MAYISHAZIRAN2026
AKILLI KÖY VE COŞKUN YILDIRIM
Coşkun Yıldırım: "Akıllı Köy, sadece bir proje alanı değil öğrenmeye adanmış bir ekosistem..."
Çocukluktan başlayan ve yaşamın her alanına içindeki araştırmacı ruhu ile dahil olan TABİT kurucusu Coşkun Yıldırım'a göre Türkiye'nin pek çok "akıllı köye" ihtiyacı var. Ülkemizin akıllı köyler kadar daha çok Coşkun Yıldırım'lara ihtiyacı olduğu düşüncesiyle söyleşiden keyif alacağınızı umuyorum.
Bize Coşkun Yıldırım'ı anlatır mısınız?
1962 yılında İstanbul’da doğdum. Annem ve babam terzilik yaparak bizi büyüttüler. Kendi halinde, emeğiyle ayakta duran bir ailenin çocuğuydum. Eğitim hayatım da çok farklı değildi. Sıradan okullarda, iddialı hedefler koymadan ama hep içten içe merak ederek geçen bir öğrencilik dönemi.
Çalışma hayatına atıldığımda kendime büyük unvanlar ya da keskin kariyer planları çizmedim. Daha çok “Ne iş olsa yaparım” diyen tarafta oldum. Açıkçası bu yaklaşım zaman zaman çevremde biraz hafife alındı ama ben işin görünen kısmından çok arkasındaki öğrenme fırsatlarına odaklandım. Yaptığım her işte bir şey öğrenmeye çalıştım. Belki de asıl sermayem bu oldu.
Zaman içinde birçok şirkette farklı kademelerde yöneticilik yaptım. Farklı roller, farklı sorumluluklar… Ama dönüp baktığımda hepsinin ortak noktası yine aynı: Merak ederek öğrenmek ve işin içine gerçekten dahil olmak.
1996 yılında, henüz “girişimcilik” kelimesinin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde, bugün seri girişimcilik olarak adlandırılan bir teknoloji girişimciliği ekosistemi kurdum ve yönettim.
Türkiye’de iş yapıyorsanız krizlerle tanışmanız kaçınılmaz oluyor. Yöneticilik hayatımda dört kez, kendi iş hayatımda ise üç kez ciddi ekonomik krizlerle mücadele etmek zorunda kaldım. Bazılarını nispeten hafif atlattım, bazıları ise deyim yerindeyse insanı “komaya sokacak” kadar zorlayıcıydı. Ama her biri, geriye dönüp baktığımda, bana çok şey öğreten dönemler oldu.
Çalışma konusunda biraz “abartılı” bir karakterim var. İşin gereğini şirket için yaparım ama fazlasını kendim için yaparım. Dışarıdan bakınca gereksiz gibi görünse de o fazlalıkların insanı büyüten kısmı olduğunu düşünüyorum.
.
TABİT’i kurma fikri nasıl doğdu? Sizi bu yola çıkaran kırılma anı neydi?
Aslında TABİT’i kurma fikri doğrudan bana ait değil. İş ve “düş” ortağım Tülin Akın’ın “tarımda dijital teknolojiler olmalı” fikriyle başladı her şey… 2003 yılında, henüz bir öğrenci projesiyken TABİT’in ilk tohumlarını o attı.
İş biraz daha ciddiye binip ticari bir yapıya dönüşme ihtiyacı ortaya çıkınca bir yıl sonra bana geldi ve iş planını birlikte kurgulamamızı istedi. Açıkçası ben onun çevresinde iş dünyasını bilen nadir kişilerden biriydim. O dönemde benim hikâyem de çok parlak sayılmazdı. 2001 ekonomik krizinde iflas etmiş, yeniden ne yapacağımı düşünen bir iş insanıydım.
Tarım ve dijitalleşme o günlerde yan yana gelmesi pek mümkün görünmeyen iki kavramdı. Ama bazen seçenekleriniz sınırlı olduğunda “Acaba olur mu?” diye başlıyorsunuz. Bizimki de biraz öyle başladı.
Sonra işin rengi değişti. Tarımın, doğanın ve emeğin o sahici tarafı bizi içine çekti. Sadece bir iş değil anlamı olan bir alanla karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. O günün tarım sorunlarını derinlemesine inceleyerek kapsamlı bir plan yaptık ve sabırla, adım adım uygulamaya başladık.
