MAYIS/HAZİRAN 2026 Memleketin karmaşasından uzaklaşmak, biraz unutmak, biraz nefes almak, bilmediklerle tanışmak için yine oku oku bitmez bir yaza giriş sayısı hazırladı yazarlarımız... Yani, sıcaklar başlarken, bir tutam serinlik...
AKILLI KÖY VE COŞKUN YILDIRIMAKILLI KÖY VE COŞKUN YILDIRIMCoşkun Yıldırım: "Akıllı Köy, sadece bir proje alanı değil öğrenmeye adanmış bir ekosistem..." Çocukluktan başlayan ve yaşamın her alanına içindeki araştırmacı ruhu ile dahil olan TABİT kurucusu Coşkun Yıldırım'a göre Türkiye'nin pek çok "akıllı köye" ihtiyacı var. Ülkemizin akıllı köyler kadar daha çok Coşkun Yıldırım'lara ihtiyacı olduğu düşüncesiyle söyleşiden keyif alacağınızı umuyorum. Bize Coşkun Yıldırım'ı anlatır mısınız? 1962 yılında İstanbul’da doğdum. Annem ve babam terzilik yaparak bizi büyüttüler. Kendi halinde, emeğiyle ayakta duran bir ailenin çocuğuydum. Eğitim hayatım da çok farklı değildi. Sıradan okullarda, iddialı hedefler koymadan ama hep içten içe merak ederek geçen bir öğrencilik dönemi. Çalışma hayatına atıldığımda kendime büyük unvanlar ya da keskin kariyer planları çizmedim. Daha çok “Ne iş olsa yaparım” diyen tarafta oldum. Açıkçası bu yaklaşım zaman zaman çevremde biraz hafife alındı ama ben işin görünen kısmından çok arkasındaki öğrenme fırsatlarına odaklandım. Yaptığım her işte bir şey öğrenmeye çalıştım. Belki de asıl sermayem bu oldu. Zaman içinde birçok şirkette farklı kademelerde yöneticilik yaptım. Farklı roller, farklı sorumluluklar… Ama dönüp baktığımda hepsinin ortak noktası yine aynı: Merak ederek öğrenmek ve işin içine gerçekten dahil olmak. 1996 yılında, henüz “girişimcilik” kelimesinin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde, bugün seri girişimcilik olarak adlandırılan bir teknoloji girişimciliği ekosistemi kurdum ve yönettim. Türkiye’de iş yapıyorsanız krizlerle tanışmanız kaçınılmaz oluyor. Yöneticilik hayatımda dört kez, kendi iş hayatımda ise üç kez ciddi ekonomik krizlerle mücadele etmek zorunda kaldım. Bazılarını nispeten hafif atlattım, bazıları ise deyim yerindeyse insanı “komaya sokacak” kadar zorlayıcıydı. Ama her biri, geriye dönüp baktığımda, bana çok şey öğreten dönemler oldu. Çalışma konusunda biraz “abartılı” bir karakterim var. İşin gereğini şirket için yaparım ama fazlasını kendim için yaparım. Dışarıdan bakınca gereksiz gibi görünse de o fazlalıkların insanı büyüten kısmı olduğunu düşünüyorum. . TABİT’i kurma fikri nasıl doğdu? Sizi bu yola çıkaran kırılma anı neydi? Aslında TABİT’i kurma fikri doğrudan bana ait değil. İş ve “düş” ortağım Tülin Akın’ın “tarımda dijital teknolojiler olmalı” fikriyle başladı her şey… 2003 yılında, henüz bir öğrenci projesiyken TABİT’in ilk tohumlarını o attı. İş biraz daha ciddiye binip ticari bir yapıya dönüşme ihtiyacı ortaya çıkınca bir yıl sonra bana geldi ve iş planını birlikte kurgulamamızı istedi. Açıkçası ben onun çevresinde iş dünyasını bilen nadir kişilerden biriydim. O dönemde benim hikâyem de çok parlak sayılmazdı. 2001 ekonomik krizinde iflas etmiş, yeniden ne yapacağımı düşünen bir iş insanıydım. Tarım ve dijitalleşme o günlerde yan yana gelmesi pek mümkün görünmeyen iki kavramdı. Ama bazen seçenekleriniz sınırlı olduğunda “Acaba olur mu?” diye başlıyorsunuz. Bizimki de biraz öyle başladı. Sonra işin rengi değişti. Tarımın, doğanın ve emeğin o sahici tarafı bizi içine çekti. Sadece bir iş değil anlamı olan bir alanla karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. O günün tarım sorunlarını derinlemesine inceleyerek kapsamlı bir plan yaptık ve sabırla, adım adım uygulamaya başladık. Aradan geçen 22 yılda neredeyse hiç durmadık. Gece gündüz çalıştık. Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde sahaya indik, projeler geliştirdik. Hâlâ da aynı merakla, aynı öğrenme isteğiyle devam ediyoruz. Galiba bu işin en güzel tarafı da bu… Türkiye’de tarımın en büyük sorunu sizce nedir ve bu sorun yıllar içinde nasıl değişti? Türkiye’de tarımın en büyük sorunu aslında tek bir başlık altında toplanamıyor; birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş birçok mesele var. Her şeyden önce tarımın doğduğu topraklardayız. Anadolu, tarımın beşiği… Bu durum çiftçimize tarihsel olarak güçlü bir özgüven kazandırmış. Ancak bu özgüven, zaman zaman değişime mesafeli durmayı da beraberinde getiriyor. Zorunluluk hissedilmediğinde alışkanlıklar kolay kolay değişmiyor. Yeni arayışlara girilmiyor. Fakat artık şartlar eskisi gibi değil. Nüfus artışı, küresel iklim değişiklikleri ve son yıllarda daha sert hissettiğimiz iklim krizi, bu alışkanlıklarla yönetilemeyecek kadar karmaşık bir tablo ortaya çıkardı. Diğer tarafta ise uzun yıllardır uygulanan tarım politikaları var. Özellikle 1950’lerden bu yana, üreticiyi korumaktan çok, dışa bağımlılığı artıran bir yaklaşım benimsendi. Serbest piyasa kuralları, çoğu ülkede bu kadar sert uygulanmazken bizde çiftçi çoğu zaman bu koşulların içinde kendi başına ayakta kalmaya bırakıldı. Bir başka temel mesele de şu: Tarımda “sayım, ölçme, planlama ve strateji” kavramlarını çok konuşuyoruz ama içini yeterince dolduramıyoruz. Veriyle hareket etmek, uzun vadeli plan yapmak ve buna sadık kalmak konusunda ciddi eksiklerimiz var. Aslında sorunların büyük kısmı yeni de değil. 1960’larda yazılmış bir tarım eğitimi raporunu bugün açıp okusanız, sanki bugünü anlatıyor gibi hissedersiniz. 1970’lerde yapılan planlamalarda dile getirilen sorunların ve çözüm önerilerinin önemli bir kısmı hâlâ geçerliliğini koruyor. Yani bizde tespit yapmakta bir eksiklik yok. Ama o tespitleri hayata geçirmek, kararlılıkla uygulamak ve sonuçlarını takip etmek konusunda aynı istikrarı gösteremiyoruz. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey, tam da bu süreklilik duygusu... “Akıllı köy” fikrini ortaya atarken nasıl bir gelecek hayal ettiniz? Biz 2004 yılından bu yana, çiftçilerin teknoloji ve nitelikli bilgiyle buluşmasının bir tercih değil bir gereklilik olduğunu anlatmaya çalışan bir yapıyız. O günlerde bu yaklaşım biraz “erken” bulunuyordu ama bugün geldiğimiz noktada bunun karşılığını görmek, açıkçası bize sessiz bir gurur veriyor. Yaptığımız çalışmalar sayesinde dünyanın birçok ülkesinde projeler geliştirme fırsatı bulduk ve bu alanda onlarca uluslararası ödüle layık görüldük. Ama bizim için asıl değerli olan, sahada bir karşılık bulabilmiş olmak... Akıllı Köy fikri de bu yaklaşımın bir uzantısı olarak 2012 yılında ortaya çıktı. Amacımız, tarım teknolojilerinin sadece anlatıldığı değil bizzat sahada sergilendiği ve performanslarının çiftçiler tarafından doğrudan gözlemlenebildiği bir yapı kurmaktı. 2015 yılında bu fikri hayata geçirdik. Zaman içinde Türkiye’de ve yurt dışında benzer birçok projeye ilham verdiğini gördük. Elbette daha gelişmiş, daha fonksiyonel örnekler de ortaya çıktı. Ama kendi dönemini düşündüğümüzde 2015 yılında süreç tasarımı açısından dünyanın ilk ve tek “Akıllı Köy” modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bizim hayalimiz; bilgi almak isteyen herkesin —öğrencilerin, meraklıların ve tabii ki çiftçilerin— gelip yerinde görebileceği, dokunabileceği, anlayabileceği bir öğrenme alanı oluşturmaktı. Bugün baktığımızda bunun büyük ölçüde gerçekleştiğini görüyoruz. Ve aslında Akıllı Köy bizim için tamamlanmış bir proje değil. Her yıl yeni projelerimizi, oradan aldığımız derslerle ve geliştirdiğimiz yeni fikirlerle şekillendiriyoruz. Bir anlamda hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. İşin en kıymetli tarafı da tam olarak bu... Tarımda dijitalleşme Türkiye’de ne aşamada? Hâlâ aşılması gereken en büyük bariyerler neler? Belki biraz tez canlı bir yapım var, o yüzden daha hızlı ilerlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama açık konuşmak gerekirse Türkiye’de tarım teknolojileri ve buna bağlı regülasyonlar henüz istenilen seviyede değil. Aslında sahada ciddi bir dönüşüm baskısı var. Küresel iklim krizi, tarımsal girdilerin hızla artan maliyetleri ve tarımda giderek büyüyen iş gücü eksikliği, çiftçiyi doğal olarak dijitalleşmeye yönlendiriyor. Yani ihtiyaç var, talep var, hatta bir anlamda mecburiyet var. Ancak tam bu noktada önemli bir riskle karşı karşıyayız. Regülasyonların yeterince hızlı ve sağlıklı işlememesi nedeniyle veri güvenliği net olmayan, sahada yeterince test edilmemiş, hatta bazıları gerçek ihtiyaca bile tam karşılık vermeyen birçok teknoloji pazara giriyor. Bu durum kısa vadede bir hareketlilik gibi görünse de, uzun vadede tarım teknolojileri alanının bir “çöplüğe” dönüşme riski taşıyor. O yüzden çok daha dikkatli olmamız ve hayatın gerçeklerine uygun, uygulanabilir regülasyonları hızla devreye almamız gerekiyor. Bunun dışında dijitalleşmenin önünde yapısal engeller de var. Çiftçilerimizin yaş ortalaması bugün 58’lere dayanmış durumda. Bu, yeni teknolojilerin benimsenmesini doğal olarak zorlaştırıyor. Aile çiftçiliği yapısının yaygın olması da teknoloji geliştirme tarafında ayrı bir zorluk oluşturuyor. Bu yapıya uygun, erişilebilir ve sürdürülebilir çözümler üretmek kolay değil. Bunun sonucu olarak da pazara giren ürün sayısı sınırlı kalıyor. Bir diğer önemli eksik ise finansal tarafta… Agtech ürünlerine yönelik yeterli finansman modelleri ve sigorta mekanizmaları henüz gelişmiş değil. Oysa çiftçinin riski tek başına alması beklenemez. Bu dönüşümün desteklenmesi gerekiyor. İhtiyaç ve yönelim çok net. Ancak bu dönüşümü sağlıklı bir zemine oturtmak için regülasyon, finansman ve kullanıcı profiline uygun çözümler konusunda daha hızlı ve daha dikkatli adımlar atmamız gerekiyor. Çiftçilerin teknolojiye adaptasyon sürecinde en çok zorlandıkları noktalar hangileri? Çiftçiler, sadece Türkiye’de değil dünyada da alışkanlıklarını kolay değiştiren bir topluluk değil. Bu aslında anlaşılabilir bir durum çünkü yıllardır işe yarayan yöntemlerle üretim yapıyorsunuz ve risk almak her zaman kolay olmuyor. Bu nedenle teknolojinin çiftçinin hayatına, ek bir öğrenme yükü getirmeden mümkün olduğunca doğal bir şekilde girmesi gerekiyor. Ne yazık ki burada önemli bir kopukluk var. Dünyada tarım teknolojisi geliştiren birçok yapının, çiftçinin gerçek hayatına ve üretim pratiğine yeterince hâkim olmadığını görüyoruz. Biz TABİT olarak en başından beri farklı bir yol izlemeye çalıştık. Çiftçi gibi yaşayarak, sahada zaman geçirerek, onların nasıl düşündüğünü ve neye gerçekten ihtiyaç duyduğunu anlamaya odaklandık. Belki de bizi farklı kılan noktalardan biri bu oldu. Aslında çiftçinin işine yarayabilecek pek çok teknoloji var. Ancak “teknoloji zordur” ya da “biz bildiğimiz yöntemden şaşmayalım” gibi ön kabuller, bu çözümlerin sahada karşılık bulmasını zorlaştırıyor. Bu da iyi niyetle geliştirilen birçok ürünün ya hiç kullanılmamasına ya da sınırlı kalmasına neden oluyor. Biz bu bariyeri aşmak için yıllar içinde önemli bir mesafe kat ettik. Ama hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Çünkü burada mesele sadece teknoloji üretmek değil, o teknolojiyi çiftçinin hayatına gerçekten dokunur hale getirebilmek. Yapay zekâ ve veri analitiği, tarımın geleceğini nasıl şekillendirecek? Dünya tarımı artık çok katmanlı bir baskı altında. Küresel iklim krizi, çiftçi nüfusunun yaşlanması, hastalık ve zararlı popülasyonlarının artışı üretim verimliliğini düşürüyor. Buna karşılık talep sürekli artıyor. Yani bir yandan daha azla üretmeye çalışıyoruz diğer yandan daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu tabloya enerji krizleri, savaşlar ve jeopolitik belirsizlikler de eklendiğinde gıdaya erişim her geçen gün daha zor bir mesele haline geliyor. Artık bu süreci alışkanlıklarla yönetmek mümkün değil. Bu nedenle veri temelli tarım bir tercih değil, zorunluluk haline geldi. Topladığımız verileri doğru şekilde işleyerek kararları sezgilerle değil objektif verilerle almak durumundayız. Yapay zekâ da tam bu noktada devreye giriyor; karmaşık verileri anlamlandırarak çiftçiye yol gösteren bir araç haline geliyor. Ancak burada bir dengeyi iyi kurmak gerekiyor. “Babam da böyle yapardı, ben de böyle devam ederim” yaklaşımıyla üretimi sürdürmek giderek zorlaşacak. Bu bir eleştiri değil daha çok değişen şartların doğal bir sonucu… Ama bu dönüşümün, çiftçiyi sistemin dışına iten bir yapıya dönüşmesini de istemiyoruz. Asıl hedefimiz; çiftçinin yıllara dayanan kadim bilgisini, teknolojinin sunduğu imkânlarla bir araya getirmek. Yani teknolojiyi çiftçinin yerine koymak değil onun hizmetine vermek... Doğru kullanıldığında yapay zekâ ve veri analitiği, tarımda insanın bilgisini daha güçlü, daha isabetli ve daha sürdürülebilir hale getiren bir destek unsuru olacak. TABİT’in en gurur duyduğunuz projesi hangisi ve neden? Açıkçası TABİT olarak yaptığımız tüm projelerle ayrı ayrı gurur duyuyoruz. Çünkü her biri, tarımda bir ihtiyaca karşılık vermek için ortaya çıktı ve sahada bir karşılık buldu. 22 yılı aşkın süredir tarımda birçok ilke ve dönüşüme dokunduk. 2004 yılında Türkiye’nin ilk tarımsal e-ticaret ve e-öğrenme platformunu kurduk. 2006’da Şekerbank ile birlikte hayata geçirdiğimiz hasat vadeli kredi kartı, bugün sadece Türkiye’de değil dünyada da örnek gösterilen bir model haline geldi. 2009 yılında Vodafone Çiftçi Kulübü’nü kurduk. Bugün Türkiye’de 1 milyon 600 bin, Vodafone ile birlikte 7 ülkede toplam 8 milyon çiftçiye 16 yıldır kesintisiz hizmet veriyoruz. Bu projeleri hayata geçirmek için köy köy dolaştık. O yolculuklarda sadece veri değil anılar ve en önemlisi dostluklar biriktirdik. 2015 yılında ise belki de o gün için en “çılgın” sayılabilecek projelerimizden birini, dünyanın ilk Akıllı Köyünü hayata geçirdik. O günden bu yana orayı sadece bir proje alanı değil öğrenmeye adanmış bir ekosistem olarak görüyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenmeye ve üretmeye devam ediyoruz. Bununla birlikte, Türkiye sınırlarını aşan projeler de geliştirdik. Özbekistan ve Azerbaycan’da yürüttüğümüz çalışmaların ardından, Cezayir’in Adrar Çölü’nde 20.000 hektarlık bir alanda, çöl koşullarında tarımsal üretimi mümkün kılacak projeleri planladık ve hayata geçiriyoruz. Yine Cezayir’de, zeytin prina atıklarının ekonomiye kazandırılması için dünyanın en büyük ve en gelişmiş entegre prina işleme tesislerinden birini kuruyoruz. Bugün ise tüm bu birikimi, gelişen teknolojilerle birleştirerek yeni bir aşamaya taşıyoruz. Agrigo.AI ile yapay zekâyı tarımın hizmetine sunmayı ve bu çözümü dünya çiftçileri için erişilebilir hale getirmeyi hedefliyoruz. Belki tek bir projeyi ayırmak zor ama şunu söyleyebilirim: bizim için en gurur verici olan şey, yaptığımız her işin sahada gerçek bir karşılık bulması ve hâlâ aynı merakla üretmeye devam ediyor olmamız… Kırsal kalkınma konusunda özel sektör, kamu ve girişimciler nasıl daha etkili iş birliği yapabilir? Aslında bu soru biraz işin en zor tarafına dokunuyor. Çünkü mevcut tabloda bu üç yapının aynı hedef etrafında güçlü bir şekilde buluşabildiğini söylemek kolay değil. Kamu tarafında tarımsal stratejilerin yeterince önceliklendirilmediğini düşünüyorum. Bu da doğal olarak iş birliği alanlarını sınırlıyor. Destek politikaları uzun zamandır konuşuluyor ama sahadaki etkisi istenilen seviyede değil. Bir diğer önemli konu da yapılan işlerin etki değerlendirmesi... Ne yazık ki bu alanda sistematik ve şeffaf bir yaklaşım çok yaygın değil. Ölçmeden, değerlendirmeden ve sonuçları doğru okumadan ilerlemek de aynı hataların tekrar edilmesine neden oluyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, kısa vadede çok güçlü bir iş birliği ortamı oluşacağı konusunda temkinliyim. Ama yine de şunu göz ardı etmemek gerekiyor; doğru kurgulanmış, sahaya gerçekten dokunan küçük ölçekli iş birlikleri bile zamanla daha büyük dönüşümlerin önünü açabilir. Belki de başlangıç noktası tam olarak burasıdır. Gençlerin tarıma ilgisini artırmak için neler yapılmalı? Bu konuda önce dünyadaki başarılı örneklere bakmak gerekiyor. Sadece hibe vererek ya da teşvik sunarak gençleri tarıma yönlendirmek pek mümkün değil. Bu tür desteklerle ancak çaresiz kalan insanları o alana yönlendirebilirsiniz. Oysa bizim ihtiyacımız olan bu değil. Asıl mesele, tarımsal üretimi bir geçim kaynağının ötesine taşıyıp bir prestij alanı haline getirmek... Eğer tarım saygın, değerli ve gelecek vadeden bir alan olarak konumlanırsa buna paralel olarak köylerin altyapısı da yaşam kalitesi açısından güçlendirilirse gençlerin bu alanda kalma ihtimali ciddi şekilde artar. Ancak burada sadece ekonomik değil sosyal bir boyut da var. Gençlerin tarıma dönmesini zorlaştıran görünmeyen engellerden biri de kırsal yaşamın kendi dinamikleri... Köy hayatı çoğu zaman çok yakın temaslı, herkesin birbirini gözlemlediği, bireysel alanın sınırlı olduğu bir yapı… Bu durum bazı gençler için ciddi bir baskı hissi yaratabiliyor. Bu yüzden şehirde daha düşük gelirle çalışmayı tercih eden ama kendini daha özgür hisseden birçok genç görüyoruz. Konu sadece tarım ya da gelir meselesi olmaktan çıkıp yaşam biçimi ve sosyal konfor meselesine dönüşüyor. Dolayısıyla üniversite eğitimi almış aslında köyüne dönmek isteyen bir genç bile bu nedenlerle geri adım atabiliyor. Bu gerçek çoğu zaman göz ardı ediliyor. Belki de çözüm; genel politikalar yerine pilot bölgelerde, yerel dinamiklere uygun, “terzi usulü” geri dönüş modelleri geliştirmekten geçiyor. Her bölgenin ihtiyacı farklı, dolayısıyla çözümü de farklı olmalı… Ama bu tür uzun vadeli ve hassas çalışmaların, güçlü bir kamu vizyonu