MART/NİSAN 2026 Havalar ısınmaya devam ederken hazırladığımız bahar sayımız dünyamız üstündeki kara bulutları biraz olsun aralayabileceğiniz haberlerle dolu...
33. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİ33. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİİzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 33. İzmir Avrupa Caz Festivali, 05 -17 Mart 2026 tarihleri arasında yapılacak. Açılış virtüöz trompetçiden 33. İzmir Avrupa Caz Festivali 5 Mart akşamı dünyaca ünlü virtüöz trompetçi Fabrizio Bosso li-derliğindeki Fabrizio Bosso Quartet konseri ile açılıyor. İzmir İtalya Konsolosluğu işbirliği ile ger-çekleşecek konser 20.30 da başlayacak. Müzikal ortaklıklarını ve kişisel dostluklarını beş başarılı albümle perçinleyen Dörtlünün müziği, “Bosso ve arkadaşlarının kişiliklerinin tek bir seste birleştiği eşsiz bir organizma” olarak tanım-lanıyor. Dünün sessiz filmleri, bugünün müziğiyle buluşuyor 7 Mart 2026 Cumartesi günü AASSM Küçük Salonda, kolay kolay unutulmayacak bir gösteri var. Büyük ekranda, sinemanın ilk on yıllarının siyah-beyaz estetiği – sahnenin kenarında, bir oda caz topluluğu, Küspert & Kollegen filmin atmosferini çağdaş seslerle ifade edecek. İzmir Goethe Enstitüsü işbirliği ile gerçekleşecek bu benzersiz gösteri ücretsiz olacak ve iksevinfo@gmail.com adresinden yer ayırtanlar izleyebilecek. Sibel Köse Sextet Sibel Köse vokal, Tolga Bilgin trompet, Engin Recepoğulları saksafon, Bulut Gülen trombon, Kür-şad Deniz piyano, Kağan Yıldız kontrbas ve Berke Özgümüş davul, caza duydukları derin bağlılığı, yıllar içinde farklı oluşumlarda kazandıkları deneyimlerle harmanlayan bu güçlü kadro, caz stan-dartlarından Brezilya’nın renkli melodilerine, Fransız chansonlarından tutkulu tangolara uzanan geniş bir repertuvarı özgün düzenlemelerle sahneye taşıyor. Sibel Köse Sextet, 9 Mart 2026 Pa-zartesi günü AASSM Büyük Salonda sevenleriyle buluşacak. Çılgın ve cüretkâr: Knobil 33. İzmir Avrupa Caz Festivali’nde 11 Mart 2026 Çarşamba günü AASSM Büyük salonda caz se-verleri cüretkâr, çılgın ve biraz da küstah melodileriyle “Knobil” karşılayacak. İsviçre İzmir Fahri Konsolosluğu işbirliği ile gerçekleşecek konserde kontrbasçı, şarkıcı ve besteci Louise Knobil, dinleyenlerini caz, punk ve Fransız şansonunun ışıltılı ve cesur bir enerjiyle birleştiği dünyasına götürecek. Esperanza Spalding, Charles Mingus ve Boris Vian gibi ikonik isimlerden ilham alan bu genç sanatçının, kontrbas ve vokali birleştiren küstah melodileri, sadık “knodisciples”lerinin yeteneği sayesinde daha da yoğunlaşıyor: Basklarnet ve efektlerde Chloé Marsigny ve davulda Vincent Andreae. Kapanışı Jef Giansily Quintet “Insight” ile yapacak Caz otoritelerinin “müziği, tartışmasız bir şekilde benzersiz, kişisel ve modern” dediği piyanist, besteci Jef Giansily; Hermon Mehari trompet, Pierre Bernier saksafon, Apostolos Sideris bas ve Darrel Green’den davul, oluşan beşlisi ile 33. İzmir Avrupa Caz Festivalini kapatıyor. Giansily’nin neredeyse tüm yaşamına ve kariyerine yön veren iç dünyasını yansıttığı “Insight” albümünü ses-lendireceği konser 17 Mart 2026 Salı günü AASSM’de yapılacak. İnstitut François