Aradan geçen 22 yılda neredeyse hiç durmadık. Gece gündüz çalıştık. Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde sahaya indik, projeler geliştirdik. Hâlâ da aynı merakla, aynı öğrenme isteğiyle devam ediyoruz. Galiba bu işin en güzel tarafı da bu…
Türkiye’de tarımın en büyük sorunu sizce nedir ve bu sorun yıllar içinde nasıl değişti?
Türkiye’de tarımın en büyük sorunu aslında tek bir başlık altında toplanamıyor; birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş birçok mesele var. Her şeyden önce tarımın doğduğu topraklardayız. Anadolu, tarımın beşiği… Bu durum çiftçimize tarihsel olarak güçlü bir özgüven kazandırmış. Ancak bu özgüven, zaman zaman değişime mesafeli durmayı da beraberinde getiriyor. Zorunluluk hissedilmediğinde alışkanlıklar kolay kolay değişmiyor. Yeni arayışlara girilmiyor.
Fakat artık şartlar eskisi gibi değil. Nüfus artışı, küresel iklim değişiklikleri ve son yıllarda daha sert hissettiğimiz iklim krizi, bu alışkanlıklarla yönetilemeyecek kadar karmaşık bir tablo ortaya çıkardı.
Diğer tarafta ise uzun yıllardır uygulanan tarım politikaları var. Özellikle 1950’lerden bu yana, üreticiyi korumaktan çok, dışa bağımlılığı artıran bir yaklaşım benimsendi. Serbest piyasa kuralları, çoğu ülkede bu kadar sert uygulanmazken bizde çiftçi çoğu zaman bu koşulların içinde kendi başına ayakta kalmaya bırakıldı.
Bir başka temel mesele de şu: Tarımda “sayım, ölçme, planlama ve strateji” kavramlarını çok konuşuyoruz ama içini yeterince dolduramıyoruz. Veriyle hareket etmek, uzun vadeli plan yapmak ve buna sadık kalmak konusunda ciddi eksiklerimiz var.
Aslında sorunların büyük kısmı yeni de değil. 1960’larda yazılmış bir tarım eğitimi raporunu bugün açıp okusanız, sanki bugünü anlatıyor gibi hissedersiniz. 1970’lerde yapılan planlamalarda dile getirilen sorunların ve çözüm önerilerinin önemli bir kısmı hâlâ geçerliliğini koruyor.
Yani bizde tespit yapmakta bir eksiklik yok. Ama o tespitleri hayata geçirmek, kararlılıkla uygulamak ve sonuçlarını takip etmek konusunda aynı istikrarı gösteremiyoruz. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey, tam da bu süreklilik duygusu...
“Akıllı köy” fikrini ortaya atarken nasıl bir gelecek hayal ettiniz?
Biz 2004 yılından bu yana, çiftçilerin teknoloji ve nitelikli bilgiyle buluşmasının bir tercih değil bir gereklilik olduğunu anlatmaya çalışan bir yapıyız. O günlerde bu yaklaşım biraz “erken” bulunuyordu ama bugün geldiğimiz noktada bunun karşılığını görmek, açıkçası bize sessiz bir gurur veriyor.
Yaptığımız çalışmalar sayesinde dünyanın birçok ülkesinde projeler geliştirme fırsatı bulduk ve bu alanda onlarca uluslararası ödüle layık görüldük. Ama bizim için asıl değerli olan, sahada bir karşılık bulabilmiş olmak... Akıllı Köy fikri de bu yaklaşımın bir uzantısı olarak 2012 yılında ortaya çıktı. Amacımız, tarım teknolojilerinin sadece anlatıldığı değil bizzat sahada sergilendiği ve performanslarının çiftçiler tarafından doğrudan gözlemlenebildiği bir yapı kurmaktı. 2015 yılında bu fikri hayata geçirdik.
Zaman içinde Türkiye’de ve yurt dışında benzer birçok projeye ilham verdiğini gördük. Elbette daha gelişmiş, daha fonksiyonel örnekler de ortaya çıktı. Ama kendi dönemini düşündüğümüzde 2015 yılında süreç tasarımı açısından dünyanın ilk ve tek “Akıllı Köy” modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bizim hayalimiz; bilgi almak isteyen herkesin —öğrencilerin, meraklıların ve tabii ki çiftçilerin— gelip yerinde görebileceği, dokunabileceği, anlayabileceği bir öğrenme alanı oluşturmaktı. Bugün baktığımızda bunun büyük ölçüde gerçekleştiğini görüyoruz.