gerektirdiğini de söylemek gerekiyor. Bu konudaki değerlendirmemi bir önceki soruda paylaşmıştım. Akıllı köy modelinin Türkiye genelinde yaygınlaşması için ne gerekiyor? Akıllı Köy modelini olduğu gibi alıp farklı bölgelere uygulamak doğru bir yaklaşım değil. Çünkü Akıllı Köy sadece bir uygulama alanı değil aynı zamanda bir Ar-Ge merkezi. İçinde üretim, teknoloji ve sosyolojik araştırmaların birlikte yürütüldüğü bir yapı. Bu nedenle her bölgenin kendi ihtiyaçlarına göre kurgulanmış modeller geliştirilmesi gerekiyor. Tarımsal sorunlara yerinde çözüm üretecek teknolojilerin, sahada deneyimlenebileceği alanlar oluşturulmalı. Asıl hedef ise çiftçilerin bu deneyimlerden yola çıkarak kendi “akıllı çiftliklerini” kurabilmelerini sağlamak ve bu süreçte onları desteklemek olmalı. Tarımda sürdürülebilirlik kavramını siz nasıl tanımlıyorsunuz? Sürdürülebilirliği iki ayrı boyutta ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, tarımsal üretimin doğaya verdiği etkiler; yani toprağa, suya ve ekosisteme olan yükü... İkincisi ise çoğu zaman daha az konuşulan ama en az onun kadar önemli olan konu; çiftçinin kendi üretimini sürdürebilmesi… Aslında burada mesele sürdürülebilirlikten çok, dayanıklılık... Çiftçinin ekonomik, sosyal ve iklimsel zorluklara karşı ayakta kalabilmesi, üretime devam edebilmesi… Eğer çiftçi dayanıklı değilse üretimin sürdürülebilir olmasından da söz etmek zorlaşıyor.O yüzden bizim için sürdürülebilirlik; doğayı korurken aynı zamanda çiftçiyi de güçlü ve dayanıklı kılabilmek demek. İklim krizi, tarım teknolojilerini nasıl dönüştürüyor? İklim krizi tarımı doğrudan ve sert bir şekilde etkiliyor. Alışılmış üretim yöntemleriyle devam etmek her geçen gün daha zor hale geliyor. Çiftçiler bu gerçekle karşılaştıkça çözümün teknolojiyle mümkün olduğunu daha net görmeye başlıyor. O noktadan sonra teknoloji bir seçenek olmaktan çıkıyor, üretimin doğal bir parçası haline geliyor. Aslında dönüşüm de tam burada başlıyor. Tarım teknolojileri alanında girişim yapmak isteyen gençlere en önemli tavsiyeniz ne olur? Tarım teknolojileri dünyada çok büyük bir fırsat alanı. Ancak bu alana sadece akla gelen fikirlerle, internetten edinilen sınırlı bilgilerle ya da uzaktan gözlemlerle girmek çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Çünkü tarım, uzaktan anlaşılabilecek bir alan değil. Yıllar önce köyden ayrılmış, yılda birkaç gün gidip gözlem yapan birinin aktardıklarıyla bu işin gerçeğini kavramak mümkün olmuyor. Bu işe girmek isteyenlerin önce sorunların gerçekten nerede olduğunu görmeleri gerekiyor. Bunun yolu da sahaya gitmekten, üretimin içinde zaman geçirmekten geçiyor. Rahat ortamlarda fikir geliştirmek yerine, gerçek üretim yapan insanlarla birlikte olmak, onların gündelik kararlarını ve zorluklarını anlamak gerekiyor. Telefonla sorarak ya da arada bir ziyaret ederek bu alanı öğrenmek mümkün değil. Tarım, ancak içinde yaşandığında kendini anlatan bir alan. Biz de gerçekten bu işe emek vermek isteyen, sahaya inmeye hazır olan herkese destek olmaya her zaman açığız. Çünkü doğru yerden başlayan her girişim, sadece bir iş değil aynı zamanda bir dönüşümün parçası olabilir. Türkiye’den global ölçekte çıkabilecek bir “agritech unicorn” mümkün mü? TABİT olarak 2017 yılından bu yana dünyadaki tüm agritech girişimlerini özel bir veri tabanı üzerinden takip ediyoruz. 2025 ve 2026 yıllarında da bu alana dair iki kapsamlı rapor yayınladık. Bu çalışmalar bize oldukça çarpıcı bir tablo gösteriyor. Türkiye, küresel tarım teknolojileri yatırımlarından yalnızca %0,3 pay alabiliyor. Bu da aslında girişimci ekosistemimizin bu alana henüz yeterince yönelmediğini açıkça ortaya koyuyor. Buna rağmen umutsuz değilim. Önümüzdeki 3 yıl içinde Türkiye’den en az iki agritech unicorn çıkabileceğini düşünüyorum. Bu potansiyel var. Ancak bunun mevcut yerel yatırım ekosisteminin doğal sonucu olarak gerçekleşeceğini söylemek zor. Daha çok global pazarda görünürlük kazanan, uluslararası ölçekte takip edilen ve değer üreten girişimlerin kendi dinamikleriyle ortaya çıkacağını düşünüyorum. Biz de bu yolculukta Agrigo.AI ile yer alıyoruz. Açıkçası beklentimiz, bu ürünün küresel ölçekte güçlü bir oyuncu haline gelmesi. Bu da biraz içerideki yapıdan bağımsız olarak dışarıdaki dünyayla ne kadar güçlü bağ kurabildiğinizle ilgili. Kendi kariyer yolculuğunuzda sizi en çok şekillendiren deneyim neydi? Hayatımın bir döneminde her şeyin alt üst olduğu bir süreç yaşadım. O günlerde Şems-i Tebrizi’nin bir sözüne daha farklı bakmayı öğrendim: “Ne bilirsin ki altı üstünden iyi değildir.” Gerçekten de geriye dönüp baktığımda, o zor dönemlerin aslında beni en çok şekillendiren, yönümü belirleyen zamanlar olduğunu görüyorum. O yüzden bugün geldiğim noktada şuna inanıyorum: İnsanlar mutlu oldukları işi yapmalı ve o işi de kendilerini iyi hissettikleri şekilde yapmalı. Çünkü uzun vadede insanı ayakta tutan şey başarıdan önce o işi yaparken hissettiği duygudur. Açıkçası hiçbir şey, insanın kendi iç huzurundan ve mutluluğundan daha önemli değil. Bugün yeniden başlasanız TABİT’i farklı nasıl konumlandırırdınız? Açıkçası TABİT’i baştan kuracak olsam çok farklı bir yerden başlardım diyemem. Çünkü TABİT, 22 yıldır kendini sürekli güncelleyebilen bir yapı olmayı başardı. Sahadaki çiftçi beklentilerini, dünyadaki gelişmeleri ve teknolojik dönüşümleri birlikte okuyarak ilerledi. Bu sayede değişime geç tepki veren değil çoğu zaman değişimin önünde hareket eden bir yapı haline geldik. Belki de en önemli farkımız bu oldu. Bugün de aynı refleksi sürdürmeye çalışıyoruz. Örneğin yapay zekâ alanındaki gelişmeleri çok yakından takip ediyoruz. Bu doğrultuda, 2026 yılının sonuna kadar ofis içinde yapılan işlerin yaklaşık %85’ini yapay zekâ ajanlarına devretmeyi planlıyoruz. Buradaki amacımız insanı sistemin dışına itmek değil tam tersine çalışanlarımızın zamanını daha yaratıcı, daha yenilikçi işlere ayırabilmelerini sağlamak… Yani aslında yine aynı şeyi yapıyoruz; değişimi uzaktan izlemek yerine onun bir parçası olmaya çalışıyoruz. Sizi hâlâ en çok heyecanlandıran şey ne? Beni heyecanlandıran birkaç temel şey var. En başta, yapay zekâ ve teknolojinin hayatı nasıl dönüştürdüğünü bizzat içinde yaşayarak görmek… Her sabah yeni bir yapay zekâ aracıyla karşılaşıyorum ve daha önce saatler hatta günler süren işlerin birkaç dakikada çözülebildiğini görmek hâlâ şaşırtıcı geliyor. Bu hız ve dönüşüm duygusu, insanı ister istemez heyecanlandırıyor. Bir diğer tarafı da robotik gelişmelerin her geçen gün daha da ileri gitmesi… Ama galiba beni en çok motive eden şey şu; “Bu mümkün değil” denilen bir işi alıp gerçekten hayata geçirebilmek... O sürecin içinde olmak ve sonucu görmek, tarif etmesi zor bir motivasyon kaynağı... Başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz? Benim için başarı, mutlu olduğunuz bir işi yapabilmek… Ve o işi yaparken karşılaştığınız tüm zorluklara rağmen aynı isteği ve devam etme gücünü koruyabilmek…
HIDIRELLEZHIDIRELLEZDinlerin mitolojisinde ölümsüz olduklarına inanılan Hızır ve İlyas peygamberlerin buluşma zamanıdır Hıdırellez… Bazı yörelerde Hıdırellez gecesi ateş yakılır ve ateşin üzerinden atlarken dilek tutulur. Türk mitolojisinde ateşin kutsallığı vardır ve insanları kötü ruhlardan koruduğuna inanılır. Bu inanış zaman içinde Hıdırellez ile de bütünleşmiştir. Günler öncesinden depolamaya başlardık; odun parçası, tahta olarak ne bulduysak, kasalar, kurumuş ağaç dalları, eski, terk edilmiş evlerden ne sökebildiysek, kapı, pencere, pervaz, taban ve tavan tahtaları, çatıdan düşen malzemeler, eski gazete ve dergiler. Tüm topladıklarımızı terk edilmiş bir evin bahçesinde biriktirirdik. Dağ gibi yığılırdı, mahallenin ne kadar çocuğu varsa çalışırdı, sokakların aralarında gezenler bile olurdu yakacak toplamak için. Topladıklarımız ısınma amaçlı değil, Hıdırellez akşamı semtin en büyük boyuttaki ateşini yakmak içindi… Günler öncesinden toplanan yakacaklar o akşam sokağın tam ortasına yığılırdı Hava kararmaya başladığında mahallenin tüm gençleri etrafında toplanır, yakma saatinin gelmesini beklerdik. Yenişehir Gıda Çarşısı’nın bulunduğu bölge tarım alanlarıyla doluydu. İzmir’in dışındaki çevre il ve ilçelere, kamyonetlerle roka, nane, maydanoz, dereotu, taze soğan ve turp gibi yeşillikler giderdi. Tarlaların kenarında o kadar çok ısırgan otu yetişirdi ki, Hıdırellez’in olmazsa olmazları arasındaydı çocukların birbirlerinin bacaklarını, kollarını dalamaları. Hemen herkes ellerinde ısırgan otları dolaşır özellikle kısa pantolon ile gezen çocukların korkulu rüyaları olurdu… Hıdırellez bir başka olurdu Tepecik’te, Boğaziçi, Ege, Tenekeli Mahalle ve Hilal’de… Tepecik ve çevresi eğlenceli bir bölgeydi. Romanlar ile iç içe yaşardık ve onların neşeli yaşamı bu bölgede yaşayanları da etkilemişti. Özellikle yaz aylarında art arda gelen düğünlerde oynarlar yetmezmiş gibi gelin ve damadı uğurladıktan sonra sokakta devam ederdi müzikli, çengili eğlenceler. Ama Hıdırellez bir başka olurdu Tepecik’te, Ege Mahallesi’nde, Boğaziçi’nde, Tenekeli Mahalle’de ve Hilal’de… Ateşlerin yükselmesiyle birlikte ilerleyen saatlerde rengarenk elbiseleriyle, ağır makyajlarıyla Roman kızları önlerinde davul, zurna ve teflerin eşliğinde oynayayarak dolaşıp dururlardı sokak aralarında… Neşe kaynağıydı Romanlar… Her sokak başında dururlar, oynarlar, ateşten atlarlar ve bir başka sokağa giderlerdi… O sırada ayıcılar gelip geçerdi. Ellerinde tef çalarak bir yandan da sopa ile ayıyı dürtükleyerek ateşin çevresine gelirler ayı oynatırlar sonra tefi izleyenlere gezdirir bozuk para toplardı. Ve zaman geldiğinde bir kibrit ile tutuşturulan kağıt parçasıyla topladıklarımız ateşe verilirdi, önce ortalığı simsiyah bir duman bulutu kaplar, ardından alevler göğe yükselirdi. Dut ağaçlarıyla kaplı olan sokaklarda ağaç dallarının tutuşmaması için çaba harcardık. Ateşe o kadar çok odun ve tahta parçası atardık ki gökyüzü kızıla bürünür, çevre mahallelerden onlarca insan bizim sokağa akın ederdi ateşin heybetini görmek için. Üstünden atlamak ise mümkün değildi! Ancak kendince cesaretli ve yürekli olduğunu düşünenler o devasa ateşin üzerinden atlar paçalar tutuşur, eli yüzü yanar simsiyah olurdu. Ama kendince yürekli olduğunu ispat ederdi onu izleyen genç kızlara karşı. Her yıl böyle karşılardık, keyifle kutlardık o geceyi. Çocukluk yılları anılarda kaldı, ancak her yıl Mayıs ayının beşinde benzer kutlamaları yaşayınca okuyucular ile bu güzel geleneği paylaşmak istedim. Üç bin yıllık geleneğe yine tanık olunacak Binlerce yıl ötesinden gelen bu keyifli gelenek hakkında gazeteci yazar A.Nedim Atilla, Hıdırellez keyfinin Ege'de bir başka yaşandığını anlatıyor. Atilla şöyle yazıyor: “Türkiye'nin hemen her yerinde Hıdırellez kutlanır ama Ege'de çok farklıdır bu kutlamalar... Biliyorum ki, Basmane'den geçerken İzmirlilerin akın akın Kültürpark'ın yeşilliklerine girip yer kapmaya çalıştıklarını görünce şaşırmayacağım. Ertesi gece Kordon’da, Güzelyalı’da, Karşıyaka’da İnciraltı’nda neredeyse üç bin yıllık bir geleneğin yaşatıldığına yine tanık olacağız.” Eski yıllarda adı Isırgan Bayramı’ydı Öykücü Ahmet Büke'nin dediği gibi, 'O zamanlar şimdiki gibi herkes kibrit kutusu evinde yandaki komşusundan habersiz yaşamadığı içindi belki de... Nasıl düğünlerde hep beraber göbek atıyor, cenazelerde birbirimizin gözyaşlarını siliyorsak, Hıdırellez'e de hep beraber hazırlanılır, hep cumhur cemaat gidilirdi.' Eskiden Hıdırellez'in bir adının da Isırgan Bayramı olmasının nedeni, 5-6 yaşındaki çocukların ısırganın dalamasına aldırmadan otların arasında yuvarlanması imiş. Bunun çocuğun bağışıklığını geliştireceğine inanılırmış. Burada hemen bir düzeltme yapalım… “Bir zamanlar Mısır’da kraliyet sülalesini oluşturan” Roman yurttaşlar Hıdırellez’de de en çok eğlenen, en keyif alan grubu oluşturur ama Hıdırellez’e sadece “Roman Bayramı” muamelesi yapmak haksızlık olur. Bu pagan etkiler taşıyan gelenek, toplumsal bütünlüğün parçalarından biridir ve herkese aittir… Martaval Çömleği… Martaval çömleğini de yazar Yaşar Ürük’ten dinleyelim: Hıdırellez'den bir gece önce evlilik adayı kızlar bu işi yönetecek olan yaşlı kadının bahçesinde bir araya gelerek üzerlerinde bulunan iğne, yüzük, küpe ya da para, boncuk, anahtar benzeri şeyleri bir çömlek ya da küpün içine atmak için avuçlarının içinde tutarlar. Küpün içinde o gün toplanmış çok sayıda türde ot bulunmaktadır. Yönetici kadın elinde tuttuğu kalın bir zincir ile asma kilitle ortaya gelir ve kızların yaşı en geçkinini karşısına alarak asma kilidi kızın boynunun çevresinde üç kez çevirir. Sonra tüm kızlar avuçlarında gizledikleri şeyleri yarısına kadar su doldurulmuş çömlek ya da küpün içine atarlar. Geçkin kızın boynundaki kilit bu kez çömleğin ağzına asılır ve bu çömlek bir gülfidanının dibine yerleştirilir. İnanca göre gece yarısı gelecek olan Hızır Baba ya da İlyas Peygamber çömleğin içine herkesin kısmetini koyacaktır. Hıdırellez sabahı güneş doğumunda kızlar gülün yanında toplanır. Bu işi idare edecek olan bir yaşlı kadın çömleği kızların başları üstünde dolaştırıp şanslarının açık olmasını diledikten sonra kızlardan biri elini çömleğe sokar ve içindekilerden birini tutar. Bir başka kadın bu sırada ezbere bildiği manilerden birini okur. Mani bitince eli çömleğin içinde olan kız tuttuğu yüzük ya da küpeyi dışarıya çıkarır. O şey hangi kıza aitse mani de onun dileği için söylenmiş sayılır. Beslenme Kültüründe Hıdırellez… Bu eğlenceli süreç, beslenme kültürü açısından da hayli ilginç geleneklere sahiptir. Örneğin; Kütahya'nın Tavşanlı İlçesi'nde yaşayan Karakeçili Yörükleri, bu Hıdırellez'de de buğday tarlalarından topladıkları çiy taneciklerle sütlerini mayalayacaklar ve binlerce yıldır olduğu gibi yine şaşmayacak ve sütleri yoğurt olacak. Bolu'nun Seben İlçesi'nde, Balıkesir Susurluk'ta ve Göynük'te de yaşıyor bu gelenek. Tahmin edeceğiniz gibi, işin bilimsel bir yanı da var. Mayıs ayının ilk haftasında, bitkilerin yapraklarındaki çiy damlalarında oluşan mantarlar bu mayanın kaynağı... Göynük'te süt yoğurt olursa, bu yoğurttan birer parmak alınarak diğer yiyeceklere de sürülüyor. Eğer ki maya tutarsa, Hızır oraya uğramış sayılıyor ve tüm yılın bolluk içinde geçeceğine inanılıyor. Kekik ve Isırgan Hıdırellez ile ilişkili iki ot ise kekik ve ısırgan. Kekik, Hıdrellez'den önce toplanmıyor çünkü sonrasında toplanırsa daha şifalı olacağına inanılıyor. Yine Hıdrellez'de evlerin kapılarına asılan ısırgan otunun da bereket getireceğine inanılıyor. Günümüzde faydalarını saya saya bitiremediğimiz ısırgan otu ile Anadolu'nun birçok yerinde Hıdırellez günü börekler pişiriliyor, salatalar yapılıyor. Mayıs ayı ile birlikte diğer otlar yavaş yavaş tükenirken Temmuz geldiğinde istifno (stifno) çıkıncaya kadar, ot severlerin yegane malzemesidir ısırgan... Bez torbada kalan son pişirimlik tarhana çorbanızı ısırganla tatlandırabilirsiniz; taze lorla karıştırıp salata yapabilir ya da kışın bal ile karıştırmak için tohumlarını kurutabilirsiniz. Isırgan otu Anadolu'nun her yerinde başka bir adla anılıyor. Ege'de 'dalgan' ya da 'dalagan' derler ısırgana... Doğu Anadolu'da 'gezgeç' ya da 'geznik'; Karadeniz'de ise 'cızlağan' ya da 'cızgan'... Ayrıca Artvin'de 'cincar', Isparta'da 'ısırgandalak', Van'da 'gezgezok' dendiğini de biliyoruz. Latince adı ise 'urtica'; 'uro'dan geliyor; anlamı da 'yakan' demek...
DR. TALİ ÖZGENÇDR. TALİ ÖZGENÇRenklerimle aydınlığa… Dr. Tali Özgenç Sergisi Çok ünlü bir ressam iddiası yok. Hatta sanat alanında alınmış profesyonel bir eğitimi bile olmamış. Ama başarılı meslek hayatı sayesinde insanların sağlık durumlarına nice yararlı dokunuşları ile tanınmış bir doktor; Tali Özgenç. Vefatının üzerinden altı yıl geçmişti ki, iyiliğe dokunan bir fikir ile yine yüzleri güldüren, aydınlığa açılan bir projenin baş kahramanı oldu. Kendisinin ön planda olmayı hiç arzu etmediği bir yaşam tarzı olmasına rağmen bu kez biz susmayacağız. Çünkü bu sesleniş iyiliğe yükselen bir ses. Ne kadar sesimiz yüksek çıkarsa ve bu ses ne kadar doğru yerlere ulaşırsa o kadar aydınlık yarınlar yetişecek.
L. ARKAS SANAT MERKEZİL. ARKAS SANAT MERKEZİArkas Sanat’ın İzmir genelinde kurduğu sanat rotasının yedinci durağı Lucien Arkas Sanat Merkezi kapılarını açtı. 2.500 metrekarelik alana sahip merkez; uluslararası sergilerin yanı sıra öğrenme programları, konferanslar ve kültürel etkinliklerle İzmir’in çağdaş sanat yaşamına yeni bir alan kazandırıyor. Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, İzmir’in sanatla kurduğu bağın güçlenmesi için uzun yıllardır çalıştıklarını belirterek merkezin bu yolculuğun önemli bir adımı olduğunu söyledi. “İzmir doğup büyüdüğüm şehir. Bu şehrin yalnızca geçmişiyle değil, bugünü ve geleceğiyle de sanatla iç içe olması gerektiğine inanıyorum. İzmir’in kültür-sanat şehri olması için 2011’den bu yana gayretimizi sürdürüyoruz. Bugün Arkas Sanat’ın İzmir’de hayata geçirdiği yedinci ve en büyük sanat merkezini açmanın gururunu yaşıyoruz.”
DÜŞMANIMIZ AMBALAJDÜŞMANIMIZ AMBALAJAmbalaj intikam aldığında Felsefe bize ambalajın ürünü "sosyal bir varlığa" dönüştürdüğünü, ona bir "form" verdiğini söylüyor olabilir; ancak bugün geldiğimiz noktada bu form, gezegeni nefessiz bırakan bir boğma teline dönüşmüş durumda. Bir zamanlar hijyenin, güvenliğin ve erişilebilirliğin sembolü olan ambalaj, artık modern insanın konfor bağımlılığının en sadık ve en yıkıcı suç ortağı haline geldi.