Türkiye- İzmir işbirliği ile gerçekleşecek konserde Beşli, bir ayağı modern cazın büyük tarihi oluşumlarının geçmişinde, diğer ayağı ise taze ve yenilikçi bir ritmik yaklaşımla gelecekte dururken, her iki ayağı da sağlam bir şekilde bugüne bağlı kalarak heyecan verici ve canlandırıcı bir çağdaş akus-tik caz türü sunuyor. Etkinlikler • Müzikli Söyleşilerde sıra “Tanınmış Caz Gitaristleri”nde ‘Caz hakkında her şeyi bilen adam’ Ümit Tunçay akıcı üslubu ve seçtiği müziklerle 13 Mart 2026 Cuma günü MÜZİKSEV Salonunda olacak. Saat 19.00 da başlayacak söyleşiye giriş serbest. • Caz, Sokak ve Sanat Belgeseli: “Busking” 14 Mart 2026 Cumartesi günü saat 17.00’de MÜZİKSEV Salonunda “Busking” belgeselinin Türki-ye prömiyeri yapılacak. Gösterim ücretsiz izlenebilecek. • Caz Şehirleri Gazeteci, yazar, gezgin, araştırmacı ve gastronmi dünyamızın sayılı isimlerinden biri olan Ne-dim Atilla, kendilerini caz müziği ile tanımlayan “Caz Şehirleri”ni anlatacak. MÜZİKSEV Salo-nunda 19.00’da başlayacak sohbete katılmak serbest. •“Write Stuff” atölyesini Türkiye’de bu işin en iyilerinden Ümit Tuncağ ve gazeteci Sirel Ekşi yürütecek. Başvuru için: Sirel Ekşi, . 532 274 89 17 •İKSEV’in 33. İzmir Avrupa Caz festivali afişini belirlemek için açtığı 23. Caz Afiş Yarışmasını İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğrencisi Gizem Savaş kazandı. Türkiye genelinden katılan 552 afi-şin arasından birinci seçilemn afiş minimalist tasarımı ile cazın değişken ruhunu yakalıyor. Biletler Biletix’de 33. İzmir Caz Festivali’nin biletleri 16 Şubat 2026 Pazartesi (bu gün) satışa çıktı. Biletler; Çağrı Merkezi: 0 850 755 55 55 / www.biletix.com ve Karşıyaka Pan Kitabevi 1713 Sokak No:17/AB Karşıyaka / İzmir (Çalışma saatleri Hafta içi ve Cumartesi 10:00 - 19:00 / Pazar Kapalı) alınabilir.
ARKEOPARK ONAYLANDIARKEOPARK ONAYLANDIKonak’a tarihi müjde: Arkeopark projesine Kurul onayı Konak Belediyesi’nin Altınpark ve çevresini kapsayan Çevre Düzenleme Projesi, İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandı. Proje kapsamında binlerce yıllık tarih, açık hava müzesi niteliğindeki arkeoparkla gün yüzüne çıkacak, kültürel miras kamusal alanda sergilenerek gündelik yaşamla bütünleşecek. Tarihi mirası koruyarak gelecek kuşaklarla buluşturma hedefiyle çalışmalarını sürdüren Konak Belediyesi’nin, kentin önemli tarihi dokularından Altınpark ve çevresini “Arkeopark” olarak düzenlemek için hazırladığı Çevre Düzenleme Projesi’nde sevindiren bir gelişme yaşandı. Proje, İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından onaylandı ve Konak’ın binlerce yıllık tarihini görünür kılacak arkeolojik parkın hayata geçirilmesinin önü açıldı. Alınan kurul kararıyla birlikte, 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı içerisinde bulunan bölgede bugüne kadar gün yüzüne çıkarılan kalıntıların korunması, sergilenmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla kapsamlı bir çalışma başlatılacak. Tüm uygulamalar, ilgili mevzuat ve bilimsel yöntemler doğrultusunda titizlikle yürütülecek. Turizme ve kent kültürüne katkı sunacak İlk etapta alandaki drenaj sorunları giderilecek, bitki temizliği yapılarak kalıntıların