Ve aslında Akıllı Köy bizim için tamamlanmış bir proje değil. Her yıl yeni projelerimizi, oradan aldığımız derslerle ve geliştirdiğimiz yeni fikirlerle şekillendiriyoruz. Bir anlamda hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. İşin en kıymetli tarafı da tam olarak bu...
Tarımda dijitalleşme Türkiye’de ne aşamada? Hâlâ aşılması gereken en büyük bariyerler neler?
Belki biraz tez canlı bir yapım var, o yüzden daha hızlı ilerlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama açık konuşmak gerekirse Türkiye’de tarım teknolojileri ve buna bağlı regülasyonlar henüz istenilen seviyede değil.
Aslında sahada ciddi bir dönüşüm baskısı var. Küresel iklim krizi, tarımsal girdilerin hızla artan maliyetleri ve tarımda giderek büyüyen iş gücü eksikliği, çiftçiyi doğal olarak dijitalleşmeye yönlendiriyor. Yani ihtiyaç var, talep var, hatta bir anlamda mecburiyet var.
Ancak tam bu noktada önemli bir riskle karşı karşıyayız. Regülasyonların yeterince hızlı ve sağlıklı işlememesi nedeniyle veri güvenliği net olmayan, sahada yeterince test edilmemiş, hatta bazıları gerçek ihtiyaca bile tam karşılık vermeyen birçok teknoloji pazara giriyor.
Bu durum kısa vadede bir hareketlilik gibi görünse de, uzun vadede tarım teknolojileri alanının bir “çöplüğe” dönüşme riski taşıyor. O yüzden çok daha dikkatli olmamız ve hayatın gerçeklerine uygun, uygulanabilir regülasyonları hızla devreye almamız gerekiyor.
Bunun dışında dijitalleşmenin önünde yapısal engeller de var. Çiftçilerimizin yaş ortalaması bugün 58’lere dayanmış durumda. Bu, yeni teknolojilerin benimsenmesini doğal olarak zorlaştırıyor.
Aile çiftçiliği yapısının yaygın olması da teknoloji geliştirme tarafında ayrı bir zorluk oluşturuyor. Bu yapıya uygun, erişilebilir ve sürdürülebilir çözümler üretmek kolay değil. Bunun sonucu olarak da pazara giren ürün sayısı sınırlı kalıyor.
Bir diğer önemli eksik ise finansal tarafta… Agtech ürünlerine yönelik yeterli finansman modelleri ve sigorta mekanizmaları henüz gelişmiş değil. Oysa çiftçinin riski tek başına alması beklenemez. Bu dönüşümün desteklenmesi gerekiyor.
İhtiyaç ve yönelim çok net. Ancak bu dönüşümü sağlıklı bir zemine oturtmak için regülasyon, finansman ve kullanıcı profiline uygun çözümler konusunda daha hızlı ve daha dikkatli adımlar atmamız gerekiyor.
Çiftçilerin teknolojiye adaptasyon sürecinde en çok zorlandıkları noktalar hangileri?
Çiftçiler, sadece Türkiye’de değil dünyada da alışkanlıklarını kolay değiştiren bir topluluk değil. Bu aslında anlaşılabilir bir durum çünkü yıllardır işe yarayan yöntemlerle üretim yapıyorsunuz ve risk almak her zaman kolay olmuyor.
Bu nedenle teknolojinin çiftçinin hayatına, ek bir öğrenme yükü getirmeden mümkün olduğunca doğal bir şekilde girmesi gerekiyor. Ne yazık ki burada önemli bir kopukluk var. Dünyada tarım teknolojisi geliştiren birçok yapının, çiftçinin gerçek hayatına ve üretim pratiğine yeterince hâkim olmadığını görüyoruz.
Biz TABİT olarak en başından beri farklı bir yol izlemeye çalıştık. Çiftçi gibi yaşayarak, sahada zaman geçirerek, onların nasıl düşündüğünü ve neye gerçekten ihtiyaç duyduğunu anlamaya odaklandık. Belki de bizi farklı kılan noktalardan biri bu oldu.
Aslında çiftçinin işine yarayabilecek pek çok teknoloji var. Ancak “teknoloji zordur” ya da “biz bildiğimiz yöntemden şaşmayalım” gibi ön kabuller, bu çözümlerin sahada karşılık bulmasını zorlaştırıyor. Bu da iyi niyetle geliştirilen birçok ürünün ya hiç kullanılmamasına ya da sınırlı kalmasına neden oluyor.