LOKANTA ORHAN Ayın MekanıLOKANTA ORHANLokanta Orhan Son zamanlarda herkesin dilinde bir mekan: Lokanta Orhan Kızarmış şeftalili semizotu salatası, enginarlı deniz börülcesi, bademli kabak sıyırma, ata yadigarı tarif ile topan patlıcan kızartma, tereyağlı işkembe, humus, patlıcan yatağında isli et ve diğerleri... Şef Erhan Barili’nin dokunuşuyla hazırlanan bu lezzetter özenle işlenerek, misafirlerinin damaklarında unutulmaz lezzetler yaratıyor. Gösterişten uzak, lezzet ve kaliteyle öne çıkan Lokanta Orhan, el yapımı turşulardan kullandığı soslara kadar kendi tarifleriyle tabaklarına farklı tatlar katıyor. Şef’in kurduğu ekip, uyum içinde çalışan saat gibi kusursuz bir düzenle işliyor. Malzeme seçimi, pişirme teknikleri ve sunumun her aşaması, mutfağın ritmine uyum sağlayan bir bütün halinde hareket ediyor. Lokanta Orhan Forum Bornova Girişi Tatmahal 532 320 1090
İZMİR MUTFAK MÜZESİ SERGİSİİZMİR MUTFAK MÜZESİ SERGİSİİzmir Mutfak Müzesi’nin tanıtım sergisi Göl Gazinosu’nda ziyarete açıldı İzmir’in ve ülkemizin köklü mutfak değerlerini gün yüzüne çıkarmayı hedefleyen İzmir Mutfak Müzesi’nin kurulum çalışmaları sürerken, tanıtım sergisi 2 Nisan’da ziyaretçilerini ağırlamaya başladı. Bu ön sergiyle ziyaretçiler, Kültürpark’taki eski Göl Gazinosu’nda kurulacak müzeye ilişkin yürütülen çalışmaları yakından görme imkânı buluyor. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ın, şehre yapılan kültür yatırımları arasında özel önem verdiği İzmir Mutfak Müzesi; zengin sofra mirasımızı geleneksel mutfak gereçlerinden unutulmuş tariflere, geçmişin beslenme alışkanlıklarından sofra düzenine, dünyaya yayılan tariflerimizden gıda sanayisine uzanan kapsamlı bir çerçevede görünür kılmayı amaçlıyor. Müze, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmayıp günümüzün ve geleceğin meselelerini de gündeme taşımayı hedefliyor. Başta iklim krizi olmak üzere; su kaynaklarının azalması, tarımsal üretimde yaşanan zorluklar, endüstriyel gıdalara yönelik artan kaygılar, biyoçeşitlilik kaybına bağlı olarak yemek çeşitliliğinin daralması, geleneksel tariflerin sürdürülebilirliğinin zayıflaması ve mutfak kültürümüzün özgünlüğünü yitirme riski gibi başlıklar müzenin ele alacağı konular arasında yer alıyor. ‘Açılışa Doğru’ sergisi ziyaretçilerini bekliyor İzmir mutfak kültürü üzerine sürdürdüğü çalışmaları ve bu alandaki yayınlarıyla tanınan araştırmacı, yazar ve koleksiyoncu Nejat Yentürk’ün küratörlüğünü üstlendiği; Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürü Dr. Serhan Kemal Saygı ile Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Danışmanı Aybala Yentürk’ün genel koordinasyonunu yürüttüğü İzmir Mutfak Müzesi ‘Açılışa Doğru’ sergisi yapım süreci devam eden müzenin kurgusu ve içeriğine dair bir ön izleme sunuyor. İzmir Mutfak Müzesi; başta gastronomi alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan Gökçen Adar, Priscilla Mary Işın ve Nejat Yentürk olmak üzere, APİKAM koleksiyonu ve çeşitli özel koleksiyonlardan yapılan bağışlarla hayat buluyor. Sergide, bu koleksiyonlardan derlenen bir seçki ziyaretçilerle buluşuyor. Sergi, ziyaretçilerine şu sözlerle sesleniyor: “Gelin, mutfağımızın kalbine, anılarımıza ve geleceğimize birlikte bakalım. Çünkü mutfak kültürümüz sadece tabağımızdan ibaret değil; mutfak, aynı zamanda geçmişin bilgeliği ve geleceğin sorumluluğudur.” İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kendi imkânlarıyla ve APİKAM personelinin emeğiyle hayata geçirilen sergi, 31 Aralık 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. İzmir Mutfak Müzesi, Açılışa Doğru Sergisi Tarih: 2 Nisan- 31 Aralık 2026 Yer: Kültürpark, eski Göl Gazinosu Hafta içi: 9.00 - 17.00. Cumartesi: 10.00 - 17.00. (Pazar günleri kapalıdır)
B. NUSRET KAYGUSUZB. NUSRET KAYGUSUZMüellif ve gazeteci, Bezmi Nusret Kaygusuz’un mezarı Kokluca’da bulundu Hem Giritli, hem de İzmirli hemşerim olan gazeteci, yazar, eğitimci Hüseyin Bezmi Kaygusuz’un yaşamı ve eserleri ilgimi çekmişti. “Unutulan Girit” adlı kitabımı hazırlarken, Girit’te Bektaşiliğin ne kadar yaygın olduğunu tespit etmiştim. Bezmi Kaygusuz’u tanıyabilmek için, konuya öncelikle onomastik (isim bilim) olarak eğilmek gerekir. “Bezmi” adını ve “Kaygusuz” soyadını Bektaşilik dolayısıyla almış olmalıydı. Bezmi; “Sohbet ehli kişi”, Kaygusuz ise; “Hayatı sorun etmeyen, yardana sığınmış” anlamlarındadır. Kerbela’da şehit edilen Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin’in adı ise; “İyi huylu” anlamına gelir. Bezmi Nusret Kaygusuz’un İBB yayınlarından 2002’de çıkan “Bir Roman gibi” kitabına önsöz yazan Erkan Serçe’ye göre; 22 Şubat 1890’da Girit, Kandiye’de dünyaya gelmiş. Mensup olduğu Kadızadeler ailesi, Kandiye’de bulunan Bektaşi Kaygusuz Tekkesinin mütevelliliğini yürütürlermiş. İlk ve orta öğretimini Girit’te tamamlamış. Karışıklıklar nedeniyle ailesi İzmir’e göç etmiş. İdadinin son sınıfındayken karıştığı bir siyasi faaliyet, İzmir’i terk edip İstanbul’a yerleşmesine neden olmuş. Bezmi Kaygusuz 1913’de İzmir’e geri dönmüş. Nusret Kaygusuz’un ailesinin Girit’ten İzmir’e göçü, muhtemelen 1898’de veya hemen sonrasında gerçekleşmiş olmalıdır. İngilizler Müslüman Türklerden peşin vergi almaya kalkmıştı. Çete baskınları ve karışıklıklar nedeniyle tarlasına, bağına, bahçesine gidemeyen, hiçbir kazançları kalmayan Türkler, önce bir protesto yürüyüşü yapmışlar, sonrasında olay çatışmaya dönmüştü. 17 Rum ve İngiliz’in öldüğü söylenmekteydi. İngilizler Kandiye’deki Türk Mahallesini gemilerden attıkları bombalarla yerle bir edince, teslim olmuşlardı. Karşılık olarak 17 Türk yakalanarak, düzmece bir mahkeme sonucu idam edilmişlerdi. Bu olaylara karıştığı iddia edilen bir kısım Türk de sürgün edilmişti. Huzur kalmadığını gören Türklerden fırsatını bulanlar adayı terk etmeye başlamışlardı. Murat Kaya’nın Atatürk Ansiklopedisi’ndeki; “Bezmi Nusret Kaygusuz (1890-1961) Gazeteci, yazar, öğretmen, memur” başlıklı yazısına göre; 1955 yılında “Bir Roman Gibi” başlığıyla anılarını kitaplaştırdı. Uzun yıllardır devam eden Şeyh Bedreddin üzerine çalışmasını 1957 yılında tamamladı. Şeyh Bedreddin’e ait Varidat isimli eserin çevirisini de içeren “Şeyh Bedreddin Simaveni” kitabını çıkardı. Şeyh Bedreddin’i “bilgi, erdem ve ecdat şerefliliklerini nefsinde toplamış bahtiyar” bir kişi olarak görüyordu. Şevket Filibeli’nin desteğiyle 1959 yılında eski yazılarının bir kısmını “Kurumuş Pınar” adıyla kitaplaştırdı. Benim elimdeki “Şeyh Bedrettin Simaveni” kitabının arka kapağında “Bir roman gibi” kitabının tanıtımını yapmakta, elli yıllık yakın tarihimizi ihtiva ettiğini söylemektedir. Kitaplarının arkasında yazar açık adresini belirtmektedir. Hayatının son günlerini Ballıkuyu Mahallesi’ndeki evinde geçirmiş, 25 Nisan 1961 tarihinde vefat etmiş. Cenazesi İzmir’de Kokluca Mezarlığı’na defnedilmiş. 02.05.2026 tarihinde Kokluca Mezarlığına giderek, mezarını aramaya karar verdim. Mezarın girişinde adaları gösteren levha yırtılmış olduğundan çevredekilere 77 no.lu parseli sormaya başladım. Ne yazık ki, konuyla ilgili hiçbir görevlinin olmaması işimi daha da zorlaştırdı. 77 no.lu parseli bulunca; bu kez de kırılmış, kenara atılmış, sahipsiz mezar taşlarını görmek çok üzücü oldu. Yaklaşık bir saatlik aramanın sonunda; 25.04.1961’de vefat eden müellif ve gazeteci, Bezmi Nusret Kaygusuz ve 26.11.1965’de vefat eden eşi Hasan kızı Adalet Kaygusuz’un bir ağaç altına gizlenmiş mezarlarını görünce, derin bir oh çektim. Mezarların kötü durumda olmaması sevindiriciydi. Bu insanların unutulmuş mezarlarını bulmak; merak edip, ziyaret etmek isteyenler için hoş bir kazanım olmuştur.
JALE BÜYÜKDEMİRJALE BÜYÜKDEMİRJale Büyükdemir ile esnaflıktan liderliğe… "Kafe Kariyer" söyleşilerinde, özellikle sivil toplum kuruluşlarında iz bırakan dostlarla bir araya gelmekten keyif alıyorum. Bu sohbetlerin konukları, bana ilham veren, deneyim ve yaklaşımlarıyla ufkumu açan kıymetli insanlar… Onları sizlerle, buluşturmak; nasıl düşündüklerini, karşılaştıkları zorlukları nasıl aştıklarını ve hangi değerlerle yollarına devam ettiklerini paylaşmak bana büyük mutluluk veriyor. Bu kez de konuğum; İzmir Kahveciler Odası'nın 72 yıllık tarihinde, seçilen ilk kadın başkanı olmasının yanı sıra,25 yıllık iktidarı da sona erdiren bir isim; Jale Büyükdemir… Jale hanım, öncelikle bu başarı için sizi tebrik ederim. Bu söyleşide hem bir esnaf hem de bir lider olarak yolculuğunuzu okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Bildiğim kadarıyla 18 yıllık bir esnaflık geçmişiniz var. Kahveci olarak esnaflığa nasıl başladınız? Sizi bu sektöre çeken neydi? Aslında ben bu işin içine doğdum diyebilirim. Çocukluğum o kahvehanelerin sıcak, dumanlı havasında geçti. Dedemden babama, babamdan da bize geçen koca bir emek bu. Benim için kahvehane sadece bir dükkan değil; insanların buluştuğu, dertleştiği, hayatın en doğal haliyle aktığı bir yaşam sahnesiydi her zaman. Yıllar içinde de o ortamda insanları görmek, dinlemek, onlarla konuşarak, içten paylaşımlar yapmak benim doğal bir yaşam biçimim haline geldi. Baba mesleğini devralmak bazen bir avantaj, bazen de taşıması zor bir yük olarak da görülebilir. Siz bu mirası nasıl görüyorsunuz? Ben, bu toprakların yetiştirdiği yiğit esnaflardan biri olan Kara Mehmet’in kızı olmanın gururunu her zaman yaşıyorum. Bir evlada bırakılabilecek en büyük miras; banka hesapları değil, tertemiz bir isim, onurlu bir duruş ve helal lokmayla inşa edilmiş bir itibardır. Bu yüzden babamdan ve dedemden devraldığım bu mesleği hiçbir zaman bir "yük" olarak görmedim. Aksine, asırlık bir geleneğin geleceğe taşınmasında bir köprü olma onuru olarak kabul ettim. Kökleri binlerce yıla dayanan "Ahilik “kültüründe olduğu gibi; esnaflık sadece ticaret değil bir ahlak biçimidir. Ben de bu anlayışı geleceğe taşıyacağıma inanıyorum. Erkek egemen bir alanda, bir kadın işletmeci olarak ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Zorlukları engel olarak değil, beni güçlendiren basamaklar olarak gördüm hep. Eskiden buralarda "Kahvenin önünden kadın geçmez" gibi çok katı bir anlayış vardı. İşe başladığımda o şaşkın bakışları, "Kadının burada ne işi var?" diyen sessiz konuşmaları ben de duydum. Ama şunu öğrendim ki; eğer dürüstçe işinizi yapıyorsanız ve emeğinizle oradaysanız, o önyargılar zamanla siliniyor. Hatta biliyorsunuz bugün artık diğer kahvehanelerin de önünden geçmekle kalmıyorum; esnafın hakkını savunan yol arkadaşları olarak masaya oturuyorum. Kadının olduğu yere nezaket ve disiplin gelir; ben bunu sahada bizzat kanıtladım diye düşünüyorum. İşletmecilikten Oda Başkanlığına giden yola nasıl karar verdiniz? Bu bir gecede verilmiş bir karar değildi. Pandemide esnafın yaşadığı çaresizlik ve sesimizin duyulmaması beni çok etkiledi. "Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsan, elini taşın altına kendin koymalısın" dedim.Amacım koltuk sahibi olmak değil, esnafın sesi olmaktı. Odalara kapanıp esnaftan kopan o eski yönetim anlayışını değiştirmek istedim. Esnafına kapısı her zaman açık olan, her an sahada ve ulaşılabilir bir başkanlık modeli için yola çıktım. İşletmecilik size en çok neyi öğretti? Bana hayatın ta kendisini, yani "insanı" öğretti. Bir kahvehaneyi yönetmek, aslında küçük bir dünya simülasyonunu yönetmek gibidir. Orada sabretmeyi, sadece duymayı değil gerçekten dinlemeyi ve bazen sadece anlamaya çalışmanın bile ne kadar değerli olduğunu gördüm. Kahvehane, hayatın her renginin uğradığı küçük bir laboratuvar gibidir. Her gün kapıdan giren farklı bir hikâye, farklı bir hüzün veya neşeyle karşılaşırsınız. İnsanlarla sürekli temas etmek, sizi hem çelik gibi dayanıklı hem de bir çocuk kadar anlayışlı ve şefkatli bir insana dönüştürüyor. Hayatı, insanların yüzündeki çizgilerden okumayı öğrendim ben bu meslekte diyebilirim. Oda başkanlığına giden yolda neler oldu merak ediyorum aslında. Seçim sürecinde sahadaydınız, esnafla yakın temasta oldunuz, onlardan en çok ne duydunuz? Esnafın ağzından çıkan tek bir cümle vardı: "Bizi kimse dinlemiyor!" Ekonomik sıkıntılar, ödenemeyen faturaların da ötesinde, esnaf değer görmeyi ve önemsenmeyi ve doğru temsil edilmeyi bekliyordu. İnsanlar seslerinin duyulmasını, sorunlarının gerçekten kalpten bir ilgiyle anlaşılmasını istiyordu. Ben de bu yüzden işe onları gerçekten dinleyerek başladım. Bu seçim sürecinin sizin için hiç de kolay olmadığın biliyoruz. Bu süreçte önüne çıkartılan zorluklardan yorulup "Bıraksam mı artık?" dediğiniz oldu mu? Elbette oldu. Ben de insanım, benim de omuzlarımın çöktüğü anlar oldu. Ama tam o sırada, "Jale, sen vazgeçersen bu insanların hakkını kim arayacak?" diyen bir iç ses duydum. Beni ayakta tutan şey, bana inanan insanlara karşı duyduğum sorumluluktu. Yorulduğumda o insanların gözündeki umudu hatırladım ve her seferinde daha güçlü geri döndüm. 25 yıllık yönetim neden değişti sizce? Eğer bir yerde çok uzun süre kalırsanız ve elinizdeki güç artık hayatınızın sıradan bir rutini haline gelmişse, orada tehlikeli bir körleşme başlar. Güç zehirlenmesi dediğimiz şey tam da budur. Kulaklar duymaz, gözler görmez olur; esnafın derdi sarayın duvarlarını aşamaz. Aslında çok sevdiğim o meşhur "Yüzüklerin Efendisi" hikâyesindeki gibi bir durum ortaya çıkar; bir süre sonra kişi elindeki gücün efendisi değil, o gücün, o "yüzüğün" esiri olur. 25 yıl boyunca o koltukta oturanlar, esnafın gerçekliğinden kopup kendi kurdukları hayal dünyasının esiri oldular. Değişim şimdi mümkün oldu, çünkü esnaf artık sadece bir "seçmen" olarak hatırlanmaktan yoruldu; gerçek bir yoldaş, gerçek bir ses aradı. Biz o çeyrek asırlık rutinlerini, samimiyetimizin ve sahiciliğimizin gücüyle kırdık. Seçimi bir değil, iki kez kazandınız… Sonuçlar açıklandığında ne hissettiniz? O anı tarif etmek için "sevinç" kelimesi çok cılız kalır. Biz, az önce söylediğim gibi; çok karmaşık, çok engebeli ve bence hakkaniyetten uzak bir seçim sürecinden geçtik. Biliyorsunuz; basit bir usül hatası bahane edilerek, - emsalleri olduğu halde - ilk seçim iptal edildi ve seçimlerimiz ikinci defa yeniden yapıldı. Ama şükürler olsun ki; ilkinde olduğu gibi, ikinci seçimde de esnafımız iradesine sahip çıktı ve biz, bir önceki seçim sonuçlarından da fazla oy alarak, daha büyük bir destek ve inançla kazandık. . Bu, haksızlığa karşı büyük bir zaferdi… Sonuçlar açıklandığında sadece bir seçimi kazanmadık yani… O an; mücadelenin, çelikten bir azmin sonucunu, en önemlisi bize inanan onlarca insanın iradeleri birleştiğinde nelerin devrilebileceğini de yaşamış olduk. Sonrasında ise en net hissettiğim; kalbimde derin bir şükür, omuzlarıma binen devasa bir güvenin sorumluluğu oldu. Anlıyorum ki omuzlarınızdaki sorumluluğun yükü oldukça ağır. Bu yönetim sürecinde bu yükü birlikte sırtlanacağınız ekibi kurarken nelere dikkat ettiniz? Aslında ben bir "ekip" demeyeyim de "yol arkadaşları" seçtim diyeyim. Bu işin asla tek kişilik bir kahramanlık öyküsü olmadığını biliyorum. Biz, birlikte nefes alan, birbirinin eksiğini kapatan ve en önemlisi; esnafın derdini kendi derdi sayan bir yapı kurduk. Benim yol arkadaşlarım, sadece masada değil, sahada ve ocağın başında ter dökenlerin halinden anlayan isimlerdir. Profesyonelce emeklerini ortaya koyacaklarına eminim ama en önemlisi esnafın derdiyle dertlenen, onların halinden anlayan, güvenilir, samimi ve dürüst insanlar olmalarıdır. Arkadaşlarıma güvenim sonsuz. Göreve geldiğinizde ilk ne yaptınız? İlk işimiz kapıları açmak ve şeffaf olmak oldu. 25 yıldır o odanın içinde ne olup bittiğini kimse tam bilmiyordu. "Oda ne işe yarıyor?" sorusunu bitirmeye söz verdik. Kapalı kapılar ardındaki yönetim anlayışını bitirip, cam gibi şeffaf, her bir kuruşun ve her bir kararın hesabının verilebildiği bir sistem inşa etmeye başladık ve süreç halen devam ediyor. İnsanlara sadece "bize güvenin" demiyoruz. Üyelerimize, esnafımıza güvenecekleri somut veriler ve açık bir iletişim kanalı sunmaya ve bunu katlayarak devamını getirmeye gayret ediyoruz. Belki klasik bir laf olacak ama ne yazık biz gerçekten “Enkaz da değil, enkazın enkazını devraldık! O kadar farklı sorunlar ve geçmiş yönetimin hoyratlıklarıyla uğraşıyoruz ki anlatmaya ne benim zamanım ne de sizin derginizin sayfaları yeter! Peki biraz da esnaf için somut projelerinizden söz eder misiniz? Adayken söz verdiğim 9 temel projemiz var. Su indiriminden katı atık bedellerine, hastanelerde öncelik sağlanmasından esnaf çocuklarına burs desteğine kadar pek çok konuyu takip ediyoruz. Geçenlerde İzmir Valimizle de görüştük, güzel adımlar atıyoruz. 25 yıldır yapılmayanları yapmak için canla başla çalışıyoruz. Gelişmeleri de önümüzdeki günlerde esnafımızla paylaşacağız. Kahvehane kültürü değişiyor mu? Evet, bir değişim var ama ben bu değişimin özümüzü bozmadan olmasını istiyorum. Hayalim, kahvehanelerin daha modern ve "aile dostu" yerler olması. Kadınların, gençlerin çekinmeden girebildiği, o eski sohbet tadının konforla buluştuğu bir gelecek kurmak istiyoruz. Sizi diğer başkanlardan farklı kılan ne olacak? Ben makam odasına hapsolup talimat yağdıran bir başkan olmayacağım. Ben ocağın başındayım, esnafın yanındayım. Beni farklı kılan şey ulaşılabilir olmam. Liderlik yukarıdan yönetmek değil, aynı yolda esnafla beraber yürümektir. Bizim gücümüz, hiyerarşiden değil, samimiyetimizden gelecek. Bu sektörde “Kadın” kimliğinizle de ön plana çıktınız. Kadın girişimcilere neler söylemek istersiniz? Sadece kendinize inanın. Karşınıza "yapamazsın" diyen çok kişi çıkacaktır ama en büyük engel insanın kendi zihnindedir. Bir kadın isterse bir kahvehaneyi, isterse bir şehri, isterse koca bir sektörü dönüştürebilir. Korkmayın, geri adım atmayın; emeğinizin ve nezaketinizin gücüne güvenin. Bizler, birbirimize ilham verdiğimiz sürece daha çok tavanı kıracak ve daha çok kapıyı ardına kadar açacağız. Bu vesileyle bir kere daha buradan kadın meslektaşlarıma her daim pozitif ayrımcılık yapacağımız ve kapımın her daim açık olduğunu da sizin aracılığınızla paylaşmak istiyorum. İlk kadın başkanı olmak ne hissettiriyor? Bu benim için sadece bir unvan değil, çok büyük bir sorumluluk. İlk olmak, benden sonra gelecek kadınların yolunu açmak demektir. Bir kadının dokunuşuyla bir esnaf teşkilatının nasıl daha şeffaf, daha güçlü ve daha insani bir yapıya bürünebileceğinin canlı bir kanıtı olmak istiyorum Bu koltukta sadece kendimi değil, tüm emekçi kadınları temsil ettiğimi düşünüyorum. Bu yolculuğu tek cümleyle nasıl anlatırsınız? “Esnafımızın yalnız olmadığını göstermek için hayallerimi, hedeflerimi ve hayatımı ortaya koyarak çıktığım yol.” Nasıl hatırlanmak istersiniz? İsmim anıldığında insanların yüzünde bir tebessüm, gönlünde bir huzur oluşsun isterim. Makamların gelip geçici, unvanların ise sadece birer etiket olduğunu hiç unutmadan; ardımda "adil bir hak savunucusu" izi bırakmak en büyük arzumdur. "Kara Mehmet’in kızı Jale geldi; masada değil, samimi bir şekilde, sahada ter döktü ve bizim için gerçekten emeğini ve yüreğini ortaya koydu, dedirtebilirsem de ne mutlu bana. Jale hanım bu güzel söyleşi için çok teşekkürler. Biliyorsunuz aslında sizinle tanışıklığımız çok eskilere dayanıyor, o nedenle de bu başarınız beni hiç şaşırtmadı diyebilirim. Okulumuzun (9 Eylül Ortaokulu) hentbol takımındaydınız ve aslında o yıllarda da, okullarda yeni yeni yaygınlaşan bu alanı tercih ederek, ilkler arasına girmeyi başarmıştınız. Nitekim çoğu kişinin “erkek” sporu olarak gördüğü bir alandı. Sahada dökülen terler, mücadele ruhunuz ve tabii ki, takım arkadaşlarınızla birlikte okulumuzu en iyi şekilde temsil etmeniz de, bana bu günler için önemli bir referans kaynağı diyebilirim. Anlıyorum ki; zorlu bir mücadelenin sonunda geldiğiniz noktada, aslında maç yeni başlıyor… Size ve yol arkadaşlarınıza kolaylıklar ve başarılarınızın devamını diliyorum. Sevgiyle kalın.
