilla, “Küçük dokunuşlarla hayatları değiştirdiğimiz görmek en büyük motivasyon kaynağımız" dedi. Yeryüzünde barış ve iyi niyetin kurulmasına yardımcı olmak, bütün mesleklerde yüksek ahlak standartlarını teşvik etmek için dünya çapında örgütlenmiş bir hizmet kuruluşu olan Rotary, ülkemizde de 3 bölgede yapılanmış olup, Çanakkale’den ve Fethiye’ye kadar uzanan hattı Bursa ile birlikte kapsamına alan 2440. bölgede 67 Rotary kulübü bünyesinde 1700’e yakın Rotaryen üye bulunurken, gençleri ve çocukları bünyesinde bulunduran Rotaract ve İnteract kulüplerinde de 800’e yakın Rotaractör, 300’ün üzerinde İnteractör topluma fayda sağlayacak projeler için çalışıyor. Bu dönemde de geçmiş yıllarda olduğu gibi Cumhuriyet kazanımlarını çok önemsediklerini belirten Nedim Atilla, “Büyük özverilerle kurulan Cumhuriyete sahip çıkmak, Türk aydınlanma ve devrimini ilk günkü bilinçle sürdürmek ortak sorumluluğumuzdur. Bu, varlığımızın korunabilmesi ve geleceğe güçlü biçimde ulaşılabilmesinin öncelikli koşuludur. Biz rotaryenlerin Cumhuriyete, Atatürk ilke ve devrimlerine yürekten bağlılığı, birlik ve dayanışma bilinci bu konudaki en büyük güvencemizdir” diye konuştu. ROTARY’NİN ÖNCELİKLİ ALANI BARIŞ Nedim Atilla her zaman öncelikle barışı vazetmekten yana olduğunu belirterek şöyle dedi: "Rotary’nin öncelikli alanlarını saymaya başlarken barıştan başlıyoruz…." Rotary her yıl dünyanın dört bir yanından kendini adamış liderlere barış merkezlerimizden birinde eğitim görmeleri için tam olarak finanse edilen 130 kişiye burs veriyor. Akademik eğitim, uygulama ve küresel ağ oluşturma fırsatları yoluyla, Rotary Barış Merkezleri programı, barış ve kalkınma profesyonellerinin veya uygulayıcılarının barış için deneyimli ve etkili katalizörler olma kapasitesini geliştirmeyi amaçlıyor. Burslar, öğrenim ve ücretleri, konaklamayı, ulaşımı ve tüm staj ve saha çalışması masraflarını kapsar. Program 2002'de başladığından beri, Rotary Barış Merkezleri, şu anda 115'den fazla ülkede çalışan 1.400'den fazla bursiyeri eğitmiştir. Birçoğu hükümetlerde, STK'larda, orduda, eğitimde, kolluk kuvvetlerinde ve Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarda lider olarak hizmet vermektedir. Rotary Barış Bursu, barış ve kalkınma konusunda iş tecrübesi olan liderler için tasarlanmıştır. Arkadaşlarımız topluma ve uluslararası hizmete ve barış arayışına kendini adamıştır. Rotary Vakfı, her yıl, önde gelen üniversitelerde yüksek lisans dereceleri için 50 ve sertifika çalışmaları için 80'e kadar burs vermektedir. Bir yıllık harmanlanmış öğrenme programı boyunca, farklı geçmişlere sahip deneyimli barış ve kalkınma profesyonelleri, topluluklarında ve dünya genelinde barışı teşvik etmek için pratik beceriler kazanırlar. Üyeler saha çalışmalarını tamamlar ve ayrıca bir sosyal değişim girişimi tasarlar ve yürütürler. Bu program çalışan profesyoneller için tasarlanmıştır. 35 YENİ TOPLUM BİRLİĞİ Uluslararası Rotary tarafından da tanınan ve destek gören, kulüpler tarafından özellikle ihtiyaç tespitleri çerçevesinde köylerde, mahallelerde, okullarda, hastanelerde kurulan yeni Rotary Toplum Birliği yapılanmalarının sayısı 35’e ulaşmışken, bu sayıyı arttırmak üzere çalışmalar da sürüyor. Guvernör Nedim Atilla, "Rotary; maddi imkandan ziyade kişisel becerileriyle topluma fayda sağlamayı amaç edinen iş ve meslek sahiplerinden oluşan yapılanmasıyla, Ramazan’da oruçlu vatandaşlara iftar sofralarında servis yaparak hizmet eden, çevre faaliyetlerinde atık toplamak suretiyle birebir çalışan, mesleki birikimlerini toplumun ilgili kesimleri için gönüllülük esasıyla paylaşan bir üye profilini bünyesinde barındırıyor.” dedi ve ekledi. "Rotary’nin dünya genelinde fayda yaratmak üzere belirleyip, projeler ürettiği 7 öncelikli alan içinde; hastalıkların önlenmesi ve tedavisi, temiz su ve hijyen, anne ve çocuk sağlığı, Temel eğitim ve okuryazarlık, Toplumsal ve ekonomik kalkınma, Çevreyi koruma ve destekleme, Barış ve anlaşmazlıkların çözümü başlıkları bulunuyor. Buna ek olarak özellikle bu dönem Rotary, Toplumsal cinsiyet eşitliği, Gerçek gıda, Sürdürülebilir dünya, Marmara Denizi, Organ bağışı başlıkları altında da çok sayıda projeye imza atıyoruz." Toplumun tüm kesimlerini kucaklayan yaklaşımıyla, gençler, çocuklar, ihtiyaç sahipleri gibi çok geniş bir yelpaze için hizmet üretme çabasında olan Rotary, “farkındalık yaratmak” anlamında da sorumluluk üstleniyor.