Biz bu bariyeri aşmak için yıllar içinde önemli bir mesafe kat ettik. Ama hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Çünkü burada mesele sadece teknoloji üretmek değil, o teknolojiyi çiftçinin hayatına gerçekten dokunur hale getirebilmek.
Yapay zekâ ve veri analitiği, tarımın geleceğini nasıl şekillendirecek?
Dünya tarımı artık çok katmanlı bir baskı altında. Küresel iklim krizi, çiftçi nüfusunun yaşlanması, hastalık ve zararlı popülasyonlarının artışı üretim verimliliğini düşürüyor. Buna karşılık talep sürekli artıyor. Yani bir yandan daha azla üretmeye çalışıyoruz diğer yandan daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz.
Bu tabloya enerji krizleri, savaşlar ve jeopolitik belirsizlikler de eklendiğinde gıdaya erişim her geçen gün daha zor bir mesele haline geliyor. Artık bu süreci alışkanlıklarla yönetmek mümkün değil.
Bu nedenle veri temelli tarım bir tercih değil, zorunluluk haline geldi. Topladığımız verileri doğru şekilde işleyerek kararları sezgilerle değil objektif verilerle almak durumundayız. Yapay zekâ da tam bu noktada devreye giriyor; karmaşık verileri anlamlandırarak çiftçiye yol gösteren bir araç haline geliyor.
Ancak burada bir dengeyi iyi kurmak gerekiyor. “Babam da böyle yapardı, ben de böyle devam ederim” yaklaşımıyla üretimi sürdürmek giderek zorlaşacak. Bu bir eleştiri değil daha çok değişen şartların doğal bir sonucu…
Ama bu dönüşümün, çiftçiyi sistemin dışına iten bir yapıya dönüşmesini de istemiyoruz. Asıl hedefimiz; çiftçinin yıllara dayanan kadim bilgisini, teknolojinin sunduğu imkânlarla bir araya getirmek.
Yani teknolojiyi çiftçinin yerine koymak değil onun hizmetine vermek... Doğru kullanıldığında yapay zekâ ve veri analitiği, tarımda insanın bilgisini daha güçlü, daha isabetli ve daha sürdürülebilir hale getiren bir destek unsuru olacak.
TABİT’in en gurur duyduğunuz projesi hangisi ve neden?
Açıkçası TABİT olarak yaptığımız tüm projelerle ayrı ayrı gurur duyuyoruz. Çünkü her biri, tarımda bir ihtiyaca karşılık vermek için ortaya çıktı ve sahada bir karşılık buldu.
22 yılı aşkın süredir tarımda birçok ilke ve dönüşüme dokunduk. 2004 yılında Türkiye’nin ilk tarımsal e-ticaret ve e-öğrenme platformunu kurduk. 2006’da Şekerbank ile birlikte hayata geçirdiğimiz hasat vadeli kredi kartı, bugün sadece Türkiye’de değil dünyada da örnek gösterilen bir model haline geldi.
2009 yılında Vodafone Çiftçi Kulübü’nü kurduk. Bugün Türkiye’de 1 milyon 600 bin, Vodafone ile birlikte 7 ülkede toplam 8 milyon çiftçiye 16 yıldır kesintisiz hizmet veriyoruz. Bu projeleri hayata geçirmek için köy köy dolaştık. O yolculuklarda sadece veri değil anılar ve en önemlisi dostluklar biriktirdik. 2015 yılında ise belki de o gün için en “çılgın” sayılabilecek projelerimizden birini, dünyanın ilk Akıllı Köyünü hayata geçirdik. O günden bu yana orayı sadece bir proje alanı değil öğrenmeye adanmış bir ekosistem olarak görüyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenmeye ve üretmeye devam ediyoruz.
Bununla birlikte, Türkiye sınırlarını aşan projeler de geliştirdik. Özbekistan ve Azerbaycan’da yürüttüğümüz çalışmaların ardından, Cezayir’in Adrar Çölü’nde 20.000 hektarlık bir alanda, çöl koşullarında tarımsal üretimi mümkün kılacak projeleri planladık ve hayata geçiriyoruz. Yine Cezayir’de, zeytin prina atıklarının ekonomiye kazandırılması için dünyanın en büyük ve en gelişmiş entegre prina işleme tesislerinden birini kuruyoruz.