AYVALIK KEDİLERİAYVALIK KEDİLERİKentin sessiz tanıkları: Ayvalık kedileri Çocukluğumda, gençliğimde ve bugün de hâlâ evimizden kediler hiç eksik olmadı. Bir evlat kadar yakın, bir evlat kadar kıymetlidirler benim için. Aç kalmalarına, hastalanmalarına, canlarının yanmasına dayanamazdım; hâlâ dayanamam. Kedi ve köpek sevdası yüzünden üç beş kez kuduz aşısı vuruldum. Varyant’ta o dönemde “Piçhane” olarak bilinen merkeze annemle gider, karnımdan aşı yaptırırdım. Soğuk koridorlarda, keskin ilaç kokusu içinde beklerken bile içimde tek bir pişmanlık ya da korku yoktu. Can dostlarım benim için yalnızca bir hayvan değil, yaşamın sessiz ama en gerçek parçasıydı. Yıllar geçti, bu sevda hiç eksilmedi. 2024 yılında başıma gelen bir ısırma olayı nedeniyle biri tetanoz olmak üzere dört doz kuduz aşısı vuruldum. Alsancak’ta, Sevgi Yolu’nda kitap almak için dolaşırken şirin bir sokak canını severken avucumun içinden ısırdı. Oldukça derin bir yara açılmıştı. Eski Fransız Hastanesi’nin bulunduğu yerdeki Alsancak Devlet Hastanesi’ne giderek tedavi oldum, koruyucu aşılarımı düzenli yaptırdım. Artık beş yıl boyunca her türlü kedi ve köpek beni ısırabilir deniyor; ben yine de onları sevmekten vazgeçecek değilim. Çünkü bazı sevgiler, acıyı göze almayı gerektirir. Bir doğum hikayesi Şimdi Ayvalık’ın kedilerine gelmeden önce, çocukluğumdan aklımda derin bir iz bırakan bir anıyı daha paylaşmak isterim. İlkokul yıllarında, sokakta karşılaştığım hamile bir tekir kediyi kucağıma alıp eve götürmüştüm. Tepecik Güney Mahallesi’nde, Rumlardan kalma, kırmızı kiremitli, kömür sobalı, bahçeli iki katlı ahşap bir evde yaşıyorduk. O evin her köşesinde geçmişten kalan bir ses, bir iz vardı. Kediye “Yağmur” adını vermiştim. Ne zaman doğuracağını bilmeden, evin içinde ağır ağır dolaşmasını bütün aile sessiz bir heyecanla izliyorduk. Bir süre sonra Yağmur ortadan kayboldu. Evde, bahçede, bodrumda aramadığımız yer kalmadı. Akşamüstü annem pencereye yaslanmış, babamın işten dönüşünü beklerken sokaktan geçenleri izliyordu. Bir anda başını çevirdi ve “Bir yerlerden yavru sesi geliyor” dedi. Hepimiz kulak kesildik. Ses, annemin çeyizlik sandığından geliyordu. Meğer Yağmur, kapağı açık kalan sandığın içine girip saklanmış ve yavrularını orada dünyaya getirmişti. Annemin çeyizleri kan içindeydi ama kedi sevgisi öfkesine ağır bastı. Sandıktan çıkardığı ne varsa günlerce yıkadı, temizledi; söylene söylene ama severek… O sandık, bir anda hem hayatın hem de merhametin simgesi olmuştu. Yavruları daha güvenli bir yere aldık. Ancak ertesi sabah şiltenin üzerinde ne Yağmur vardı ne de yavrular… Gece, yarı açık kalan bahçe kapısından giren erkek kediler yavruları götürmüştü. Günlerce ağladım. Aradan yıllar geçti ama hâlâ aklıma geldikçe içim burkulur. Doğanın acımasız yüzüyle ilk kez o yaşta karşılaştım. Hayatın her zaman şefkatli olmadığını, bazen en masum olanı bile korumadığını o gün öğrendim. Cin bakışlı kediler Gelelim Ayvalık’ın sevimli, şirin, bir o kadar da akıllı ve cin bakışlı kedilerine… Yaklaşık altı yıldır Ayvalık’ta yaşıyorum. Bu kentte sokaklar, caddeler, kapı önleri, pencereler, lokantalar, kahvehaneler kedilerle doludur. Sarımsaklı’da oturduğum apartmanın bahçesinde de birçok kediyi beslemeye devam ediyorum. Mama kapları boş kalmaz; bazen ormandan gelen tilki yavruları bile bu sofradan nasibini alır. Ayvalık’ta insanla doğa arasındaki mesafe her zaman biraz daha kısadır. Bu kente geldiğim günden beri kedileri dikkatle izliyorum. Çünkü onlar bu kentin sessiz tanıklarıdır. Ayvalık’ta kediler, avdan dönen balıkçı teknelerinin limana ağır ağır yanaşmasını izler. Ağların çözülüşünü, balıkların ayıklanıp kasalara yerleştirilişini büyük bir dikkatle takip ederler. Gözleri ağlarda, kulakları balıkçıların sesindedir. Hepsinin aklında aynı soru vardır: “Payımıza ne düşecek?” Bu kentte balıkçılar kedileri asla aç bırakmaz. Yazılı olmayan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir liman geleneğidir bu. Balıkçılar için kediler yalnızca sevimli sokak hayvanları değil; emeğin, bereketin ve paylaşmanın sessiz ortaklarıdır. Balıklar ayıklandıkça küçük parçalar kedilere ayrılır. Kediler mideleri dolana kadar bu şölenin tadını çıkarır, sonra sessizce bir köşeye çekilip güneşin altında uykuya dalar. Neredeyse her teknenin bir “nöbetçi kedisi” vardır. Hangi teknenin daha bereketli olduğunu, balıkçıların hangi saatte döneceğini, teknelerin nereye yanaşacağını çok iyi bilirler. Şaşırtıcı ama gerçektir: Ayvalık’ın kedileri son derece zekidir. Hiçbiri diğerinin bekleme alanına müdahale etmez. Bu sessiz düzen, yıllardır hiç bozulmadan sürer.
BAHAR OKYARBAHAR OKYAR"Asmaların bir yıllık döngüsüne şahit olduğumda şehir hayatı tüm bunların yanında çok yapay gelmeye başladı" diyen Bahar Okyar ile meraklılara tarım yatırımlarını deneyimlemelerini sağlayan, işin başında birçok zorluğu yenerek hayata geçirdiği Récolte’m projesini konuştuk. Bahar Okyar'ı tanıyarak başlayalım mı? Eski bir kurumsal hayat çalışanı, beyaz yakalıyım. Aslen çalışma ekonomisi ve endüstriyel ilişkiler mezunuyum. Ama daha öğrenciyken bölümümü sevmeyip Hacettepe Üniversitesi'nde borsa eğitimi sertifikası aldım ve okurken İsviçre merkezli bir broker firmanın Türkiye ofisinde 2 yıl çalıştım. Borsacılık da beni mutlu etmeyince marketing konusunda kariyer yapmaya karar verdim. Tüm kurumsal hayatım boyunca çeşitli marka ve ürünleri yönettim. Hatta, girişimci olup Récolte’m’i kurmaya karar verene kadar bir teknoloji firmasının genel müdürlüğünü de yaptım. Récolte’m ne yapıyor? Récolte’m, şehirli bireylere ya da kurumlara, herhangi bir tarım arazisi satın almadan ya da üretim tesisi kurmadan kendi ürünlerini üretme imkanı sunan bir üretim ağıdır. Gerçek üreticiler bizim iş ortaklarımız… Onların üretim alanları üzerinden çeşitli üretim paketleri hazırlayıp satıyoruz ve tarımla hiç alakası olmayan insanları/kurumları, bir süreliğine tarım arazisi sahibi yapıp bu büyülü süreci deneyimleyebilmelerini sağlıyoruz. Recoltem fikri nasıl ortaya çıktı? Sizi bu alana yönlendiren kırılma anı neydi? Kurumsal hayatda çalıştığım markalardan biri bağcılıkla ilgiliydi ve firmam beni Fransa’da bu konuyla ilgili eğitime de yolladı. Sonrasında Türkiye’de bu konuda nihai tüketici eğitimleri vermeye başladım. O yıllardan şehirli insanın tarıma olan ilgisini, kendi ürünlerini üretme isteklerini biliyordum. Ben de İstanbul’da doğup büyümüş bir insan olarak asmaların bir yıllık döngüsüne şahit olduğumda şehir hayatı tüm bunların yanında çok yapay gelmeye başladı. Farklı marka ve ürünler için çalıştığım yıllarda da aklım hep doğada, tarımsal üretimde kaldı. En son, perakende sektöründe marka direktörü iken Koç Üniversitesi’nde yaptığım Turquality MBA’i sırasında bizden 45 dakikada bir proje yazmamızı istediler. O zamana kadar kafamda olan, isteyen herkesin hiçbir arazi ya da tesis yatırımı yapmadan, bir süreliğine tarımsal deneyimi yaşayabileceği üretim ağı fikrimi kağıda döktüm ve mezun olur olmaz istifa edip kısa bir süre sonra Récolte’m’i kurdum. Tarım gibi köklü bir sektöre teknolojiyle dokunmak fikri, sizi heyecanlandıran hangi ihtiyaca dayanıyordu? Récolte’m ilk etapta şehirli insanın doğaya olan ihtiyacı, kendi ürünlerini üretme isteğine cevap veren bir çözüm olarak kurulmuş olsa da daha birçok fayda sağlayan bir projeye evrildi. Üretim süreçlerine müşterilerimizi dahil ederek, bütün adımları onlara raporlayarak aslında tükettiklerinin nasıl üretildiğini öğrendikleri bir platform sunduk. Bu hem tükettikleri ürüne güveni sağladı ama aynı zamanda üretimin ne kadar zor olduğuna tanıklık ettikleri için büyük bir farkındalık yarattı. Sonuçta çok daha bilinçli tüketiciler haline geldiler. Gelecekte bu tarz bir üretim yapmak isteyen kişilere sunduğumuz deneyim, bir test sürüşü oldu. Böyle bir yatırım yapmaya uygun olup olmayacaklarını, daha yatırımı yapmadan anlayabilmelerini sağlıyoruz. Çünkü tarım dışardan göründüğü kadar romantik ve uzaktan yönetilecek bir iş modeli değil. Bunu, yatırımı yapmadan anlamak büyük bir lüks. Tüm süreç, üreticiyi çiftçiyi destekleyen, finanse eden bir metodoloji üzerine kurulu. Sahiplendirdiğimiz tarım arazileri, ağaçlar, çalılar, kovanlar sayesinde üretici daha sürecin başında, üretmeden satış sağlayarak tüm üretimi finanse etmiş oluyor. Üstelik ürün harici gelir kalemi de yaratıyoruz. Üreticinin sahip olduğu know how’ı; Récolte’m müşterilerine deneyim eğitimi olarak sunmasını, hasat work shop’ları yapmasını sağlayarak daha fazla kazanç elde etmesini sağlıyoruz. Yıllar içinde üretim yaptıkça şunu gördük ki sahiplendirdiğimiz arazilere müşterilerimizin adının yer aldığı tabelalar koymamız en büyük motivasyon olmuş. Benim zeytinliğim, benim yaban mersini ağacım, benim kovanım, benim çay tarlam ve bunlarda ürünlerim demek, bu özel etiketli ürünleri çevrelerine hediye etmek büyük mutluluk yaratıyor. Başladığınızda en büyük zorluk neydi? Birçok zorlukla karşılaştım. Ama en önemli iki zorluktan biri ne iş yaptığımı-yapacağımı anlatmak oldu. Olmayan, yeni bir sistemi hayata geçirmek çok zor. Uzun yıllar çok yakınlarım bile hala nasıl bir model kurduğumu anlayamamışlardı. Mavi okyanus projeleri her zaman büyük bir avantaja sahip olsalar da yeniliklerini anlatmak güç. Çok uzun zaman izaha muhtaç bir iş modeli oldu. İş modelimi kısa bir sürede yurtdışına açmak niyetinde olduğum için ilk şirket kuruluşumu Amerika’da yaptım. Ama bir Amerikan şirketi olarak sahip olduğum evraklarla Türkiye’de banka hesabı bile açamadım. Bu konuda startup ekosisteminden de hiçbir yardım alamadım. İlgili mentör ve danışmanlardan bazılarından son derece duyarsız cevaplar aldım. Uzun uğraşlar sonucu bu problemi de kendi imkanlarımla çözdüm. Maalesef ülkemizde sadece startup ekosisteminde değil tüm iş hayatında benzer egoların çokça varlığını görüyoruz. Ben kendi adıma, sahip olduğum deneyim ve bilgi çerçevesinde yardımcı olabileceğim herkese rehber olmaya çalışıyorum. Tarım, teknoloji ve dönüşüm... Récolte’m bugün hangi problemi çözmeye odaklanıyor? Tarımı, sahip olduğumuz teknolojik imkanlar ile farklı bir kitleye açıp zorluklarının, öneminin daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir modeliz. Bu önemli bir dönüşümü de sağlıyor. Türkiye’de tarımın en büyük yapısal sorunlarını nasıl tanımlarsınız? 2-3 kuşak öncemizde kırsaldaki zorluklar nedeniyle kentlere büyük bir göç gerçekleşmiş. Şehir hayatının sunduğu kolaylıklar, iş ve kazanç fırsatları büyük bir cazibe yaratmış. Yakın bir tarihe kadar da bu algı gerçekliğini sürdürmüş. Bu göçler nedeniyle tarımla uğraşanların yaş ortalaması oldukça yüksek. Oysa üretimde genç nüfusa ihtiyaç var. Günümüz koşullarında şehir hayatı insanlara eskisi gibi mutluluk da vermiyor. Yaşattığı kolaylıklar, verdiği sıkıntıların yanında cazibesini kaybetmiş durumda. Doğaya, doğal hayata duyulan özlemle bu bıkkınlığın birleşimi sonucu kırsala, tersine göçe niyetli çok ciddi bir kitle var ama nasıl yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor. Bunun çözüldüğü bir ortamda kırsal canlanıp, tarımsal üretim zenginleşecek, şehirler rahatlayacak ve doğal bir dengelenme yaşanacak. Büyük bir devlet politikası gerektiren bu tabloda Récolte’m, kendi çerçevesinde bir rehber misyonu üstlenmiş durumda. Dijitalleşme ve veri, çiftçinin hayatını gerçekten nasıl değiştiriyor? Récolte’m, üretim süreçlerinde düzenli olarak fotoğraflı teknik raporların müşterilere ulaşmasını sağlıyor. Bu alt yapı ile üretici belli bir periyotta; yaşanan hava koşulları ve bunların rekolteye etkileri, varsa bitkideki fenolojik değişimler, varsa yapılan uygulamalar ve bunların rekolteye etkilerini sisteme yüklüyor. Bu dijital hafıza sadece müşteriyi bilgilendirmekle kalmıyor, elinde düzenli tuttuğu bir data haline geliyor. Yedi yıldır üretim yaptığımız bir üretici, bu nisan ayı ile 6 yıl önceki nisan ayını karşılaştırabiliyor. Benzer durumlarla nasıl başa çıkabildiğini, sonuçlarını görebiliyor. Belki aynı şekilde müdahale etmiyor ve daha farklı bir müdahale ile daha iyi bir sonuç alabiliyor. Dijitalleşme çiftçi için çok önemli olmakla birlikte ülkemizde her çiftçinin kendi imkanları ile bu tip alt yapıları kullanması pek mümkün olmuyor. Récolte’m, çiftçiye ticari kazanç sağlarken artı olarak bu önemli dijital hafızayı da yaratıyor. Dünyada tarım alanında kullanılan mükemmel teknolojik çözümler bulunuyor. Bazı hükümetler bu çözümleri çiftçilere bedelsiz sunarken, bazıları da daha kolay kullanabilmeleri için çeşitli hibe ve destekler sunuyorlar. Bu da o ülkelerde, küresel ısınma ile ortaya çıkan yeni ve zor koşullarla çiftçinin mücadelesinde büyük destek sağlıyor. Sizce “agritech” alanında Türkiye’nin global ölçekte potansiyeli nedir? Geleneksel tarımı verimli ve sürdürülebilir kılmanın artık tek çaresi tarımsal teknolojiler konusunda Türkiye’den çok güzel projeler çıktığını görüyoruz. Silikon vadisinde adı geçen birçok girişimimiz var. Ancak bu teknolojilerin ülkemizde yaygın bir şekilde kullanılamaması talihsiz bir durum. Öncelikle bu teknolojilerin kendi ülkemizde, tarım arazilerimizde kullanılıp ve hatta geliştirilerek global pazara sunulması en güzel tablo olurdu. Bu konuda geçen yıl Récolte’m’e de yatırım yapan, Letven Capital bünyesindeki Türkiye’nin tarım gıda ve teknolojileri konusundaki en büyük Girişim Sermayesi Fonu TARS önemli bir vizyona sahip. Desteklediği çok önemli projelerle Türk tarımında ciddi bir reform gerçekleştirme hedefi bulunuyor. Recoltem’in sürdürülebilir tarım vizyonu nedir? Birincisi, şehirli insana tarımsal deneyim yaşatarak öneminin daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve hatta bu konuda çeşitli yatırımlara vesile olmak. İkincisi, üretici ve çiftçiyi destekleyip finanse ederek sürdürülebilirliğini sağlamak. Üçüncüsü, kurumlara verdiğimiz hizmetle ölçeği büyütmek. Şehirli insana yaşattığımız üretim deneyimini aynı şekilde kurumlara da sağlıyoruz. Récolte’m sayesinde çok farklı sektörlerdeki firmalar, tarımsal üretim yapma imkanı buluyorlar. Bu üretim ile: • Alışılagelmişin dışında değişik bir kurumsal hediye üretmiş oluyorlar. • Üretim süreçlerini başarılı personellerine hediye ederek farklı bir incentive projesi gerçekleştirmiş oluyorlar. • Tarıma, çiftçiye destek oldukları bir PR projesi gerçekleştirmiş oluyorlar. • Personellerini, özel müşterilerini ya da paydaşlarını davet ettikleri hasat ile çok farklı bir etkinlik yapmış oluyorlar. • Sahiplendikleri ağaçlar-çalılar ile bir karbon nötr projesi gerçekleştirmiş oluyorlar. Tüm bu çıktılarla büyük ölçekli kurumsal üretimlerle tarıma farklı sektörlerden paydaşlar yaratmak en büyük hedeflerimizden. İklim krizi ve gıda güvenliği bağlamında nasıl bir rol üstleniyorsunuz? Üreticiyi üretmeden finanse eden altyapımızla üretim sürecinde yaşayabileceği zorluklarla daha kolay mücadele edebilmelerini sağlıyoruz. Üretim süreçlerinin raporlanması ile de tüketici tarafında gıda güvenliği konusunda şeffaf bir proses sürdürüyoruz. Her iki başlıkta da olabilecek en faydalı modeli yaratmaya çalışıyoruz. Çiftçilerle ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Güven nasıl inşa ediliyor? Doğru üreticiyi bulmak burada çok önemli. Her üretici ile çalışamıyoruz. Öncelikle 3 gerekliliğimiz var: 1. Vizyon. Bizim gibi yeni modellere açık, uyumlanmakta sorun yaşamayacak bir vizyonda olmalılar. 2. Raporlama-ağırlama gibi bazı gereklilikleri angarya olarak görmeyecek ve bunları yapabilecek personele sahip bir üretici olmalı ki birçok üreticimiz bunları büyük bir memnuniyetle kendisi yapıyor. Bu vizyondaki üreticiler, paylaşımcı ve hatta nasıl ve ne zorluklarla üretim yaptıklarının anlatılması gerektiğine inanan ve hatta bunun için bugüne kadar böyle bir platform bulamamış üreticiler… 3. Üretim yer ve koşullarının özenli olması gerekliliği. Artık çağımızda iptidai koşullardan çok daha fazlasını tüm üretim alanlarımızda görmek istememiz çok da yanlış değil. Bunların haricinde raporlama kısmında üreticilerimizden doğru bilgi aktarımı yapmaları koşulumuz var. Yaşanan kötü hava koşullarının rekolteye negatif etkisini belirtmeyen bir üretici bizim iş ortağımız olamaz. Yanlış bilgilendirme yapan üreticilerle yollarımızı ayırıyoruz. Bir kadın girişimci olarak bu yolculukta karşılaştığınız önyargılar oldu mu? Maalesef oldu. Öncelikle kendi yakın çevrem dahil kurumsal hayatta geldiğim noktayı bir anda bırakıp bir bilinmezliğin içine girmemi çok mantıklı bulmadılar. Kadın olarak kurumsal hayat bile çok zorken bulunduğumuz zorlu ülke koşullarında girişimci olmam da yadırgandı. Üstelik tarım, şehir insanı için bilinen bir alan değilken İstanbul’da doğmuş büyümüş ve yaşamış olan benim, bu konuda nasıl ilerleyeceğim konusunda da çokça endişelere şahit oldum. Ama projeme inancım o kadar büyüktü ki… Bu süreçte atlattığımız pandemi, deprem ve birçok olumsuzluğa rağmen vazgeçmedim. Yatırım alma süreciniz nasıl gelişti? Aslen Letven Capital ile yollarımız, denizcilik konusundaki diğer bir projemle ilgili sunum yaparken kesişti. Guly’yi dinlemek için çağırdıklarında, önce -ben kimim, neler yaptım-ı anlatırken Récolte’m’den bahsettim. Sonrasında birkaç görüşme sonucunda da Récolte’m’e yatırım aldım. Recoltem’i bir “agritech unicorn”a dönüştürmek gibi bir hedefiniz var mı? Var. Récolte’m’i “Tarımsal Üretimin booking Platformu” olarak önemli bir noktaya getirme hedefim var. Uluslararası pazara açılma stratejiniz nedir? Kuruluşumdan itibaren global hedeflerim vardı. Hatta ilk kuruluşumda hedefim, Çinli beyaz yakaya Avrupa ve Türkiye’de üretim yaptırmaktı. Çünkü en son yönettiğim perakende markası ile perakende dünyasında takip ettiğim global luxury ve affordable luxury markalarının da artık en değerli hedef kitlesi onlardı. Bu nedenle şirketimi Amerika’da kurdum ve hatta İtalya ve Fransa’da birçok üretici ile prensipte anlaşmalar yaptım. Ama sonrasında yaşanan pandemi, planlarımızı ertelememizi gerektirdi. Geçtiğimiz yıl Amerika Kalifornia’dan bir inşaat firması, altyapımızı Amerika’da kullanmak üzere anlaşma yapmak istedi. Bazı maddelerde anlaşamadığımız için ilerleyemedik ama Amerika hedef pazarlarımızdan ve yakın bir zamanda orada da faaliyet göstermeyi hedefliyoruz. Türkiye’den çıkan bir tarım teknolojisi girişiminin dünyada fark yaratabilmesi için ne gerekiyor? Büyük bir finansal güç gerekiyor. Hukuki adaptasyonlar, operasyonel güç, denetim…Bütün bunları sağladıktan sonrası Récolte’m özelinde çok kolay. Çünkü sistem, uygulanması en zor ülkelerden biri olan Türkiye’de kuruldu ve yıllar içerisinde mükemmelize edildi. Global iş birlikleri size ne ifade ediyor? Olası fırsatları ifade ediyor. İş modelimizin kabiliyetlerine, kendi ülkelerinde ya da globalde hakim kurumlarla işbirlikleri birçok anlamda büyüme ve başarı konusunda bize hız kazandıracak formüller olacaktır. Récolte’m sayesinde “iyi ki yapmışız” dediğiniz bir anı paylaşır mısınız? O kadar çok var ki… Öncelikle hediye edilmekten çok mutlu oluyoruz. Hediye edildiğimizde karşı tarafın duyduğu mutluluğu gördüğümüz her seferinde doğru bir iş yaptığımıza emin oluyoruz. Sadece hediye edildiğimizde değil bu deneyimi kendisi için alan ve yaşarken duyduğu doyuma şahit olduğumuz artık dostlarımız olan tüm müşterilerimiz de işimizi daha çok sevmemizi sağlıyor. Geçenlerde bir zeytinlik-zeytinyağı üretim paketi, düğün hediyesi olarak verildi. Kesme çiçeklere dahi karşı olan gelin hanım, hediyesini o kadar beğenmiş ki duygularını bizimle de paylaştığında biz de çok duygulandık. Tüm bunların yanında üreticilerimizle paylaşımlarımız, üretici ya da müşterimiz olmaksızın projemize takdirlerini sunan herkes, bizi yaşadığımız güçlüklere karşı kuvvetlendiriyorlar. Sizi motive eden en güçlü duygu nedir? Projeme inancım. Bu bir mavi okyanus projesi. Benzeri olmayan, kendi pazarını yaratan zorlu bir süreç. Ama tüketici ihtiyaçlarına ve buna, sahip olduğum deneyim ve bilgim ile nasıl çözüm bulacağıma o kadar emindim ki yaşadığım onlarca zorluğa karşı vazgeçmedim. 5 yıl sonra Recoltem’i nerede olacak? Globalleşmiş, 20 ülkede 200 ürün ile hizmet veren, tarımsal üretimin ve çifçinin en büyük destekçisi olan bir platform olarak görüyorum. Tarımın geleceğini tek bir cümleyle tarif etseniz bu ne olurdu? Bu çok zor bir soru… Geleceğin her alandaki belirsizliğinin yanında ne kadar süreyi içeren bir gelecek? Yakın gelecek kolay olmayacak gibi duruyor. Küresel ısınma ve susuzlukla mücadelede olabilecek politikalar çok önemli. Geleneksel tarımın modern tarımla akıllıca birleştirilmesi ve doğru bir planlama ile sürdürülebilir bir üretim mümkün. Ama planlamaya sadece tarım olarak bakmamak lazım. Her alanda doğru planlama ile, kentlerden kırsala mutlu bir göç örneği gibi başlıklarla güzel bir gelecek mümkün. Genç girişimcilere özellikle “impact” odaklı iş kuracaklara ne önerirsiniz? Ben girişimcilik öncesi kurumsal hayatı bir zorunluluk olarak görüyorum. Şimdi bakıyorum, genç arkadaşlarım mezun olur olmaz harika fikirlerle hemen girişimcilik serüvenine atılıyorlar. İyi bir projeniz olabilir, projeniz büyük bir problemi mükemmel şekilde çözüyor olabilir ve siz bunu harika yönetecek kapasiteye sahipsinizdir. Bütün bunlar çok güzel görünse de gerçek dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü bilmeden, deneyimlemeden girişimciliği riskli görüyorum. En azından benim iş hayatım çağında bu bir gereklilikti. Dünya, koşullar hızla değişiyor. Bu değişim bir gün belki iddia ettiğim deneyime ihtiyaç bırakmayacak, bilmiyorum. Ama benim bildiğim iş dünyasında bu ilk gereklilik. Onlara önce kurumsal hayat deneyimi öneriyorum.