MANEJ URLAMANEJ URLAManej Urla Yaşar Güvenen… Dingin ama kıpır kıpır, mutlu, huzurlu ve huzur veren bir iş insanı… Öyle ki yarattığı Manej de ziyaretçilerine aynı huzuru yaşatıyor. Öyle yalın, öyle yeşil, öyle zevkli, doğayla bütünleşmiş… Gastronomi rotamızda bu ayın konuğu Güvenen sorularımızı yanıtladı.
EREN EYÜBOĞLUEREN EYÜBOĞLUHalk kültürünün zenginliğine büyülenen bir sanatçı Eren Eyüboğlu Sanat yaşamdan çıkmış, yaşamımızın önemli bir değeri olarak yerini almıştır. Kanımca sanatta kalıcılığın kriteri de burada beliriyor. Kalıcı olan, yaşamın bir değeri olan sanat, yaşamı içeren, soluk alıp veren bir sanattır. Çünkü yapıta kalıcılık kazandıran, yaşamın bizzat kendisi, girdiği yeni estetik görüntüdür. Ve estetik değeri, esere kazandıran da sanatçının kendisidir. Sanatçı, kendi bilinci ve duyarlılığı ile sanatına yön veren kişidir. Yani yaşamı kendi duyarlılığı ve bilinci ile yorumlayan, yaşamı yeni bir biçime ve anlama kavuşturan kişidir. Eren Eyüpoğlu işte böyle bir sanatçı. Onun Romanya’nın Yaş kentinde başlayan ve oradan Paris’e Andre Lhote’un atölyesine uzanan sanat eğitimi, 1931 yılında şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu ile karşılaşmasından sonra Türkiye’ye uzanır. Romanya’dan Ernestine olarak gelen ve “1936 yılından itibaren ana yurdum Türkiye oldu” diyerek ismini Anadolu erenlerine yaraşır şekilde taşıyan, yurdunu seven, onu anlayan, onu anlatan Eren Eyüboğlu olarak ismini Türk resim tarihine yazdıran kişi olur. Eşi Bedri Rahmi Eyüpoğlu ile Anadolu’nun pek çok yerini gezer. Anadolu insanından ve kültüründen o kadar etkilenirler ki, her ikisi de bu kültürü tuvallerine taşıyacaklardır. Belli dönemlerde Bedri Rahmi resminin etkisinde kaldığı açıkça izlense de geriye kalan dönemler belirgin biçimde kendi ruhunun ve edindiği yeni kimliğin izlerini taşır. Bilhassa köylülere ve köy yaşamına dair eskiz ve akrilik çalışmaları, eşinin etkisinden sıyrılmış, tümüyle gerçekçi bir bakışın yarı soyut dışavurumcu bir biçimde ortaya çıkışıdır. Akriliklerden, yağlı ve sulu boyalardan, guajlardan ve eskizlerden mürekkep bir evren yaratır kendine. Yaşamı boyunca farklı teknikleri, farklı etkileri, birbirinden farklı formlara ve alanlara uygulayabilmesi ile yenilikçi bir tavır sergiler. Eren Eyüpoğlu ressam olarak yarı soyut dışavurumcu bir doğa görüşünü benimser. Seramik, karakalem, yağlı boya, sulu boya, ve guaj boya eserlerin yanı sıra eskizlerle geniş bir yelpazede eserler verir. Resmin yanı sıra Ankara Etibank, 4. Levent Konut duvarları, Ankara Çocuk Hastanesi, Cerrahpaşa Hastanesi ile Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi için mozaik panolar gerçekleştirir.
zala balayage hair extensions balmain hair extensions clip in hair extensions uk best hair mask for fine hair how to make a ponytail wig cap hair extensions uk tresemme hair dryer boots black bridesmaids hairstyles hair extensions selena gomez hair clips 2018 vine mink brazilian hair 9a real hair wigs uk