Bugün ise tüm bu birikimi, gelişen teknolojilerle birleştirerek yeni bir aşamaya taşıyoruz. Agrigo.AI ile yapay zekâyı tarımın hizmetine sunmayı ve bu çözümü dünya çiftçileri için erişilebilir hale getirmeyi hedefliyoruz.
Belki tek bir projeyi ayırmak zor ama şunu söyleyebilirim: bizim için en gurur verici olan şey, yaptığımız her işin sahada gerçek bir karşılık bulması ve hâlâ aynı merakla üretmeye devam ediyor olmamız…
Kırsal kalkınma konusunda özel sektör, kamu ve girişimciler nasıl daha etkili iş birliği yapabilir?
Aslında bu soru biraz işin en zor tarafına dokunuyor. Çünkü mevcut tabloda bu üç yapının aynı hedef etrafında güçlü bir şekilde buluşabildiğini söylemek kolay değil.
Kamu tarafında tarımsal stratejilerin yeterince önceliklendirilmediğini düşünüyorum. Bu da doğal olarak iş birliği alanlarını sınırlıyor. Destek politikaları uzun zamandır konuşuluyor ama sahadaki etkisi istenilen seviyede değil.
Bir diğer önemli konu da yapılan işlerin etki değerlendirmesi... Ne yazık ki bu alanda sistematik ve şeffaf bir yaklaşım çok yaygın değil. Ölçmeden, değerlendirmeden ve sonuçları doğru okumadan ilerlemek de aynı hataların tekrar edilmesine neden oluyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, kısa vadede çok güçlü bir iş birliği ortamı oluşacağı konusunda temkinliyim.
Ama yine de şunu göz ardı etmemek gerekiyor; doğru kurgulanmış, sahaya gerçekten dokunan küçük ölçekli iş birlikleri bile zamanla daha büyük dönüşümlerin önünü açabilir. Belki de başlangıç noktası tam olarak burasıdır.
Gençlerin tarıma ilgisini artırmak için neler yapılmalı?
Bu konuda önce dünyadaki başarılı örneklere bakmak gerekiyor. Sadece hibe vererek ya da teşvik sunarak gençleri tarıma yönlendirmek pek mümkün değil. Bu tür desteklerle ancak çaresiz kalan insanları o alana yönlendirebilirsiniz. Oysa bizim ihtiyacımız olan bu değil.
Asıl mesele, tarımsal üretimi bir geçim kaynağının ötesine taşıyıp bir prestij alanı haline getirmek... Eğer tarım saygın, değerli ve gelecek vadeden bir alan olarak konumlanırsa buna paralel olarak köylerin altyapısı da yaşam kalitesi açısından güçlendirilirse gençlerin bu alanda kalma ihtimali ciddi şekilde artar.
Ancak burada sadece ekonomik değil sosyal bir boyut da var. Gençlerin tarıma dönmesini zorlaştıran görünmeyen engellerden biri de kırsal yaşamın kendi dinamikleri... Köy hayatı çoğu zaman çok yakın temaslı, herkesin birbirini gözlemlediği, bireysel alanın sınırlı olduğu bir yapı… Bu durum bazı gençler için ciddi bir baskı hissi yaratabiliyor.
Bu yüzden şehirde daha düşük gelirle çalışmayı tercih eden ama kendini daha özgür hisseden birçok genç görüyoruz. Konu sadece tarım ya da gelir meselesi olmaktan çıkıp yaşam biçimi ve sosyal konfor meselesine dönüşüyor.
Dolayısıyla üniversite eğitimi almış aslında köyüne dönmek isteyen bir genç bile bu nedenlerle geri adım atabiliyor. Bu gerçek çoğu zaman göz ardı ediliyor.
Belki de çözüm; genel politikalar yerine pilot bölgelerde, yerel dinamiklere uygun, “terzi usulü” geri dönüş modelleri geliştirmekten geçiyor. Her bölgenin ihtiyacı farklı, dolayısıyla çözümü de farklı olmalı…
Ama bu tür uzun vadeli ve hassas çalışmaların, güçlü bir kamu vizyonu gerektirdiğini de söylemek gerekiyor. Bu konudaki değerlendirmemi bir önceki soruda paylaşmıştım.
Akıllı köy modelinin Türkiye genelinde yaygınlaşması için ne gerekiyor?