ORDA BİR GÖRDES VAR UZAKTAORDA BİR GÖRDES VAR UZAKTAOrda bir Gördes var uzakta… Bu başlık çok yakında tarihe karışacak ve Manisa’nın ilçesi Gördes, makus talihini yenerek coğrafyasında artık ulaşım yönüyle yakın olacak çünkü yol genişletme ve çoğu virajın ortadan kaldırılması çalışmaları hızla sürüyor. Şu anda dar, tırmanmaya dayalı ve virajlı, Manisa’ya yaklaşık 1,5-2 saat uzaklıktaki yolun kısalması ilçeye hareketlilik sağlayacak. Manisa’nın, bu uzakta kalmış, deniz yüzeyinden 670 metre yükseklikteki, kara iklimine sahip küçük ilçesi, yolunun yetersizliğinin yanı sıra tarihinde acılar da yaşamış bir yerleşim. Kurtuluş Savaşı döneminde işgâle karşı direnişin en güçlü olduğu yerlerden Gördes, Yunan kuvvetleri tarafından, 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in ele geçirilmesinin ardından aynı yazgıyı paylaşsa da Demirci Mehmet Efe, Parti Pehlivan, Sarı Mehmet Efe, Saçlı Efe, Ali Bey gibi milis liderlerinin önderliğinde güçlü Kuvâyi Milliye direnişiyle savunmasını başlatır ve teslim olmaz. Hele bir Gördesli Makbule Hanım (d.1901) vardır ki, direnişin simge adlarından olan bir kahramandır, Parti Pehlivan çetesinin üyesidir. 25 Mayıs 1919’daki Yunan işgali sırasında, henüz 21 yaşında olan Gördesli Makbule Hanım, eşi Halil Efe ile birlikte dağlara çıkarak düşman askerlerine karşı kahramanca savaşır. Adı bugün her Gördesli tarafından sevgi, saygı ve minnet duygularıyla anılan genç kahraman, 17 Mart 1922’de, Kocayayla mevkiinde Yunan kuvvetleriyle girdiği çatışmada şehit düşer. Büyük Taarruzun başarıya ulaşmasıyla geri çekilmeye başlayan Yunan askeri, 3 Eylül 1922 günü bugün eski Gördes adıyla bilinen yerleşim alanını ateşe verir ve ilçe büyük yıkım yaşar ancak 5 Eylül 1922 günü de tümüyle işgalden kurtulur. Heyelan bölgesi Tüm Anadolu’da olduğu gibi düşman işgalini yaşayan Gördes, özgürlüğünü savaşarak elde eder ancak sonraki süreçte bir başka sorunla boğuşmak zorunda kalır. Bu sorun, yerleşim alanında yaşanan toprak kaymasıdır. 1940’lı yıllarda, Eski Gördes yerleşiminde, son derece ciddi toprak kaymaları meydana gelir, evlerin duvarları çatlar ve bu durum, 1947 yılında afet boyutuna ulaşır. Sonuçta ilçenin söz konusu tehlikeli alanda yerleşik kılınması artık olası değildir. Bakanlar Kurulu Kararıyla, 1948 yılında bugünkü bölge yeni Gördes’in yerleşim alanı olarak belirlenir ve 1950’den itibaren konutların yapılmasına geçilir. Geçtiğimiz nisan ayı içerisinde Gördes Belediyesi’nin çağrılısı olarak bir grup İzmirli Gördes’e gittiğimizde yerli halkının sıcak ilgisiyle karşılaşmanın yanı sıra Eski ve Yeni Gördes’i gezme fırsatımız oldu. Gördes, yeniliğe açık Gördes’in, Gördeslinin, sonuçta da ülkemizin bir kazanımının da şu olduğunu gördük: Gördesliler okumaya, öğrenmeye, bilime ve kültüre son derece yatkınlar. Öyle ki gezimiz boyunca bize eşlik eden rehberlerimiz Gördesliler, konuklara bir yandan tarihi, coğrafi bilgiler aktarırlarken bir yandan da yazdıkları kitaplarıyla bizleri buluşturdular. Her zaman için yerel dinamiklerin önce yerel insanlarınca belgelenmesi, aktarılması gerçeğine inanan birisi olarak buna son derece sevindim. Bu arada genç, dinamik belediye başkanı İbrahim Büke’nin, davetli müzisyenlerin verdikleri konser sırasında çalınan “Odam kireçtir benim, yüzüm güleçtir benim” türküsünün Gördes dolaylarından derlendiğini söylemesi büyük sürpriz oldu benim için. Başkan Büke, “Bu türkü Eskişehir Seyitgazi ilçesi derlemesi olarak bilinse de bazı kaynaklarca Gördes türküsü olduğu aktarılır” dedi. Tabii, bu yazarlık konusuna girişmişken, yine o gün kalabalık topluluk önünde söyleşi yapan ve son romanı ‘Kırmızı Buğday’ ile ilgili bilgi aktaran yazar dostum Ahmet Büke’nin de Gördesli olduğunu burada hemen belirtmem gerekiyor. Gördes’ten yazar Ahmet Büke dışında çıkmış başka değerler, örneğin müzisyenler de var. Piyanist Özcan Büke (d.20 Kasım 1937-ö.28 Ocak 2008) ve oğlu, harika çocuk olarak uluslararası üne kavuşmuş, o da piyanist Burçin Büke (d.1966, İzmir). Burçin Büke, isteğim üzerine Gördesli Piyanist babası Özcan Büke’yi bana özetle şöyle anlattı: “Babam Özcan Büke, Manisa Gördesli bir ailenin dört çocuğundan biri olarak İzmir’de dünyaya geldi. Aile içinde müziğe pek sıcak bakılmıyordu; özellikle babamın müzisyen olmasını istemiyorlardı. Ama annem, keman çalardı ve bu da babamın müziğe olan sevgisini körükleyen etkenlerden biriydi. Müziğe olan ilgisi ve yeteneği, onu İzmir’de, Bayraklı’da yaşayan Rum bir kadından piyano ve akordeon dersleri almaya yöneltti. O günün koşullarında, özellikle müziğe hevesli genç biri için bu, cesaret ve kararlılık isteyen bir adımdı. Babamın müzik yolculuğu, klasik batı müziği eğitimiyle başladı ancak bu sadece bir başlangıçtı. İzmir'in Amerikan kulüplerinde caz piyanisti olarak çalmaya başlamasıyla profesyonel müzik hayatı ivme kazandı. Cazın özgür doğası, babamın yaratıcı ruhuyla örtüşen bir alan sundu. Tanju Okan, Nükhet Duru, Nejat Alp, Yeker Somaklı ve Erkin Koray gibi dev isimlerle çalıştı. Caz müziği ve dans müziği o dönemde İzmir kulüplerinin önemli parçalarıydı. İnsanlar aileleriyle kulüplere gelip eğlenir, müzikle dolu geceler geçirirdi. Babam, bu ortamda kendini hem müzikal hem de insani olarak ifade edebildi. Müzik tutkusunu kendisiyle sınırlı tutmadı Babam, müzik tutkusunu yalnızca kendisiyle sınırlamayan bir insandı. Sevdiği kızı Ayçe için bir emekli albaydan eski bir Alman piyanosu satın aldı. O dönemlerde piyano mağazaları yoktu, müzik aletlerine ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Bu piyano, Ayçe’ye alınmış olsa da, ben daha çok ilgi gösterdim ve bu enstrümanla bir bağ kurdum. Babam da bunu fark etti ve bana dersler vererek, müzik yolculuğumda en büyük rehberim oldu. Onun o piyanoyu bana vermesi ve bana vakit ayırarak öğrettikleri, hayatımın yönünü belirledi.” Görüldüğü gibi müzik dünyamızın harika çocuğu Burçin Büke’nin de başarısında babasının son derece öncü rolü ön planda. Bu son derece değerli. Gördes’e gidişimizi düzenleyen Ali Rıza Avcan, SBF eğitimli ve müfettiş kökenli olunca elbet gezimizin bir de disiplini söz konusuydu. Bu disiplinin gereği, geziye katılanlar, İzmir’e döndüklerinde, gördükleri Gördes’in değerlendirmesini yapacaklar, bilinirliğini artırması yönünde kendilerince önerilerini sıralayacaklardı. Hemen başta söylemeliyim ki, son yıllarda son derece güçlü duyumsadığımız küresel ısınma kaynaklı kuraklık, susuzluk sorununu yaşadığımız bu yıllarda; Gördes coğrafyasının var olan su varsılığı tüm gezi katılımcılarını son derece mutlu kıldı. Coğrafi yönüyle Gördes’in öne çıkan özelliği, toprakları küçük akarsu vadileriyle yarılmış bir yayla olması. Bunun dışında, halen yapımdan kaynaklı sorunları varsa da, İzmir’in günlük su tüketim gereksinmesini karşılayan Gördes Barajı’nın bu su varlığıyla beslendiğimizi öğrendik. Su varlığı yaşam demek olduğuna göre, sanayisi olmayan Gördes, tarımsal ürün yönüyle önemli bir yetiştirme alanıydı. Bunun dışında mera varlığı hayvancılık yönüyle büyük önem taşıyordu. Gördes’in sahip olduğu su varsıllığının bir başka boyutu; ormanlık alanların ilçe yüzölçümü içindeki payının yüzde 45 olması. Belediye Başkanı İbrahim Büke, ilçesini bizlere anlatırken, su havzalarının korunması için arıcılığınn yaygınlaştırılmasına dönük çalışmalardan sözetti ki, anlattıkları karşısında, bu projenin de son derece gerçekçi olduğunu görüp anladık. Başkan Büke, bu gerçekçiliğini, ününü hep işittiğimiz Gördes halıcılığının bundan sonrasına ilişkin saptamalarda da aktardı ve bunun günümüzde artık olası olmadığını söyledi. Başkan, ilk yerleşim izlerinin Lidya dönemine (İÖ 7. yy.) kadar uzandığı tahmin edilen, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemleri ile Osmanlı İmparatorluğu dönemlerini yaşamış Gördes, halıcılıkta, her ne kadar dünya halıcılık literatürüne girmiş olan çift düğüm tekniği ‘Gördes Düğümü’ ile ünlü olsa da günümüz koşullarında ekonomik açıdan değerini yitirmesi karşısında halıcılığın, gelecek vaat eden bir ekonomik değer taşımadığı yönündeki görüşlerini konuklara aktardı. Gördes, doğal yönüyle görkemi yaşarken, Anadolu coğrafyasını çorak kılan madencilik burada da bir tehdit olarak duruyor. Yöredeki belli başlı maden yataklarından birisinin nikel olduğunu öğreniyoruz ve bu madeni çıkartma konusunda girişimler olduğu bilgisini ediniyoruz. Gezimizi düzenleyen Avcan dostumuzun isteği doğrultusunda katılımcıların Gördes’te yapılmasını önerdikleri konulara bakıyorum; tarımsal üretim, hayvancılık, arıcılık öne çıkıyor. Bu arada Gördes’in henüz el değmemiş bir arkeoloji varlığına da ilişkin bilgiler ediniyoruz. Gördes’e sadece 11 km uzaklıktaki Oğulduruk Köyü’nde bulunan kaya mezarları tapınak ve su havuzları, yaklaşık İÖ 800’lü yıllarda, volkanik tüflerin insan eliyle oyulması sonucu yapılmış. Bir başka köy yerleşimi Begel’de ise tarihi su değirmeninin varlığı söz konusu. Yine Kuşluköy kaya mezarları da görülmesi gereken yerlerden. Şahin Kayası ise Gördes, uzakta göründüğünde beliren kayalık bir yer ve bence tırmanma sporları yapan dağcılar açısından cazibe alanı olabilir. Yine varsıl su olanağı ilçenin yeşil dokusunu güzelleştirirken pek çok gölet ve şelale de Gördes’e gelenler açısından son derece büyük bir sürpriz. Ferdi Zeyrek Kütüphanesi Atatürk Çocukları Bilim Merkezi Ege Bölgesi sınırları içerisindeki birçok yerleşim yerinde kütüphane kurma gönüllüsü olarak yıllardır çalışan Mesut Tim’in emeği ve katkıları ile oluşturulmuş Ferdi Zeyrek Kütüphanesi Atatürk Çocukları Bilim Merkezi’nin tertemiz, donanımlı varlığı özellikle gelecek kuşaklara dönük son derece önemli bir yatırım olarak Gördes’te karşımıza çıktı ve sağlıklı kuşakların yetişmeleri konusunda umutlarımız tazelendi.
SON TENEKECİSON TENEKECİAyvalık’ın son tenekeci ustası Adnan Ok: Yıllar önce Ayvalık’ta “Tenekeciler Sokağı”nda 25 tenekeci dükkânı yan yana sıralanırdı. Kapı önlerinde kazanlar, kovalar, soba boruları, mangallar, maşalar… Her biri gündelik hayatın vazgeçilmez parçalarıydı. O yıllarda hemen her evde odun sobası yanar; küçük bir çıra ile tutuşturulan ateş, ardı ardına atılan odunlarla harlanır, evi sımsıcak yapardı. Teneke sobalar çabuk ısınıp çabuk soğuduğu için gece boyunca sürekli odun takviyesi yapılırdı. Sonbahar geldiğinde ise bir telaş başlardı. Yıpranan sobalar yenilenir, sağlam kalan borular isinden kirinden arındırılır, beyaz yaldız boyayla pırıl pırıl boyanırdı. Eksikler için tenekecilerin yolu tutulur, ölçüler verilir, yeni parçalar takılırdı. Ancak zamanla kömür sobaları, ısı pompaları, kalorifer sistemleri, klimalar ve doğalgaz derken teneke sobalar hayatımızdan sessizce çekildi. Bugün o sokaktan geriye, 64 yaşındaki Adnan Ok kaldı. Ayvalık’ın son tenekeci ustası… Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan dükkânların yerini artık meyhaneler, çorbacılar, tostçular ve kahvehaneler almış durumda. Babasından devraldığı mesleği hâlâ büyük bir keyifle sürdüren Adnan Usta, geçmişte kazanların, kovaların, soba borularının “peynir ekmek gibi” satıldığını anlatıyor. Sağlığı elverdiği sürece mesleğini bırakmayı düşünmeyen Adnan Ok, kaybolmaya yüz tutmuş zanaatların en azından teknik liselerde hobi olarak öğretilmesini istiyor. “Hiç olmazsa unutulmasın” diyen usta, bugün tenekeden yapılan hemen her ürünün plastik karşılığının piyasada olduğunu hatırlatıyor ve ekliyor: “Teneke malzeme satışı nereye kadar sürecek?” Bir dönemin yoğunluğunu ise şu sözlerle anlatıyor: Gece yarılarına kadar çalışıp sipariş yetiştirdikleri günler… Gazyağı yokluğunda kullanılan karpit lambaları için tüm ustaların gece gündüz üretim yaptığı, iyi kazançların elde edildiği yıllar… “Ama gün geldi, dükkânlar birer birer kapandı. Ya yaşlandılar ya da vefat ettiler” diyerek o günleri hüzünle anıyor. “Son usta” ifadesini kurmak bile zor aslında. Bir zamanlar ihtiyaç duyduğunda kapısını çaldığın, selam verip hâl hatır sorduğun, bir tabureye oturup demli çayını içtiğin ustalar artık yok. Yaşamdan değil, mesleklerinden çekildiler. “Benden buraya kadar” diyerek… Çırak yok, kalfa yok, usta yok. Nedenini sorduklarında aldıkları yanıt ise değişmiyor: “Bu işler gençlere zor geliyor. Telefon, sosyal medya daha cazip.” Oysa bu mesleklerde çalışırken telefona bakacak vakit bile yok. Bu yüzden ne çırak yetişmiş ne de mesleği devralacak biri kalmış. “Bizden sonra bu işi yapacak kimse yok. ‘Son usta’ olarak anılarımızla yaşayacağız” diyor, bir yanıyla da dertlenerek. Adnan Ok da aynı duyguyu taşıyor. Yıllardır teknolojiye ve plastik ürünlere direnerek zanaatını sürdürmeye çalışan usta, mesleğinin son temsilcisi olmanın burukluğunu yaşıyor. Beş metrekarelik dükkânında kova, huni, soba, soba borusu, tatlı kalıpları, gaz ve yağ tenekeleri, konserve kutuları, kumbaralar, çiçeklikler ve daha pek çok ürünü kendi elleriyle üretmeye devam ediyor. “Hazır hiçbir şey yok, hepsi el emeği” diyen Adnan Usta, çocukluğundan beri bu işi yaptığını anlatıyor: “Müşterilerim beni arayıp buluyor ama meslek maalesef ölüyor. Çok seviyorum ama benden sonra sürdürecek kimse yok.” Midilli mübadili bir ailenin çocuğu olan Adnan Ok, babasının 1943’te açtığı dükkânı yıllarca kardeşiyle birlikte işletmiş. “17 ustayı hatırlıyorum bu sokakta” diyor ve ekliyor: “Şimdi tek kaldım. Artık her şeyi yapıyoruz ama iş yok.” Yağ tenekelerinden, peynir tenekelerinden, saksılar, daha önce zeytinyağı kapları, zeytinyağı depoları, kaydırmalar, maşrapalar, hep tenekeden imal edildiğini hatırlatan usta, bugün ise çoğu ürünün tarihe karıştığını söylüyor. Elinde tuttuğu eski bir kahve cezvesini gösterirken sesi daha da hüzünleniyor: “Bunu artık yapamam. Takımlarını bile kaybettim. Bu meslekler bitti. Eskiden 25 dükkânın 25’i de iş yapardı. Şimdi ben tekim ama gelen giden yok. Bazen sadece canım sıkıldığı için dükkâna geliyorum…” “Tenekeciler Sokağı” levha olarak kalacak Bu mesleğin ölmemesi için bir şeye ihtiyaçları olduklarında ben işte buradayım dükkanım açık, elimden gelen her şeyi yaparım. Eskiden işlerin yoğunluğundan seçiciydik, şu an seçici olma şansımız kalmadı şu an en ufacık işi bile yaparız ama o da gelmiyor ne yazı ki. Maalesef mesleğimiz bitti, artık benimle son, kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerden tenekecilik. Ayvalık’ta tenekeciler sokağı denildiğinden dört bir yandan girişi olan bir sokaktı şimdi sadece tek tenekeciyim. Kapım herkese açık ama zorla da kimseye bir şey satamazsın. Evde oturamam, kedi köpek gezdiremem bu işi yürütmeye çalışıyorum. Burada baba mesleğini yürütüyorum. Her şeyi babadan öğrendik. Babamız bu mekanı 1943 yılında açmış biz de 60’lı küsur yaşlardayız bu yaşa geldik mesleğimiz yürütmeye çalışıyoruz. Ama artık talep olmadığından arz olmadığından mesleğimiz bitiyor 25 tenekeciden kalan son tenekeciyim yani tenekeci ustasıyım. Tenekeden istenen her şeyi üretebilirim ama talep olmayınca bir şey yapamıyoruz. Ben de bu gelecek yıllarda bu dükkanı kapattığımda “Tenekeciler Sokağı” levha olarak kalacak, tenekeciler sokağı vasfını kaybedecek üç girişte levhalar hatıra olarak kalacak. Mesleğimi sevdiğim için direniyorum.
DEFTERDAR İBRAHİM EFENDİ CAMİSİDEFTERDAR İBRAHİM EFENDİ CAMİSİDefterdar İbrahim Efendi Camisi’nin restorasyonu tamamlandı Ege Denizi’ndeki 2017 depreminde ağır hasar gören adanın önemli Osmanlı miraslarından Defterdar İbrahim Efendi Camisi’nin restorasyonuyla birlikte, ada genelinde yürütülen 10 milyon euroyu aşkın kapsamlı çalışmaların önemli aşamalarından biri daha tamamlandı. Kos İstanköy Müslümanları Eğitim, Kültür ve Kardeşlik Derneği Başkanı Kadri Memiş, turizm sezonu öncesinde kültürel bir miras olarak yeniden topluma kazandırılan caminin restorasyonuyla ilgili Yunanistan Kültür Bakanlığı ve Bakan Mendoni başta olmak üzere katkı sunan tüm paydaşlara teşekkür etti. Memiş, Kos İstanköy Müslüman toplumu olarak Kültür Bakanlığı’ndan gelecek heyetin en kısa sürede caminin ibadete ve ziyarete açılması için gerekli onayı vermesini beklediklerini, Kurban Bayramı namazını camide kılmayı temenni ettiklerini ifade etti. İSTANKÖY'ÜN 302 YILLIK TARİHİ CAMİSİ, YENİDEN AYAĞA KALDIRILDI Yunanistan’ın İstanköy (Kos) Adasının kalbi sayılan Eleftherias (Özgürlük) Meydanı, 2017 yılındaki şiddetli depremin ardından yarım kalan siluetine tam dokuz yıl sonra yeniden kavuştu. Depremde ağır hasar gören adanın en önemli Osmanlı miraslarından biri olan Defterdar İbrahim Efendi Camisi ile tarihi şadırvan, yaklaşık 1,5 milyon euro bütçeyle yürütülen kapsamlı restorasyon ve konservasyon sürecinin ardından aslına uygun şekilde ayağa kaldırıldı. Klasik Osmanlı mimarisini yansıtan yapının 18. yüzyıla uzanan özgün mimarisi korunarak çalışmaların tamamlanması, Yunanistan Kültür Bakanlığı koordinesinde ada genelinde yürütülen 10 milyon euroyu aşkın dev kurtarma operasyonunun son büyük adımı oldu. Restorasyonun sonuçlanmasının ardından caminin yeniden ibadete ve ziyarete açılması bekleniyor. Kos/İstanköy’ün tarihi kimliğini koruyarak geleceğe taşıyan bu önemli gelişme özellikle yerli Müslüman cemaat olan soydaşlarımız için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. DEPREMDE ÇOK SAYIDA YAPI AĞIR HASAR ALMIŞTI Ege Denizi’nde dokuz yıl önce meydana gelen yaklaşık 6,6 büyüklüğünde deprem, ada genelinde büyük bir yıkıma neden olmuştu. Kos İstanköy Müslümanları Eğitim, Kültür ve Kardeşlik Derneği Başkanı Kadri Memiş, depremde ağır hasar alan yapılar hakkında da kısaca bilgi vererek şunları söyledi: “Depremde özellikle Neratzia Kalesi (Şövalyeler Kalesi), Defterdar Camii, Gazi Hasan Paşa Camii (Lonca Camii), Antik Agora, Maraş Kapısı (Porta del Foro), Agios Nikolaos Metropol Kilisesi ve Kos Arkeoloji Müzesi gibi tarihi ve dini yapılar ciddi zarar gördü. Bunun yanı sıra Kos Limanı, eski gümrük binası ve Eski Şehir (Bar Street) çevresindeki yapılar da etkilenen alanlar arasındaydı. Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın girişimleri ve Avrupa fonlarının desteğiyle, depremden etkilenen anıtların onarımı amacıyla Kurtarma Fonu ve Kamu Yatırım Programı kapsamında yaklaşık 10 milyon Euro bütçeyle bir restorasyon süreci başlatıldı. Bu çerçevede her yapı için ayrı restorasyon ve güçlendirme projeleri hazırlandı. Yürütülen çalışmalarla birlikte depremden etkilenen kiliseler ve diğer tarihi yapılar, özgün mimari dokuları korunarak kademeli şekilde restore edilip yeniden kullanıma açıldı. Camiler de kiliseler de hepsi adamızın tarihi değerleri ve ortak bir geçmişin parçaları. Restorasyonu tamamlanan her eserin yeniden kullanıma açılması adanın kültürel bütünlüğüne katkı sağlıyor.” FARKLI İNANÇ VE DÖNEMLERE AİT YAPILAR AYNI ALANDA Şehir merkezinin tam ortasında yer alan ve İstanköy’ün sembollerinden biri olan Defterdar Camisi, adanın süsü ve biblosu olarak tanımlayan Memiş, caminin ve etrafında yer alan dokunun kendileri kadar adadaki Yunan halkı ve gelen yabancı turistler için de önemine değinerek, “Caminin biraz ilerisinde Agia Paraskevi Kilisesi ve meydana bakan İtalyan binaları, yan sokağında Antik Agora ile şehir merkezini bağlayan tarihi geçit Porta del Foro, onun az ilerisinde geniş bir alana yayılmış antik kalıntılar mevcut. Yani 100 metrelik alan içinde Osmanlı ve İtalyan dönemi yapılar, antik kalıntılar ve farklı ibadet mekanları bir arada bulunuyor. Defterdar Camii’nin bulunduğu alan, Osmanlı, Antik Yunan, Orta Çağ ve modern dönem katmanlarının aynı noktada birleştiği bir merkez. Bu yüzden cami tek başına bir yapıdan çok, çok katmanlı bir tarih dokusunun parçası. Yunanlılar bile her zaman söylüyor; ‘Sabah yataktan kalkarım, penceremi açtığımda yan yana o kilise ve camiyi gördüğümde içim açılır’ diye. İnsanlar burada her zaman beraber yaşamış, bu eserleri bir arada görerek büyümüş ve huzur duymuş. Depremden sonra pek çok insan, ‘O minareyi görmezsek olmuyor’ dediler. Şimdi tamamlanan restorasyonla o minare yine yerinde yükseliyor. Biz de mutlu olduk, tüm İstanköy ve misafirler de mutlu oldu.” OSMANLI ESERLERİNDE RESTORASYON SÜRECİ Başkan Memiş, depremden etkilenen diğer Osmanlı eserleri hakkında da bilgi vererek şunları söyledi: Adada bizim çok önem verdiğimiz, üzerine titrediğimiz Osmanlı’dan kalma birçok tarihi yapılarımız, anıtlarımız var. Bunların arasında yer alan Defterdar Camii’nin restorasyon süreci tamamlandı. Kos-İstanköy adasında günümüzde varlığını sürdüren beş Osmanlı dönemi camisinden Liman bölgesinde, Hipokrat Çınarı’nın yanında yer alan ve 2017 depreminde minaresi yıkılan, gövdesinde de derin hasar oluşan Gazi Hasan Paşa (Lonca) Camii için hazırlanan restorasyon projesi de onaylandı. Halen çevresi koruma bariyerleriyle çevrili olan cami, iskelelerle desteklenerek koruma altına alındı. Aslına uygun şekilde minarenin yeniden inşası ile iç ve dış cephe güçlendirme çalışmalarının 2027 yılında tamamlanması öngörülüyor. Caminin karşısında yer alan ve ada genelindeki 14 tarihi çeşmeden biri olan çeşmesinin de camiyle eş zamanlı olarak ele alınması planlanıyor. Bu tarihi yapıların da en kısa zamanda ayağa kaldırılmasını ve ziyarete açılmasını diliyoruz. Ayrıca liman bölgesine yakın konumda bulunan Gazi Hasan Paşa Hamamı için de projelendirme çalışmaları sürüyor.” BAKAN MENDONİ VE KATKI SUNANLARA TEŞEKKÜR Başkan Memiş, son olarak Yunanistan Kültür Bakanı Lina Mendoni’nin Defterdar İbrahim Efendi Camii’nin restorasyonuna ilişkin değerlendirmelerini paylaştığı, “Amaç, sembolik değeri bulunan yapıyı Kos’un kültürel haritasına yeniden kazandırırken, adanın tarihi merkezine de katkı sağlamak” ifadelerine yer verdiği konuşmasında adanın kültürel ve tarihi mirasına sahip çıkan başta Bakan Mendoni olmak üzere süreçte emeği geçen tüm kişi ve kurumlar ile vakıf yönetimine teşekkür etti. Adadaki diğer Osmanlı eserlerinin de benzer şekilde restore edilmesini beklediklerini dile getirdi.
URLA DEĞERLERİURLA DEĞERLERİUrla’ya değer katanlar Geçen haftalarda Urla’daki cam işleme stüdyosunu ziyaret etmiştim. Orada çok özel üretim yapan gençleri, tanıma fırsatı bulmuş ve öykülerini yazmıştım. Bu hafta ise, Urla’ya değer katan 3 mekânı daha sizlere sunacağım. Onlardan ilki olan aynı sokakta organik ürünler satan çok özel bir dükkâna konuk olacağız. Mekâna dışarıdan bakınca, çok güzel dizayn edilmiş bir yer izlenimi alıyorsunuz. Ve o özen sizi kendisine davet ediyor. Ne yalan söyleyeyim, biraz çekinerek içeri girdim. O an mekân sahibi hanım, bir kadın müşterisi ile ilgeniyordu. Sohbetleri çok candandı. Rahatça konuşmalarını sürdürsünler diye onları baş başa bıraktım. Kadınlar, sohbet ederken, ben de mekân içinde şöyle etrafa sakince göz gezdirdim. Burası tam Avrupai bir butik market ve raflar çok çeşitli ürünlerle özenle doldurulmuş. Her türlü zevkle paketlenmiş ürünler kendi markaları altında satılıyor. Alış veriş yapmasınız da zevkle gözlerinizi, raflar arasında dolaştırıyorsunuz. Mekân sahibi hanım, müşterisi ile alış verişini tamamladıktan sonra ona kendimi tanıttım. Dükkân sahibinin adı Yeşim Dönmez. Bir hayalinin sonucu olarak bu kuruluşu kurmuş. Ülkemizdeki doğal tarımı desteklemek amacıyla kurdukları bu dükkânlarına Mimas Bahçe adını vermişler. Onunla konuştukça, onun heyecanının derecesini anlıyorsunuz. Pandemi öncesi şehir hayatından buraya kaçış olmuş ama bu kaçış, Urla’da üretime ve emeğe dönüşmüş. Zamanla büyük bir organizasyon sonucu bugünlere gelinmiş. Önce yöre insanlarıyla iletişim kurulmuş. Satışta doğal gübre ile üretilen sebzeler, meyveler öncelik sırasına konmuş. Örneğin, yöre kadınlarının ürettiği el emeği erişteler, tarhanalar, reçeller, sirkeler, soslar, turşular zevkle sunulan ürünler arasında olmuş. Ve ata tohumdan hasat edilen sebzeler revaçta olmuş. Doğallık, organik olmak, olmazsa olmazı olmuş Mimas Bahçe’nin. Bildiğiniz gibi Urla yöresinde tarım çok önemli. Ve bu yörede 4 mevsim üreten çiftçiler çoğunlukta. Ayrıca son yıllarda Urla yöresinde bu ürünlere ihtiyaç duyan hatırı sayılır bir elit grupta oluşunca, bu durum Yeşim hanımın başarıyı yakalamasına yardımcı olmuş. Bu mekânda sadece bu yörenin ürünlerini satılmıyor, Mimas Bahçenin raflarında Güneydoğu’nun da organik ürünleri de yer almış. Mimas Bahçe sanki bir müze gibi. Urla’nın o meşhur enginarını kavanozlara limon suyu ile koymuşlar. Katkı maddesi yok. Burada alış veriş yapma zevki alıyorsunuz. Burayı bir ara ziyaret etmeniz dileğiyle, bilgilerinize sunuyorum. Limonlu zeytinyağı üretimi Yine Kemal Paşa caddesinde her zaman önünden geçtiğim ama bir türlü içine girmediğim Urla’nın tam kalbindeki Ercanlar Zeytinyağı Fabrikasına giriş yaptım. Harıl harıl makineler çalışıyor, işçiler bir o yana bir bu yana koşuşturuyor. Zeytinyağının o nefis kokusu sizi sarıyor. Kapıda duran bir beye selam verdim. Ercan kardeşlerden birincisi imiş. Onunla sohbet ederken, o arada ikinci kardeş de bize katıldı. Ailelerinin, bu yörede 1935 yıldan beri zeytincilikle uğraştığını söylediler. Şehir içindeki bu işliklerinde yörenin ve kendilerinin zeytinlerini sıkmaktalar. Bu arada orada çok enterasan bir ürünle karşılaştım. Urla yarım adasında yetişen satsuma mandilanaya aşılanmış limon ile zeytini belli oranlarda karıştırılarak limonlu zeytinyağı elde etmişler ve adını da Limonolio koymuşlar. Bu zeytinyağını özellikle salatada kullanılmasını öneriyorlar. Emek yoğun bir ürün. Başarılı olmalarını diliyorum. “En iyi zeytin at arabasıyla gelendir” diyorlar. Önümüzdeki yıl yeni inşa ettikleri zeytinyağı fabrikalarına taşınacaklarını ifade ettiler. Benden de onlara bir öneri; bu işliği restore edip ürettikleri zeytinyağı çeşitlerini bir butik tadında şehir içinde kenti ziyaret edenlere sunmalılar. Yaparlar mı bilmem, istek öneri benden gerisi onlara kalmış. Agora kuyum mağazası. Zeytinyağı fabrikasından sonra yukarıda iyi bir yenileme geçirmiş bir eski yapı dikkatimi çekti. Bu binanın pencerelerinde çeşitli mitolojik tanrıçaların heykellerini gördüm. Heykellerin üzerinde işlenmiş kolyeler bulunuyor. Ve ayakuçlarında plaketler içinde tanrıçaların özellikleri yazılmış. Okumaya, sevdiğim tanrıça Afrodit’le başladım. Antik dönem ile ilgili yazılar ve heykeller her zaman ilgimi çeker. Afrodit’i sevme sebebim ise yıllar önce Knidos antik kentini gezmiştim. Sonrasında da “çılgın bir kadının aşkı ve heykeltıraş Praksiteles” diye bir yazı yazmıştım. O yazının içinde Afrodit heykelinin sanatçı Praksiteles’in tarafından nasıl yapıldığını derinlemesine anlatmıştım. Ben düzenledikleri vitrinlere ilgiyle bakarken, içeride iki hanımla göz göze geldik. Onlarında benim heykellere ilgi duyduğumu görünce kilitli olan kapılarını açtılar. Ne enteresandır ki önceleri avukat olarak çalışan mekân sahibi Beril Hanım, Eşi Can Özdağdağ ile 8 sene önce Urla’ya yerleşip bu eski yapıyı yenilemişler. Burada Workshopla birlikte özel tasarım eserlerini, kişiye özel olarak da sunuyorlar. Hemen yanda üretim atölyesi bulunuyor. Sizin isteğinize göre tasarımlar yapılabiliyormuş. Beril hm. altınların sunulduğu bu heykelleri, özel bir tasarımla değerli sanatçı Esin Turhan’ın yaptığını söyledi. Klasik bir kuyum dükkânından öte bir mağaza. Keyifli bir ortamda, üretilen altın broşlara, kolyelere, zincirlere ulaşıyorsunuz. İlginç sunumuyla bu Mekânı da Urla’ya değer katanlar arasında görüyorum. Bu hafta bu kadar olsun. İnşallah Bir başka yazımda da Handan Kaygusuzer Hanımın Beğendik Abi’ restoranını sizlere yemekleriyle birlikte sunarım… Çünkü orada yediğim elbasan tavanın tadı her zaman ağzımda…
İZMİR’İN KORUYUCU AZİZİ POLİKARPİZMİR’İN KORUYUCU AZİZİ POLİKARPİZMİR’İN KORUYUCU AZİZİ POLİKARP'A TARİHİ MABETTE GÖRKEMLİ AYİN İzmir’in 1900 yıllık ruhani simge ismi Aziz Polikarp, kendi adını taşıyan 400 yıllık tarihi kilisede düzenlenen görkemli bir ayinle anıldı. İtalyanca, Fransızca ve Türkçe ilahilerin yükseldiği tören, farklı mezheplerden din insanlarını ve cemaati aynı çatı altında bir araya getirerek kentin birlikte yaşama kültürünü bir kez daha yansıttı. İzmir Levantenleri Derneği üyesi tarih araştırmacısı Jano Çavuşoğlu, ayinin ardından yaptığı özel açıklamada, kilisenin tarihsel derinliğine ve Aziz Polikarp’ın yaşam öyküsüne dair değerlendirmelerde bulundu. Tarihi yapının İzmir’de Katolik cemaatinin en eski ve en köklü ibadet yapılarından biri olduğuna dikkat çeken Çavuşoğlu, “Kilise adını, MS I. yüzyılın sonları ile II. yüzyılın ortalarında yaşamış, Havari Yuhanna’nın ilk öğrencilerinden olan ve sonradan azizlik mertebesine erişen, dünya çapında önemli bir değere sahip İzmir Piskoposu St. Polikarp’dan alıyor. Roma döneminin o fırtınalı yıllarında, MS 69-155 tarihleri arasında bu topraklarda yaşayan Polikarp, erken dönem Hristiyanlığın en müstesna şahsiyetlerinden biri ve şehrimizin manevi koruyucusudur” diye konuştu. “St. Polikarp’ın Hristiyan inancından vazgeçmeyi reddettiği gerekçesiyle yargılandığını ve 23 Şubat 155 tarihinde Kadifekale eteklerindeki Roma Stadyumu’nda yakılarak idam edildiğini belirten Çavuşoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yönüyle İzmir’in sınırlarını aşan bir anlam taşıyan Aziz, erken dönem Hristiyan dünyasında şehitlik geleneğinin simge isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hristiyan dünyasında sadakatin, inanç uğruna direnmenin ve şiddete karşı sükunetin sembolü olan Aziz Polikarp, her yıl şehit edildiği tarih 23 Şubat’ta anılıyor. Bu yıl da İzmirli Hristiyanlar Aziz Polikarp’a saygılarını sunmak ve anmak üzere 14-22 Şubat tarihleri arasındaki Novena’nın ardından 23 Şubat’ta ayinde bir araya geldi.” KANUNİ İZNİYLE İNŞA EDİLDİ Aziz Polikarp Kilisesi’nin 17. yüzyılın ilk yarısında, Fransa Kralı XIII. Louis'nin isteğiyle 1625 yılında Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın izniyle inşa edildiğini ifade eden Çavuşoğlu, “Yapı aynı zamanda İzmir’in Levanten geçmişi ve Katolik cemaatinin kentteki varlığı açısından önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Kilise, inşa edildiği tarihten itibaren birçok doğal afet ve yangınla karşı karşıya kaldı. 1688 İzmir depremi ile ardından yaşanan yangınlar yapıya ciddi zarar verdi. 1690-1691 yıllarında onarılan kilise, 1763’teki büyük yangında bu kez manastırını tamamen kaybetti. Yapının bugünkü mimari kimliğinin temelleri ise 1775 yılında, Osmanlı makamlarının izni ve Fransa Kralı XVI. Louis’nin katkılarıyla gerçekleştirilen restorasyon sırasında atıldı. Bu restorasyonda, kiliseye bir manastır ve mezarlık eklenerek üç nefli bir bazilika haline getirildi” dedi. RESTORASYONLARDA ÖZGÜN MİMARİ KORUNDU Çavuşoğlu, restorasyon sürecinde özgün mimari karakterin korunmasına özen gösterilen kiliseye, 1820’de XIII. Louis onuruna mermer bir plaka asıldığını vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti: “Bu plaka, yapının tarihsel ve diplomatik önemini simgeleyen unsurlar arasında yer alıyor. 1892-1989 yılları arasında yapılan restorasyonlar sırasında kiliseye şapeller eklendi ve genç Fransız sanatçı, ressam ve mimar Raymond Charles Péré tarafından Polikarp’ın hayatını anlatan fresklerle dekore edildi. 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan restorasyon çalışmaları, yapıyı dönemin mimari anlayışıyla uyumlu biçimde yeniden ayağa kaldırarak, günümüze ulaşmasında belirleyici rol oynadı. 1922 İzmir Yangını sırasında yıkılmaya yüz tutan Kilise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında 1929’da yeniden inşa edilerek, ayakta kaldı ve tarihi kimliğini korumaya devam etti. Kilise, son olarak Ekim 2020’de meydana gelen Ege Denizi depreminde bazı hasarlar gördü ve yapının tarih boyunca yaşadığı kırılgan serüveni bir kez daha gözler önüne serdi.” İZMİR’İN ÇOK KATMANLI HAFIZASINDA BİR TANIK Aziz Polikarp Kilisesi’nin, dramatik bir anlatımdan ziyade tarihsel tanıklık diliyle ele alınan freskleriyle sadece estetik bir değer taşımakla kalmadığını, aynı zamanda görsel bir anlatım dili sunduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle noktaladı: “Kilisede yer alan kompozisyonlar, İzmir’in erken Hristiyanlık tarihine dair güçlü bir hafıza oluşturuyor. Duvarlar, taş ve boyadan öte, iman, fedakarlık ve tanıklıkla yoğrulmuş bir kültürel belleğe dönüşüyor. Bugün hala aktif olarak ibadete açık olan kilise, yalnızca bir ibadet mekanı olmanın ötesinde İzmir’in yüzyıllara yayılan inanç, kültür ve mimari mirasının canlı bir belgesi olarak varlığını sürdürüyor. Osmanlı izniyle inşa edilen, Fransız mimarisi ve sanatıyla şekillenen, yangınlar ve depremlerle defalarca sınanan bu yapı, İzmir’in birlikte yaşama kültürünün sessiz ama güçlü tanıklarından biri olmayı sürdürürken, inanç turizminin de önemli durakları arasında yer alıyor.”