Akıllı Köy modelini olduğu gibi alıp farklı bölgelere uygulamak doğru bir yaklaşım değil. Çünkü Akıllı Köy sadece bir uygulama alanı değil aynı zamanda bir Ar-Ge merkezi. İçinde üretim, teknoloji ve sosyolojik araştırmaların birlikte yürütüldüğü bir yapı.
Bu nedenle her bölgenin kendi ihtiyaçlarına göre kurgulanmış modeller geliştirilmesi gerekiyor. Tarımsal sorunlara yerinde çözüm üretecek teknolojilerin, sahada deneyimlenebileceği alanlar oluşturulmalı.
Asıl hedef ise çiftçilerin bu deneyimlerden yola çıkarak kendi “akıllı çiftliklerini” kurabilmelerini sağlamak ve bu süreçte onları desteklemek olmalı.
Tarımda sürdürülebilirlik kavramını siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Sürdürülebilirliği iki ayrı boyutta ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, tarımsal üretimin doğaya verdiği etkiler; yani toprağa, suya ve ekosisteme olan yükü...
İkincisi ise çoğu zaman daha az konuşulan ama en az onun kadar önemli olan konu; çiftçinin kendi üretimini sürdürebilmesi…
Aslında burada mesele sürdürülebilirlikten çok, dayanıklılık... Çiftçinin ekonomik, sosyal ve iklimsel zorluklara karşı ayakta kalabilmesi, üretime devam edebilmesi… Eğer çiftçi dayanıklı değilse üretimin sürdürülebilir olmasından da söz etmek zorlaşıyor.O yüzden bizim için sürdürülebilirlik; doğayı korurken aynı zamanda çiftçiyi de güçlü ve dayanıklı kılabilmek demek.
İklim krizi, tarım teknolojilerini nasıl dönüştürüyor?
İklim krizi tarımı doğrudan ve sert bir şekilde etkiliyor. Alışılmış üretim yöntemleriyle devam etmek her geçen gün daha zor hale geliyor. Çiftçiler bu gerçekle karşılaştıkça çözümün teknolojiyle mümkün olduğunu daha net görmeye başlıyor. O noktadan sonra teknoloji bir seçenek olmaktan çıkıyor, üretimin doğal bir parçası haline geliyor. Aslında dönüşüm de tam burada başlıyor.
Tarım teknolojileri alanında girişim yapmak isteyen gençlere en önemli tavsiyeniz ne olur?
Tarım teknolojileri dünyada çok büyük bir fırsat alanı. Ancak bu alana sadece akla gelen fikirlerle, internetten edinilen sınırlı bilgilerle ya da uzaktan gözlemlerle girmek çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.
Çünkü tarım, uzaktan anlaşılabilecek bir alan değil. Yıllar önce köyden ayrılmış, yılda birkaç gün gidip gözlem yapan birinin aktardıklarıyla bu işin gerçeğini kavramak mümkün olmuyor.
Bu işe girmek isteyenlerin önce sorunların gerçekten nerede olduğunu görmeleri gerekiyor. Bunun yolu da sahaya gitmekten, üretimin içinde zaman geçirmekten geçiyor. Rahat ortamlarda fikir geliştirmek yerine, gerçek üretim yapan insanlarla birlikte olmak, onların gündelik kararlarını ve zorluklarını anlamak gerekiyor.
Telefonla sorarak ya da arada bir ziyaret ederek bu alanı öğrenmek mümkün değil. Tarım, ancak içinde yaşandığında kendini anlatan bir alan.
Biz de gerçekten bu işe emek vermek isteyen, sahaya inmeye hazır olan herkese destek olmaya her zaman açığız. Çünkü doğru yerden başlayan her girişim, sadece bir iş değil aynı zamanda bir dönüşümün parçası olabilir.
Türkiye’den global ölçekte çıkabilecek bir “agritech unicorn” mümkün mü?
TABİT olarak 2017 yılından bu yana dünyadaki tüm agritech girişimlerini özel bir veri tabanı üzerinden takip ediyoruz. 2025 ve 2026 yıllarında da bu alana dair iki kapsamlı rapor yayınladık.
Bu çalışmalar bize oldukça çarpıcı bir tablo gösteriyor. Türkiye, küresel tarım teknolojileri yatırımlarından yalnızca %0,3 pay alabiliyor. Bu da aslında girişimci ekosistemimizin bu alana henüz yeterince yönelmediğini açıkça ortaya koyuyor.