FİRDEVS TUNÇAYFİRDEVS TUNÇAYHasret, göç ve bellek: Mübadeleyi yazan kalem Firdevs Tunçay Mübadil bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Firdevs Tunçay, yıllar içinde bu hafızayı kaleme dökerek hem kendi ailesinin hem de iki yakada yaşanan ortak acıların izini sürdü. İlk kitabıyla Rumeli’den Anadolu’ya uzanan hikâyeleri anlatan yazar, içindeki “yarım kalmışlık” duygusunu gidermek için bu kez Ege’nin karşı kıyısına geçti. Atina’da Anadolu Rumlarıyla yaptığı görüşmeler, onun anlatısını tamamladı. Üç kitabında da mübadeleyi bir bütün olarak ele alan yazar, göçün, hasretin ve insan hikâyelerinin izini sürmeye devam ediyor. “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabınızda anne ve babanızla ilgili birinci elden dinlediğiniz hikayeler vardı. Peki, ikinci ve üçüncü kitabınızda neler var? Yazar, bir meselesi olan kişidir. Kalbinde, düşüncelerinde taşıdığı o meseleyi yazmadan duramaz. Benim meselem, ilk gençlik yıllarımdan beri hayalim olan “mübadeleyi” ve “mübadilleri” anlatmaktı. Çünkü mübadele fırtınasında Selanik bölgesinin Kavala liman kentinden koparılarak getirilmiş mübadil bir ailenin evladıyım. Mübadelenin insan ruhunda yarattığı sarsıntıya, anneannem Ayşe Hanım’ın gözyaşlarına tanık olarak büyüdüm. İlk gençlik yıllarımdan beri onların memleket hikâyesini yazmayı çok istiyordum. Dileğim ancak Türk Dili ve Edebiyatı öğretmen olarak emekliye ayrıldıktan sonra gerçekleşti. İlk eserim “Kalbim Rumeli’de Kaldı-Sardunya kokan toprakların öyküleri” 2013 yılında İstanbul SAY Yayınları tarafından yayımlandı. Bu kitabımı, aile büyüklerimden duyduğum anılardan yola çıkarak ve mübadele konusunda çok da kitap okuyarak yazdım. Ailemin şahsında tüm Rumeli mübadillerinin ortak hikâyelerini anlattım. Kitabım çok beğenildi ve gündem yarattı. 2021 yılında 6. baskısı çıktı. Bu kitabımın 130. sayfasından alınan bir parça 2019-2020 eğitim ve öğretim yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ortaokul ve İmam Hatip Okulları 8. sınıf Türkçe ders kitabına girdi. Ayrıca memleketim Ödemiş’te, İzmir’de, İstanbul’da birçok yerde konferans verdim, televizyon kanallarında ve radyolarda mübadeleyi anlattım. Sonraki süreç nasıl gelişti? Mübadele, para gibi bir bütündür. Bu bütünlüğü tanımak ve “Mübadelenin Öteki Yüzü: Anadolu Rumları”nı yazmak için, 19 Eylül 2016’da İzmir’den kalkıp Atina’ya gittim. Atina’da yaşayan sekiz Anadolu Rumu ile yüz yüze çalışmalar yaptım. Yaşayanlar hatırladıklarını, çocukları ise atalarından dinlediklerini anlattılar bana. Yüreğimi, onların yüreğine dayayarak dinledim onları. Hikâyeleri acı ve özlem doluydu. Yurduma döndüğümde, yüreğim ses verdi, kalemim yazdı. “Kalbim Anadolu’da Kaldı- Gerçek Mübadele Öyküleri” adını verdiğim ikinci kitabımı, 2019 yılında kendi olanaklarımla yayınladım. Bu kitabımın da gördüğü ilgi üzerine kısa zamanda 2. baskısı çıktı. Atina’daki söyleşilerin temelinde, bir de diğer tarafı dinleme arzusu mu vardı? Katıldığım onca etkinliğe rağmen, içimde hep bir yarım kalmışlık duygusu vardı. Çünkü “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabımda Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilen Müslümanları anlatmıştım. Mübadelenin bir yüzü kayda geçmişti. İç sesim “Seninki yarım kalan bir öykü” diyordu. Oysa mübadele para gibi ikiyüzlüdür. Öbür yüzü de Anadolu’dan Yunanistan’a sürülen Ortodoks Rumlardır. Onlar da çok acılar çektiler. Onları da yazarsam hikâyem tamamlanmış olacaktı. Bu hayalim bir gün gerçekleşecek miydi? 2016 yılının 7 Ocak Perşembe günüydü… Ankara’da bulunan TRGR (Türkiye-Yunanistan Ortak Radyosu) ile “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabımla ilgili söyleşimiz çok hoş geçmişti. Söyleşimizin sonunda, “Söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sordular. “Ege’nin“ karşı yakasındaki Anadolu Rumlarıyla görüşmek ve onların hikâyelerini anlatan bir kitap yazmak istiyorum. Yarım kalan mübadele yolculuğum bu kitapla tamamlanacak.” dedim. Ben daha önceden Facebook sayfamda, link adresini ve yayınlanacağı saati yazmıştım. Ertesi gün, hayatımın en güzel sürprizlerinden birini yaşadım. Amerika’da yerleşmiş, yıllar önce okuttuğum öğrencim Berkant Yalçıngediz, beni telefondan arayarak tebrik etti. “Atina’da ben bir yıl kaldım. Öğretmenim İstanbul Rumlarından Rodi Tomurcukgül’den Yunanca dersleri aldım. Türkçe dersleri de veriyor. Sizi onunla tanıştıracağım” dediğinde çok sevinmiştim. Sonraki günlerde, sevgili öğrencim sayesinde Rodi’yle tanıştım. Aramızda güzel bir arkadaşlık bağı kuruldu. Atina’da “Küçük Asyalı Urlalılar Derneği” üyesiydi. Bir gün beni aradığında “Anadolu Rumları hakkında kitap yazmak istiyordun ya derneğimiz adına seni Atina’ya davet ediyoruz. Benim evimde kalacaksın” dediğinde dünyalar benim olmuştu… Atina’da bulunan sekiz Anadolu Rumu’yla görüşmemi sağladı. İstanbul Rumları, Türkçe anlattılar hikâyelerini çünkü onlar mübadele dışı bırakılmışlardı. Türk olsun Rum olsun kardeş gibi yaşadıklarını anlattılar bana. Onlar, en büyük acıları 6-7 Eylül 1955’te ve Kıbrıs Çıkartması, yani 1974’te yaşadıklarını söylediler. Rodi’nin ablasının evine gittiğimizde Anna Pembezümbül, bu acı olayları ağlayarak anlattı. Diğer Anadolu Rumlarının aileleri ise, acı göç mübadeleyi yaşamış Anadolu’nun çeşitli kentlerindendi. Kimi Isparta’dan, kimi Urla’dan… Ailelerinden dinledikleri evini bırakıp gelmenin acılarını ve Atina’da yaşadıkları zorlukları anlatmışlardı. Ataları Isparta’dan, mübadeleden hemen önce Küçük Asya Felaketi nedeniyle gelen Nea İonia ve yayam (Babaannem), Atina’ya geldiklerinde Yunan Hükümeti onlara bomboş bir arazi vermiş. Kızılhaç, gelenler için çadırlar kurmuş burada. O çadırlarda kışın soğuğunda, yağmurunda, yazın sıcağında çok ölen olmuş. Kendilerine bir düzen kurmaları uzun ve zahmetli yıllar almış. Isparta, gül memleketi olduğundan buraya da gül yağcılığı getirmişler. Güller onlara burada da para kazandırmış. Ben de mübadil ailemin yaşadıkları acıları anlattım ona. “Baba tarafımın mübadele dışı bırakılan Batı Trakya’nın İskeçe şehrinden kaçarak ana vatana sığındıklarını ve fakir düştüklerini anlattım ona. “Ama Mustafa Kemal’in yanına gitti onlar. Çok şanslıydılar,” dedi Lukas. Dünyadaki emperyalist ülkelere ilk baş kaldıran, bu hareketiyle dünyadaki mazlum ülkelere de örnek olan Mustafa Kemal Atatürk ile bir kez daha gurur duydum. Üçüncü kitabınızdan söz etsek.. 2021 yılında yayımladığım “Hasretin Çocukları” adını verdiğim üçüncü kitabımda ise Makedonya göçmenlerini ve Rumeli muhacirlerini anlattım. Ne mutlu bana ki bu kitabım da 2. baskısı yaptı. Üç eserim de birbirini tamamlar. Kitaplarım, mikro tarih belgesel edebiyat türünün örneğidir. Büyük acının, hasretin, vefanın, dostluğun, barışın, umudun ve insan sevgisinin romanıdır. İzmir sizin gibi mübadele çocukların kenti. Kimi mübadele ile gelmiş, kimi kaçarak gelmiş ailelerin çocukları, siz, İzmir’i nasil tanımlarsınız? Her ne kadar biz mübadil çocukları, mübadil hikayeleri ile büyümüşssek de hayata gözlerimizi Türkiye toprakları üzerinde açtık. Benim ailem İzmir’in Ödemiş ilçesine yerleşmeyi uygun bulmuş, kendi meslekleri olan tütün tüccarlığını devam ettirmek için. Ben de Eğitim Enstitüsü’nü Buca’da okudum ve daha sonra da eşimin görevi gereği ülkemizin çeşitli bölgelerinde ve değerli okullarında öğretmenlik yaptıktan sonra Karşıyaka’ya ailemle yerleştim. Çocuklarımızı bu şehirde büyüttük, meslek sahibi yaptık. Torunlarımız bizi bu şehirde ziyarete geliyorlar. İzmir hepimizin hayatında çok önemli bir yer tutuyor. Üstelik İzmir’de kiminle konuşsanız kendi ailesinde ya da tanıdıklarında mutlaka mübadillik vardır, bu da insanları birbirine yakınlaştırır, aralarında hemen bir dostluk yaratır. İzmir, İstanbul’dan sonra en büyük mübadil kenttir. İstanbul, 2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” seçilmişti. Üyesi olduğum Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından, Türkiye’nin ilk göç temalı müzesi olan “Çatalca Mübadele Müzesi”, 20 Aralık 2010’da İstanbul- Çatalca’da açıldı. İzmir’de böyle bir müze olmayışına hep üzülürdüm. Nihayet 10 Ekim 2017 tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “Buca Göç ve Mübadele Anı Evi” açılınca çok sevindim. Anı Evi açılmadan önce APİKAM (Ahmet Piriştina İzmir Kent Arşivi Müzesi) görevlileri, Karşıyaka’daki evimize gelerek günlerce benimle röportaj yaptılar, filmimi çektiler. Mübadil ailemin hikâyesini anlattım onlara. Arşivimdeki bütün fotoğrafları ve ailemin gelirken getirdikleri anı eşyaları bağışladım. Onlar, artık nesiller boyu Buca Göç ve Mübadele Anı Evi’nde yaşayacaklar, bunu bilmek beni İzmir’e daha güçlü bağlıyor. Benim bütün çabam, mübadelenin unutulmaması ve mübadele kültürünün yok olmaması içindir. Bağlar, kültürler, diller, kimlikler kaybolmasın diye. Dilerim ki dünyanın hiçbir yerinde yeni mübadeleler olmasın, kimse evini barkını terk etmek zorunda kalmasın…
ANTONY GORMLEY HEYKELLERİANTONY GORMLEY HEYKELLERİİnsanlık durumunun bir göstergesi olarak Antony Gormley Heykelleri Antony Gormley insan formunun mekanla ilişkisini derinlemesine incelemeleriyle bilinen çağdaş sanatın en etkili İngiliz heykeltıraşlarından biridir. Eğitimini arkeoloji, antropoloji ve sanat tarihi dallarında alan sanatçı 1977-1979 yılları arasında Slade Güzel Sanatlar Okulu'nda heykel alanında yüksek lisans programını tamamlamış, kendi bedenini kalıp alarak heykeller yapmasıyla tanınıyor. Genellikle dökme demir ve çelik kullanarak gerçek boyutlu vücut heykelleri yaratan heykeltıraşın eserleri sanat, mimari ve doğa arasındaki sınırları zorlayarak izleyicileri insanoğlunun dünyadaki varlığı üzerinde düşünmeye, çevresiyle ilişkisini yeniden gözden geçirmeye davet eder. Amacı bireyin yaşadığı mekân ile diyaloga girmesidir. Sanat eleştirmenleri heykellerini yorumlarken özellikle onun bedenin temsiline, birey-boşluk-mekân ilişkisine odaklanır, heykellerini bu yönden değerlendirirler. Gormley’ye göre tüm eylemlerimizin merkezi bedenlerimizdir. Heykelleriyle, bedeni algılama biçimimizi düşünmeye açar, bedeni yalnızca fiziksel bir varlık olmaktan çıkarır, ona derin varoluşsal bir kimlikle bakar. Eserleriyle kimlik, bilinç ve dünyada yaşama biçimlerimiz gibi sorulara yanıt arayışındadır. Figürleri çoğu zaman hareketsiz, yüzsüz ve yalın formlardır. Bu durum onları kahraman/anıt heykellerden ayırır. Geleneksel heykelde beden, güç ve kimlik göstergesiyken Gormley’de beden kırılgan bir varoluş işaretidir. Bu yönüyle sanatçının figürleri, izleyiciye insanın dünyadaki yalnızlığını ve kırılganlığını hatırlatan sessiz varlıklara dönüşür. Heykel sanatında beden çoğu zaman bir temsil nesnesi olarak ele alınmıştır. Ancak Antony Gormley’nin çalışmaları bu geleneği tersine çevirir: onun heykellerinde beden bir görüntü değil, bir deneyim alanıdır. Sanatçı çoğu eserinde kendi bedenini kalıp olarak kullanır; fakat ortaya çıkan figürler bireysel bir portre olmaktan çok insan varoluşunun evrensel bir temsiline dönüşür. Bu nedenle Gormley’nin heykelleri bir insanı değil, “insan olma durumunu” temsil eder. Bu noktada Fransız felsefeci Merleau-Ponty’nin görüşleri bizi Antony Gormley’nın sanatını yorumlamamıza ışık tutar. Merleau-Ponty’ye göre, felsefe tarihi bedene gereken önemi göstermemiştir. Oysa beden, algısal deneyimimizin hem psikolojik hem de fizyolojik bakımdan dinamik bir kutbunu meydana getirir. Her şeyi kendi bedenimize dayanarak algılarız. Örneğin acı kendi yerini ifade eder. Ayağımız acıdığında acıyan ayağımızı gösteririz çünkü acı kendi yerini bize ifade etmektedir. “Ayağım acıyor” demek, “ayağımın bu acının nedeni olduğunu düşünüyorum” demek değildir; “acı ayağımda” demektir. Spinoza da bedensel varlığı bilen özneden ayırmaz. Onun bu görüşünü Fransız düşünür Merleau-Ponty eserleri de destekler. Merleau-Ponty en önemli yapıtı kabul edilen Algının Fenomenolojisi’nde (Phenomenology of Perception) bedeni algılamanın kaynağını benliğimizde bulur. İnsanı dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık olarak tanımlar. Yani, yaşayan, kendi gözleriyle gören ve gördüğünü anlamlandıran bir varlıktır insan. Bu bağlamda Merleau-Ponty temel kavramlarından biri olan beden kavramını devreye sokar. Beden’i biyolojik bir konu olarak değil, kendi felsefi görüşünün merkezine yerleştirir. Beden kavramı üzerinden özne-nesne ikiliğini yeniden değerlendirmeye alır. Bu beden bir özne ve nesne olmaktan öte, yaşam dünyasına açılan ve kendine dönen, deneyimleyen, yaşayan bir bedendir. Angel of the North (Kuzeyin Meleği) heykeli, İngiltere’nin kuzeyinde bir tepenin üzerinde yer alır ve geniş kanatlarıyla hem endüstriyel geçmişe hem de geleceğe, umuda işaret eder. İngiltere'den kuzeye dogru A1 ve A167 yollarına ve Doğu Sahili Ana Hattı’na yakınlığı nedeniyle her yıl tahminen 33 milyon kişi tarafından görülmektedir. 1998'te imalatı ve montajını üstlenen Hartlepool Steel Fabrications, l4 Şubat 1998’de heykeli gece boyunca kurulum alanına taşır, heykel ertesi sabah dikilmiş olur. Heykelin ağırlığı 208 ton, yuksekliği 20 metre ve boeing 757'nin kanat uzunluğunu geçen 54 metrelik açılımıyla dünyanın en büyük melek heykelidir. Klasikleşmiş feminen melek imgesi bu heykelle yerini hem kadınsı hem erkeksi hatlara sahip modern bir melek imgesine dönüşür. Bugün bu çalışma kamu sanatının ikonik bir örneği olarak kabul ediliyor. Crosby Plajı'ndaki "Another Place" (Başka Bir Yer) enstalsyonu, denize bakan 100 dökme demir insan figürüyle insan, doğa ve zaman ilişkisini sorgulayan çarpıcı bir eserdir. Sanatçının kendi vücudundan modellenen heykeller, gelgitlerle suyun altında kalıp çıkarak korozyona uğrar. Metalın çevresindeki oksijen, nem, tuzlu su ve asidik ortam gibi kimyasal faktörlerle etkileşim sonucu zamanla heykeller aşınır, paslanır ve yapısal özelliklerini kaybederek bozulurlar. Gormley bize sanatın doğa tarfından şekillendirildiğini, insan yapımı olanın bile doğaya teslim olduğunu gösterir. Enstalasyon bireyin evren ve doğa karşısındaki yalnızlığını ve bekleyişini temsil eder. Gelgitler, demir figürlerin zamanla paslanması ve üzerinde deniz kabuklarının yapışması bu eseri sürekli değişen bir enstalasyon haline getirirken doğanın karşısında insan kırılganlığını düşündürür. Event Horizon adlı çalışmasında, şehirdeki binaların çatılarına yerleştirilen insan figürleri, kentin gündelik akışını kesintiye uğratır. Uzaktan bakıldığında gerçek bir insan mı yoksa heykel mi olduğu belirsizleşir. Bu belirsizlik izleyicinin mekânı yeniden düşünmesine yol açar. Şehir silüetine yerleştirilen insan boyutundaki döküm figürlerle bireyin kentsel alandaki yerini sorgular. İzleyicileri çevreye bakmaya teşvik ederek, yoğun kent yapılaşması içinde maruz kalan çağdaş bireyin dünyadaki konumunu gözden geçirmeye çağırır. Şehir sakinlerine çevrelerine farklı bir perspektiften bakmalarını, kentsel deneyimlerini yeniden yorumlamalarını sağlayan interaktif bir heykel enstalasyonudur. Field Serisi Gormley 1980'lerden beri halkın katılımıyla Field Serisi’ni üretmektedir. İlk Field Serisi, 1989 yılında yapılan 150 figürden oluşan bir enstalasyondur. Yerleştirme figürlerin bir çemberin etrafında ritmik hareket edecek şekilde yarı daire şeklinde düzenlenmiştir. Bu kompozisyona uzaktan bakıldığında figürlerdeki detaylar fark edilmez. Hem figürlerin kendilerinde hem de dizilimlerinde son derece simetrik ve tektipleşmiş bir durum söz konusudur. Sanatçı aynı yıl Avustralya'da öğrencileri ile birlikte İkinci Field Serisi’ni 1100 figür ile yapmıştır. Diğer bir Field Serisi Meksika'da 1990 yılında yapılmıştır ve 35.000 figürü içermektedir. 8 ila 26 cm boyutlarındaki figürlerin, dikkatle gözetilerek ayakta durmaları sağlanmıştır Gormley, daha sonraki yıllarda 25.000 figürden oluşan Field for the British Isles (1993) adlı eserini yapmıştır. Eser binlerce sırsız, fırınlanmış, küçük kil figürden oluşur. Bu figürler birbirine yakın durur, hepsi izleyiciye bakar ve geniş, kapalı bir alanı doldurur. Sayılamayacak kadar çok figür … gözün algılayamayacağı kadar uzak bir alana doğru uzanır. Sayıları sonsuz gibi görünür. Bazı figürler öne çıkar; dörtlü, beşli, on beşli, yirmili gruplar: daha uzun boylu bir küme, geri kalanların toprak kırmızısı renginden biraz daha koyu veya gri olan, düzensiz bir grup; hepsi aynı düz ışıkla aydınlatılmış olsalar da sanki geçen bir bulut gölgesinin içinde duruyorlarmış izlenimi verirler. Bütün bu figürler açık havada değil, bir odada bulunurlar. Başlarının üzerindeki tavan, onların tek gökyüzüdür. Gormley’in Field Serileri’ndeki binlerce insan figürünün her biri elle şekillendirilmiştir. Bu yüzden bu figürlerin hepsi benzersizdir. Yüzlerce insan, binlerce figürü elleriyle şekillendirmiş olsa da belirli bir şablon üzerinden çalışmış olmaları tüm figürleri aynılaştırmıştır. Figürlerin boyutları birbirinden farklı olsa da hepsi tek bir renktedir. Sadece kırmızı kil kullanılmıştır. Duruş pozisyonlarında olan bu figürlerin hepsi ayaktadır ve yüzleri izleyicilere bakacak şekilde yerleştirilmiştir. Figürlerin hepsinin kırmızı kilden yapılmış olması tektipleşme kavramına bir göndermedir. Figürlerin hepsinin yüzlerinin izleyicilere bakacak şekilde tek bir noktaya odaklanması günümüzde teknolojinin olanakların ile tektipleşmiş insan yığınlarına bir gönderme olarak yorumlanabilir. Burada heykeltraş çağdaş insanın televizyona, internete, sosyal medyaya, reklam panolarına odaklanmasına ve tektipleşmesinin ifadesi olarak okunabilir. Ve elbet bu sıkışık kalabalık bir tarlayı çağrıştırır. Tarla (field) imgesi bir dünya haline, bireyin kalabalık içindeki yalnızlığına, kolektif yaşamdaki yerine, bir insanlık durumunun göstergesine dönüşür. Antony Gormley’nin sınırlı malzeme kullanımı ve konu seçimi onun hemen hemen tüm yapıtlarında görülebilir bir özelliktir ve yapıtın kolaylıkla tanınmasını sağlar. Ona göre bugün sanatın görevi, izleyicide sanatçının çabasına değecek bir coşkuyu yaratabilmesidir. Sanatı dünyaya açık kılmaktır. Bir sanat ürünü tüm dünyadan sorumludur ve oraya seslenmelidir. Sanatçı olarak Gormley’nin heykelleri kabile kültürlerinden en gelişmiş uygarlıklara, en geleneksel üretim biçimlerinden en sofistike yaklaşımlara kadar insanların bedenini yeniden öne çıkaran kolektif bir harekettir. Antony Gormley sanatçı olarak gücünü buradan alır. Kaynakça • Doç. Dr. Eraldemir Birnur, Sanat Hayata Nasıl Bakar? Antony Gormley’in Eserleri Üzerinden Bir Açıklama, Ç.Ü. Sosyal Bil. Ens. Dergisi, C19, S.1, 2010, S.115-131 • M.Selena, A. Gormley: İnsan deneyimini şekillendirmek, ArtMajeur, l7.03.2025 • Özgüven S., Arslan, L./Ai Weiwei ve A.Gormley’in Seramik Enst.Tektipleşme / ss. 121-133 /MUJAD/c14, sayı1/Haziran 2023 DOI: http://dx.doi.org/10.29228/sanat.18. • Yrd. Doç.Dr. Tekin Orhan, Antony Gormley’e Yakınlaşabilmek Being Closer to Antony Gormley, Medeniyet Sanat, İMÜ Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt:2, Sayı:1, 2016, s. 81-95 •https://sanayi313.com/tr/paper/finds-tr/antony-gormleynin-gordukleri/