Buna rağmen umutsuz değilim. Önümüzdeki 3 yıl içinde Türkiye’den en az iki agritech unicorn çıkabileceğini düşünüyorum. Bu potansiyel var. Ancak bunun mevcut yerel yatırım ekosisteminin doğal sonucu olarak gerçekleşeceğini söylemek zor. Daha çok global pazarda görünürlük kazanan, uluslararası ölçekte takip edilen ve değer üreten girişimlerin kendi dinamikleriyle ortaya çıkacağını düşünüyorum.
Biz de bu yolculukta Agrigo.AI ile yer alıyoruz. Açıkçası beklentimiz, bu ürünün küresel ölçekte güçlü bir oyuncu haline gelmesi. Bu da biraz içerideki yapıdan bağımsız olarak dışarıdaki dünyayla ne kadar güçlü bağ kurabildiğinizle ilgili.
Kendi kariyer yolculuğunuzda sizi en çok şekillendiren deneyim neydi?
Hayatımın bir döneminde her şeyin alt üst olduğu bir süreç yaşadım. O günlerde Şems-i Tebrizi’nin bir sözüne daha farklı bakmayı öğrendim: “Ne bilirsin ki altı üstünden iyi değildir.”
Gerçekten de geriye dönüp baktığımda, o zor dönemlerin aslında beni en çok şekillendiren, yönümü belirleyen zamanlar olduğunu görüyorum.
O yüzden bugün geldiğim noktada şuna inanıyorum: İnsanlar mutlu oldukları işi yapmalı ve o işi de kendilerini iyi hissettikleri şekilde yapmalı. Çünkü uzun vadede insanı ayakta tutan şey başarıdan önce o işi yaparken hissettiği duygudur.
Açıkçası hiçbir şey, insanın kendi iç huzurundan ve mutluluğundan daha önemli değil.
Bugün yeniden başlasanız TABİT’i farklı nasıl konumlandırırdınız?
Açıkçası TABİT’i baştan kuracak olsam çok farklı bir yerden başlardım diyemem. Çünkü TABİT, 22 yıldır kendini sürekli güncelleyebilen bir yapı olmayı başardı. Sahadaki çiftçi beklentilerini, dünyadaki gelişmeleri ve teknolojik dönüşümleri birlikte okuyarak ilerledi.
Bu sayede değişime geç tepki veren değil çoğu zaman değişimin önünde hareket eden bir yapı haline geldik. Belki de en önemli farkımız bu oldu.
Bugün de aynı refleksi sürdürmeye çalışıyoruz. Örneğin yapay zekâ alanındaki gelişmeleri çok yakından takip ediyoruz. Bu doğrultuda, 2026 yılının sonuna kadar ofis içinde yapılan işlerin yaklaşık %85’ini yapay zekâ ajanlarına devretmeyi planlıyoruz. Buradaki amacımız insanı sistemin dışına itmek değil tam tersine çalışanlarımızın zamanını daha yaratıcı, daha yenilikçi işlere ayırabilmelerini sağlamak…
Yani aslında yine aynı şeyi yapıyoruz; değişimi uzaktan izlemek yerine onun bir parçası olmaya çalışıyoruz.
Sizi hâlâ en çok heyecanlandıran şey ne?
Beni heyecanlandıran birkaç temel şey var. En başta, yapay zekâ ve teknolojinin hayatı nasıl dönüştürdüğünü bizzat içinde yaşayarak görmek… Her sabah yeni bir yapay zekâ aracıyla karşılaşıyorum ve daha önce saatler hatta günler süren işlerin birkaç dakikada çözülebildiğini görmek hâlâ şaşırtıcı geliyor. Bu hız ve dönüşüm duygusu, insanı ister istemez heyecanlandırıyor.
Bir diğer tarafı da robotik gelişmelerin her geçen gün daha da ileri gitmesi…
Ama galiba beni en çok motive eden şey şu; “Bu mümkün değil” denilen bir işi alıp gerçekten hayata geçirebilmek... O sürecin içinde olmak ve sonucu görmek, tarif etmesi zor bir motivasyon kaynağı...
Başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz?
Benim için başarı, mutlu olduğunuz bir işi yapabilmek… Ve o işi yaparken karşılaştığınız tüm zorluklara rağmen aynı isteği ve devam etme gücünü koruyabilmek…