HASAN KARACAHASAN KARACAYazar ve çizer Hasan Karaca'nın büyülü yolculuğu H asan Karaca, 1965 yılında Balıkesir’de doğdu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi, İktisat Bölümünde iki yıl okuduktan sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümüne geçti. Mezuniyetinden sonra Ankara ve İzmir’de çeşitli ajanslarda tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak görev aldı. 2015 yılında çocuk edebiyatı alanında üretimler yapmaya başladı. Çocuk kitaplarını resimlemeyle başladığı bu alanda daha sonra kendi kitaplarını yazıp resimlemeye başladı. 2016 yılından itibaren kendine ait okul öncesi eğitim kurumunda çocuklarla çalışmaya başladı. Sanat, satranç ve teknoloji derslerinde yeni ve yaratıcı yaklaşımlarla çocukların gelişimine katkıda bulundu. 2017 yılında Nevzat Süer Sezgin rehberliğinde düzenlenen “Yetişkinler için Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” programına katıldı. Programı, yazıp resimlediği bir çocuk kitabını hayata geçirerek tamamladı. Karaca, genellikle 6-12 yaş grubuna hitap eden kitaplar yazıyor. Öykülerini sıkıcı bir ders gibi değil ilgi çekici, büyülü bir yolculuk gibi anlattığını söylemeliyiz. Hele hele resimleri… Onları görüp de düş dünyasına dalmayan bir çocuk yoktur sanırım. Hem yazıp hem resimlediği Asansör Köpekleri, Balık Kent’in Kaçakları, Deprem Bizi Sallamaz, Kuklacı, Pencere, Suro’nun Maceraları kitaplarının yalnızca çocuk okurlara değil, yetişkinlere de hitap ettiğini düşünüyorum. Çünkü Karaca’nın söylediği şeyler değerli ve evrensel… Bütün bunları parmak sallayarak değil, güzel bir şarkıyı mırıldanır gibi anlatıyor. Karaca’nın kitaplarıyla kucaklaşan çocukların şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü en güzel hayaller çocukken kuruluyor ve bu kitaplar hayallerin ateşini çarçabuk körüklüyor… Karaca ile söyleşimize daha nice kitaplarında buluşmayı dileyerek başladık. Sevgili Hasan Karaca, uzun süredir çocuklar için yazmayı ve çizmeyi sürdürüyorsunuz. Çocuklarla bir araya geldiğiniz buluşmalarda kartondan yaptığınız pek çok kukla size eşlik ediyor. Çocukların dilinden anlıyor ve onlarla kolaylıkla bağ kuruyorsunuz. Çocuklara yazmak, onlara çizmek, onlarla bir araya gelmek… Bu süreç nasıl gelişti? Hep aklınızda olan bir rüyayı mı gerçekleştirdiniz? Çocuklarla aram her zaman çok iyiydi. Çocukken bile benden daha küçük çocuklarla ilgilenmeyi onları güldürmeyi, eğlendirmeyi çok severdim. Ben çocukluğunu doya doya yaşamış biriyim. Galiba o yüzden içimdeki çocuk bir türlü büyümüyor; çocuklarla etkinlik yapmak için buluştuğumda yeniden ortaya çıkıyor. Çocuklar için yazmak pek aklımda yoktu ama animasyon yapmak isterdim hep. Ne yazık ki bir türlü mümkün olmadı. Çocuk edebiyatına girişim, son yılların en başarılı isimlerinden biri olan yazar Dilge Güney’le tanışmamla oldu. Onun yazdığı bir kitabı resimledim ilk olarak. Daha sonra Yakın Yayınları yazarlarının çocuk kitaplarını resimlemeye başladım. Bu arada Nevzat Süer Sezgin Hocamızın Çocuk Edebiyatı Atölyesi’ne katıldım. Sonra gördüm ki benim de yazmak istediğim öyküler var. Böylece hem yazmaya hem çizmeye başladım. Belki aklımda olan bir rüya değildi ama şimdi gerçekten çok güzel bir rüya gibi her şey. Çocuklara yazmak hakkında neler söylemek istersiniz? Çocuklara yazmayı “çocuk işi” gibi gören bir kitle var. Oysa çocuk edebiyatının en çok dikkat gerektiren bir alan olduğunu biliyoruz. Bu konudaki hassasiyetleriniz nelerdir? Çocuk kitaplarında neler olmalı ya da neler olmamalı? Çocuklar için yazmak elbette dikkatli, özenli, hassas ve duyarlı olmayı gerektiriyor. Çocuk edebiyatı tüm dünyada birçok tartışmanın sürdüğü, farklı fikirlerin ortaya atıldığı, kavramların farklı yorumlandığı, evrensel ve yöresel değerlerin çatıştığı karmaşık bir alan aslında… Bir kitap çocuklarla buluşabilmek için birçok filtreden geçiyor. Buna sansür diyemeyiz, çünkü burada tercihler söz konusu. Bir çocuk kitabı daha baskı aşamasında yayınevinin filtresinden geçiyor. Basıldıktan sonra ise ebeveyn filtresi veya okul filtresiyle karşılaşıyor. Çünkü insanlar çocuklarını kendi değerlerine ve inançlarına göre yetiştirmek, diğer değer ve inançlardan ise korumak istiyorlar. Bu da en insani davranışlardan biri kuşkusuz... Sorun ise; kendi filtrelerinden geçmeyen, kendi inançlarına ve değerlerine uymayan kitapların asla olmamasını veya ortadan kaldırılmalarını istiyor insanlar. Çünkü dünyanın kendi görüşleri doğrultusunda şekillenmesini istiyorlar. Bu da zaten çeşitliliğin temelini oluşturuyor. İşte ben bu çeşitliliğin çatışmaya dönüşmeyecek sokaklarında geçen hikâyeler anlatmaya çalışıyorum çocuklara. Onları ayrıştırmayacak, birilerini dışlamayacak, farklılıkları düşman edinmeyecek hikâyeler kurgulamaya çalışıyorum. Birazda bu nedenle gerçeküstü mekânlarda, tanımsız ülkelerde geçiyor öykülerim ve aidiyetsiz kahramanlar yaratıyorum. Muzaffer İzgü, “Çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru da olmaz” diyor. Çocuklarımız sizce yeterince okuyor mu? Dijital çağın içine doğan çocuklarımıza -bu kadar “uyaran” varken- kitap okuma alışkanlığını nasıl kazandırabiliriz? Bu vesileyle dijital kitap hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz. Bu konudaki pek çok tartışmanın yanlış bağlamda yapıldığını düşünüyorum. Herkes farklı yöntemler öneriyor, yollar deniyor, dijitali suçluyor. Oysa bu konu bir eğitim sistemi sorunudur. Eğer sisteminiz okuma, düşünme ve yaratma üzerine kurgulanmamışsa çocuklarınıza sadece okumayı değil, düşünmeyi ve yaratmayı da öğretemezsiniz. Kişisel olarak herkes çocuğuna okuma alışkanlığı kazandırmak için farklı yöntemler kullanabilir, ama eğitim sistemi değişmediği sürece çocuklar okumaktan daha da uzaklaşacaklardır. Dijital kitap kaçınılmaz bir gerçeklik olarak hayatımızda daha da fazla yer alacaktır. Okuma eyleminin basılı kitap üzerinden devam etmesi gelecekte sürdürülebilir değildir. Edebiyat tinsel kurguların objeye dönüştürülmesidir. Bu objenin kâğıt olması şart değildir. Bir roman kitap sayfalarında da tablet ekranında da aynı şeyi söyler. Çocuklarımız, insanlarımız yeter ki okusun da nereden okursa okusun. Ben artık “kitap okuma alışkanlığı kazandırmak” demiyorum. “Okuma alışkanlığı kazandırmak” diyorum. Yazarken ya da çizerken sizi harekete geçiren ya da besleyen kaynaklar nelerdir? İlk tümce ya da ilk resim nasıl kendini gösterir? Ben bu işe başladığımdan beri çocuklarla birlikte yaşayan biriyim. Tüm günüm çocukların arasında geçiyor. Onlarla birlikte oyunlar oynuyor, üretimler yapıyoruz. Çok fazla gözlem yapma şansına sahibim. Bu beni besleyen en önemli kaynak… Çocuklarla çalışmaya başlamadan önce onları severdim. Ama onlarla birlikte çalışmaya başlayınca onlara hayran oldum. Hayal güçleri mükemmel ve temiz. Kitabımı oluştururken aynı anda yazıp çiziyorum. Bir cümle bir resmi, bir resim sonraki cümleyi, o cümle sonraki resmi yaratıyor. Kafamdaki ilk kurgu ile yazıp çizmeye başladıktan sonraki akış çoğu zaman farklı oluyor. Bence bu işin en keyifli yanı… Ülkemizi çok etkileyen deprem gerçeği ile ilgili bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? Kitabı yazarken çocuklara/büyüklere asıl söylemek istediğiniz neydi? Deprem ne yazık ki hâlâ kanayan yaralarımızdan biri olmaya devam ediyor. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de depreme hazır değiliz. Yine büyük bir depremde çok canımız yanacak. Peki ama biz bu sorunu neden çözemiyoruz? 6 Şubat depreminden sonra yayıncı dostum Levent Salıcı bu konuda çocuklara yönelik bir şeyler yapmalıyız dedi. Evet depremle ilgili çocukları bilgilendirici bir kitap yapabilirdik. Ama onlara ne demeliydik? Onları hangi konuda bilinçlendirmeliydik? Depremle ilgili kitapları araştırmaya başladım. İki tür çocuk kitabı vardı bu konuda. Bir türünde deprem öncesinde ve deprem sırasında neler yapılması gerektiğini anlatan tamamen teknik bilgiler vardı. Kitapların yanında videolarda animasyonlarla anlatılıyordu bunlar. İkinci tür ise deprem yaşamış çocukların travmalarını anlatan öykü kitaplarıydı. İki tür de yararlı olabilecek kitaplar içeriyordu. Ama ben farklı bir pencereden bakmayı tercih ettim. Biz depremle neden başa çıkamıyorduk? Neden bu kadar çok kayıp veriyorduk? Neden bizim binalarımız sağlam değildi? Bizim paramız mı yoktu? Mühendisimiz mi yoktu? Sağlam bina yapacak ustamız mı yoktu? Oysa hepsi vardı. Peki eksik neydi? Eksik olan sorumluluk duygusuydu. Bir binanın sağlamlığından müteahhit kadar, mühendisi, mimarı, ustası, denetçisi, kamu görevlisi de sorumludur. İşte “Deprem Bizi Sallamaz” kitabımda bu konumdaki insanların sorumluluklarını anlatmaya çalıştım çocuklara. Bu konumlara geldiklerinde görevlerini layıkıyla yapmalarının ne denli önemli olduğunu hatırlamaları umuduyla… Geleceğin yazarları ve çizerlerine neler söylemek istersiniz? Çıktıkları yolda ilerlemeleri için önereceğiniz “sihirli formüller” var mı? Keşke sihirli bir formül olsaydı. Sihirli bir formül yok, ama bir formül var: sevmek ve çalışmak. Eğer yeterince emek verirseniz başaramayacağınız bir şey yoktur. Emek vermek için de sevmek gerekir.
BİR ROMAN KRİTİMUBİR ROMAN KRİTİMUGEÇMİŞİN İZLERİNİ BUGÜNE TAŞIYAN BİR ROMAN KRİTİMU Kökleri Girit’e, dalları Anadolu’ya uzanan bir aidiyet hikâyesi... Edebiyatında bireysel anlatıları toplumsal bellek ile ilmik ilmik işleyen Sabâ Altınsay, mübadil ailelerin iç sesini Kritimu ile ebedi kılıyor. İzmir Life dergisi için Sabâ Hanım’la Kritimu üzerine yaratma süreci ve edebiyatının derinliği üzerine konuştuk. 1961 yılında Çanakkale’de doğan Sabâ Altınsay, ortaöğrenimini İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Edebiyatında bireysel hikâyeleri toplumsal hafızayla buluşturan yazar, ilk romanı Kritimu – Girit’im Benim ile okurunu kökler, göç ve aidiyet duygusu üzerine derin bir yolculuğa çıkarıyor. Girit mübadelesinin insan ruhunda açtığı izleri incelikle işleyen bu roman, yalnızca bir aile hikâyesi değil; aynı zamanda geçmişle kurulan duygusal bir bağın edebi ifadesi. Altınsay’ın bu güçlü anlatı evreni, Kritimu’nun açtığı bu hafıza kapısından ilerleyerek genişliyor. Yazarın edebiyat dünyasının diğer durakları arasında, bireyin kader ve suçsuzluk kavramlarıyla yüzleşmesini ele alan Benim Hiç Suçum Yok ile adalet, vicdan ve yakın tarih üzerine kurulu Faili Malum yer alıyor. Kritimu yalnızca bir roman değil, aynı zamanda sizin aile hikâyenizin izlerini taşıyan bir anlatı. Bu kitabı yazmaya sizi iten ilk duygu neydi? Babamın bir sözü üzerine Mübadele kelimesinin arkasındaki insanı fark ettim. Bir gün göçmenlik, yabancı olmak gibi konularda sohbet ederken “düşünsene” dedi bana, “bir saksı çiçeği yerinden alıp başka yere koyuyorsun, çiçek ölüyor.” On altı yaşındaydım. Sarstı beni bu söz. Halalarımı, amcalarımı hiç düşünmediğim gibi düşündüm. İçim sızladı. Küçük hikayeler yazıyordum o yıllarda, günlük tutuyordum. Günlüğüme yazdım bunu; ona “sen” diye hitap ediyorum. “Biliyor musun günlük, evinden ayrılmak çok fena.” Yatılı okuyorum bu arada. İlginç değil mi? Romanın sonunda paylaştığınız aile hikâyesi çok etkileyici. Girit’ten getirilen toprağı yıllar sonra mezarlara serpmeniz sizin için nasıl bir anlam taşıyordu? Belki toprağın hüznünü hafifletirim dedim. Ruhları yukarılarda bir yerlerde geziniyorsa, beni görüyorlarsa, mutlu olurlar dedim. Belki de hep biraz eksik yaşadılar, bu bir avuç toprakla şimdi tamamlanırlar dedim. “Bak torunumuz bizi düşünüyor” der, sevinirler dedim. İyi bir şey yaptığımı düşündüm. İçim hafifledi. Ailenizin Girit’ten Küçükkuyu’ya, oradan Çanakkale’ye uzanan göç hikâyesi sizi yazarken nasıl etkiledi? Çocukluğunuzda bu hikâyeleri nasıl dinlerdiniz? Hiç hikâye dinlemedim desem yeridir. Anlatmazlardı. Sadece sorduğum zaman. Çocukluğumda zaten soracak kadar anlamış değildim. Çok sonra, babamın sözünün üstünden epey geçtikten sonra sormaya başladım. Halalarımdan sadece biri biraz anlattı o kadar. Bir tekerleme, cami meydanı, Girit’in çok güzel olduğu... bundan daha fazlasını anlatmazdı. Evlerinin muhtemelen Ağa Camisi yakınlarında olduğunu bile Girit’i gördükten sonra çıkarsama yaparak tahmin ettim., Romanınızda Türkler ve Rumlar arasındaki gündelik hayat ilişkilerini oldukça sıcak bir dille anlatıyorsunuz. Sizce Girit’teki bu ortak yaşam kültürünün en belirgin özelliği neydi? Buydu sanırım hem ayrılıp hem birleşmeleriydi. Çünkü her ne kadar son 50-60 yılda ayrışsalar da nihayetinde hayat diye bir şey var, günlük hayat. Çocuklar okula gidecek, sokakta oynayacak, esnaf dükkanını açacak, ticaret yürüyecek, kadınlar yemek yapacak, insanlar evlerine gidecek, düğünler olacak, bayramlar, paskalyalar... Her gün birbirini öldürerek yürümez ki hayat; yaşayamazsınız. Ayrıca adadasınız, etrafınız deniz. Alıp başımı gideyim deseniz nereye gideceksiniz? Kimse gidemez. Orası hepsinin evi, hepsinin yurdu. Onun için iki taraf da bir gün bozuşursa ertesi gün barışırdı herhalde. Giritli Türklerin kimliği çoğu zaman iki kültürün arasında kalmış bir hafıza gibi anlatılır. Sizce bu kimlik duygusu bugün hâlâ nasıl yaşatılıyor? Anadolu’ya geldiklerinde iki kere yabancı olmamak için herkes gibi görünmeye çalıştılar. Bu yüzden çoğu aile torunlarına lisanı öğretmedi. Dışa vurulmayan, daha çok aile içinde kalan bir kültür olarak geldi bize kadar. Biz üçüncü nesil, onların hafızalarına gömdükleri şeyi bugün, onlar adına hatırlıyoruz sanki ya da yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Dedelerimizin suskunluğu bugün bizde de kısmen devam ediyor aslında. Bizim farkımız, o sessiz kültürü yazı yoluyla yani bir tür iç konuşma yoluyla dışa vuruyor olmamız. Roman bir iç sestir çünkü; saklıdır, görünmez, hareket etmez, cismi yoktur sadece hayaldir. Ama işte roman yoluyla ebedi oluyor hafızalar. İnsanlar ölüp giderler, ölümsüz olan yazıdır. Roman ölümsüz olanın sesidir. Kritimu bu anlamda o sonsuz hafızadır işte. Roman boyunca yemekler, dil ve gündelik alışkanlıklar çok güçlü bir kültürel hafıza oluşturuyor. Sizce bir toplumu ayakta tutan şey en çok hangisi: dil mi, mutfak mı, hatıralar mı? Bir kültür ondan ona aktarılmazsa yaşayamaz. Sadece evde de olmaz, sokağa çıkmak ister. Tam da bu sebeple hatıralar dillendirilmeye muhtaçtır. Dil deseniz, konuşan olmazsa o da ölür. Ama yemek öyle değil. O uzun ömürlü. Çünkü günde üç kere tekrarlanıyor. Evden kolayca çıkabiliyor. Girit yemekleriyle meşhur olan lokantalar, belediyelerin düzenlediği Girit yemekleri festivalleri, pazarda satılan otlar vs. Yemek kitapları mesela, Girit kültürünün çok önemi bir parçasını canlı tutan, hayatın içinde tutanlar onlar. Bu yüzden benim oyum mutfağa. Mübadele üzerine pek çok tarih kitabı var. Ancak romanlar bu hikâyeyi daha derinden hissettiriyor. Siz yazarken tarihsel gerçeklik ile edebi anlatı arasında nasıl bir denge kurdunuz? Kalemi eline alan kişinin, okurun karşısına kim olarak geçtiği sorusu öne çıkıyor burada. Tarihçi mi, edebiyatçı mı? Tarihçiyse farklı, edebiyatçıysa farklı yazar o kalem. Benim elimden gelen edebi metin yazmak. Bu demektir ki tarih ve içindekiler ya da hafıza, artık nasıl adlandırırsanız, romana hizmet edecek. Yani içinde insan olacak, onun duyguları, algıları, ilişkileri olacak. Tarihin içinde insanı anlatmaya soyununca kalem yolunu buluyor zaten. Çünkü kalem, yazar mı tarihçi mi olduğunu bilir. Girit’ten gelen ailelerin belleğinde en çok hangi duygu ağır basıyor sizce: özlem mi, kırgınlık mı, yoksa kabulleniş mi? Kırgınlık olduğunu sanmıyorum. Burukluk olabilir. Sadece Girit’ten gelenleri değil, Balkanlar’dan gelenlerin de yaşadıkları zorlukları göz önüne alırsak, canlarını kurtarma arzusu ağır basmış olmalı. Kırgınlıkları varsa bile “Osmanlı bizi korumayı beceremedi” diyedir bence. Ama şimdi muzaffer bir ülkeye geliyorsunuz. Savaştan galip çıkmış, koskoca Kurtuluş Savaşı’nda herkesi dize getirmiş bir ülke bu. Gidenlerin duygularından çok farklı. Başınız dik geliyorsunuz, az şey değil bu. Özlem derseniz, evet derim. Daha kapıdan çıktıkları an özlem içlerini yaktı mutlaka. Şöyle bir örnekle düşünelim: Bugün, biri çıkıp size “haydi yarın mesela Tokat’a veya İstanbul’a veya Amasya’ya taşınıyorsun” dese, “mecbursun ve bir daha İzmir’e hiç dönmeyeceksin” dese, ne hissedersiniz? Düşünün, burası kendi ülkemiz. Dilini biliriz, dinini biliriz, kültürünü, her şeyini biliriz. Buna rağmen öyle kolayına gidemez insan. Böyle düşününce her şey netleşiyor. Geriye kabulleniş kalıyor. “Kritimu” kelimesi romanda neredeyse bir ağıt gibi yankılanıyor. Bu kelimenin sizin için kişisel anlamı nedir? Bu bir Girit türküsü aslında. “Kritimu omorfo nisi” diye başlıyor; “Girit’im, benim güzel adam.” Hareketli bir türkü olmasına rağmen Girit’in güzelliğini övdüğü için romanı daha yazmadan adını koymuştum. Kimi romanlarımda isim daha işin başındayken ortaya çıkıveriyor bazen de düşüne düşüne bir türlü karar veremiyorum. Kritimu söylediğim gibi, daha işin başında belliydi. “Girit’im Benim” ifadesiyle “Benim Girit’im” arasında mânâ açısından fark vardır. Tıpkı “canım benim” ile “benim canım” arasındaki fark gibi. İlkinde (nesnenin-kişinin) canınızdan bir parça olduğu, ikincisinde size ait olduğu duygusu öndedir. Şarkıda da aynen romanın adında olduğu gibi “Girit’im benim” anlamında kullanılıyor. Onun için bu adı çok sevdim ve romana çok yakıştığını düşündüm hep. O zaman romanın adı da kendiliğinden Kritimu-Girit’im Benim oluverdi. Sizce insanın kimliğini belirleyen şey doğduğu yer midir, yoksa hayatını kurduğu yer mi? Zor soru. Hangisinde ne kadar kaldığınız, size ne verdiğine, sizin ne aldığınıza bağlı. Ama hayat tek bir evreden müteşekkil değil; hele bugünün dünyasında. Bir yerden başlıyoruz, doğduğumuz yerden mesela, ama sonra kim olduğu yerde kalabiliyor ki? İş hayatı, eğitim filan derken, Türkiye’de, dünyada habire yer değiştiriyoruz. Ama ne olursa olsun insanın kendini ait hissettiği bir yer var mutlaka. İçimizde biriktirdiğimiz, gittiğimizde kendimizi rahat hissettiğimiz, bizi bilen, bizim de bildiğimiz... Gençlikte yer değiştirmek çok kolaydır, sonraları zorlaşır, nazlanır insan. Onun için romanda buna benzer bir yer var. “Bir insanın ‘benim’ dediği iki toprağı vardır. Biri doğduğu toprak, diğeri mezarı. Bu ikisi aynı yerse, o insan mutlu insandır.” Bana Girit’te gençler “Girit’te yaşamak ister misiniz” diye sordular. “Evet, isterim” dedim “ama buraya gömülmek istemem. Annemin, babamın, büyüklerimin olduğu yerde uyumak isterim.” Herkesin kendine göre farklı bir cevabı olabilir diye düşünüyorum. Ailenizin hikâyesini yazmak sizi duygusal olarak nasıl etkiledi? Bu kitabı yazdıktan sonra geçmişe bakışınız değişti mi? Tuhaf ama şimdilerde daha duygusal oldum gibime geliyor. Belki de romanın ana karakterini anlatırken aslında babamı anlatıyor olduğumu çok sonra fark etmemdir bunun sebebi. Geçmişe bakışım değişmedi. Romanı yazmazdan önce Mübadele, kimlik, öteki olmak vs. konularında ne düşünüyorsam bugün de öyle düşünüyorum. Teorik olarak farklı olanın varlığını kabul edemeyen biri değilim ama ne yalan söyleyeyim, gelecek için endişeliyim. Mübadeleyle en ufak benzerliği olmamasına rağmen, dünyanın da ülkemizin de göçler nedeniyle yakın gelecekte daha da zor zamanlar yaşayacağını düşünüyorum. Ama asırlardır dünya nice zor zamanlar yaşadı; kaç savaş, kaç kıtlık, kaç felaket gördü de sapasağlam kaldı. Dinozorlara sormak lazım. Son olarak şunu sormak isterim: Ufukta yeni bir roman var mı? Evet, yeni roman geliyor. İran’ın ve İranlı bir kadının romanı bu. Ancak bugüne ait bir İran değil. 1800’lü yılların ilk yarısında Tahire adında müthiş bir kadını anlatıyor. Bu gerçek bir kişi. Tahire, İslam’ın içinde bir kadın olarak kendi varlığını sorgulayan, sorgulamaya cesaret eden ilk kadın. Şimdi bile İran’da kadınların işi çok zorken 1830’larda, 40’larda nasıl olabileceğini varın siz düşünün. Bu müthiş kadın çok ağır bedeller ödüyor. Romanı okuduğumuzda bugünkü İran’ı çok daha iyi anlayacağız. Tahire sonbaharda okurlarla buluşacak.