sağlıklı biçimde ortaya çıkarılması sağlanacak. Ardından yapılara ilişkin mimari uygulama projeleri, siluet çizimleri ve konservasyon çalışmaları ilgili yönerge temelinde gerçekleştirilecek. Böylece hem tarihi dokunun korunması hem de ziyaretçilerin alanı güvenli ve nitelikli biçimde deneyimlemesi hedefleniyor. Proje tamamlandığında Konak, açık hava müzesi niteliğinde bir arkeoparka kavuşacak. Kent sakinleri ve ziyaretçiler, İzmir’in çok katmanlı tarihini yerinde görme fırsatı bulacak; kültürel miras kamusal alanda sergilenerek gündelik yaşamla bütünleşecek. Arkeoparkın, hem turizme hem de kent kültürüne önemli katkı sunması bekleniyor. Başkan Mutlu: Kentin köklü geçmişi yerinde deneyimlenecek Kent hafızasına sahip çıkma iradesi taşıyan projenin önemine dikkat çeken Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, “Konak’ın tarihini görünür kılan, geçmişle geleceği buluşturan bu kıymetli projenin kurul onayı almış olmasının heyecanını ve mutluluğunu yaşıyoruz. Altınpark’ta hayata geçireceğimiz Arkeopark ile yalnızca tarihimize sahip çıkmakla kalmayacak; komşularımızın nefes alabileceği, öğrenebileceği ve bu kentin köklü geçmişini yerinde deneyimleyebileceği örnek bir yaşam alanını Konak’a kazandıracağız” ifadelerini kullandı.
DENİZ DOLMUŞLARIDENİZ DOLMUŞLARIDeniz dolmuşları hizmete hazırlanıyor? İzmir Büyükşehir Belediyesi, deniz ulaşımını güçlendirmek amacıyla Antalya Büyükşehir Beledi-yesi ile yapılan iş birliği kapsamında üç deniz dolmuşunu kente kazandırdı. İzmir Marina’da gerekli bakım ve kontrolleri yapılacak olan deniz dolmuşları, körfez içi ulaşıma dâhil olmaları için yürütülen bürokratik işlemlerin tamamlanmasının ardından hizmet vermeye başlayacak. Deniz dolmuşlarıyla, yolcu yoğunluğunun düşük olması nedeniyle işletilemeyen hat-ların yeniden aktif hâle getirilmesi hedefleniyor. Ara saatlerde yolcu sayısının uygun olduğu hatlarda küçük kapasiteli ve hızlı deniz araçlarıyla hizmet sunulacak. Kapasite çeşitliliği sayesinde personel ve yakıt tasarrufu sağlanırken, çevreci küçük araçlarla karbon salınımının azaltılması amaçlanıyor. Deniz dolmuşlarının yanaşacağı platformların yapım çalışmaları ise sürüyor.
KAÇAK YAPILARKAÇAK YAPILARSeferihisar’da tarım arazilerindeki kaçak yapılar yıkılıyor Seferihisar'da 3194 sayılı İmar Kanunu ile 5403 sayılı Toprak Koruma Kanunu kapsamında alınan yıkım kararlarının, mahkeme süreçlerinin tamamlanmasının ardından uygulamaya geçirildiği belirtildi. Belediye yetkilileri, hukuki süreçler sonuçlandıkça aynı bölgede yıkımların devam edeceğini vur-guladı. Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin, devam eden yıkım çalışmalarıyla ilgili yaptığı açık-lamada, kaçak yapılaşmaya karşı tavizsiz bir duruş sergilediklerini ifade etti. Belediye yetkilileri, özellikle hobi bahçesi adı altında yapılan satışlara karşı vatandaşları bir kez daha uyardı. Açıklamada, arsa ya da yapı satın almayı düşünen vatandaşların, alacakları yerin yasal durumunu mutlaka araştırmaları, yapı ruhsatı ve yapı kullanım izin belgesinin bulunup bulunmadığını sorgulamaları ve projeye aykırı bir durum olup olmadığını kontrol etmeleri gerektiği belirtildi. Vatandaşların mağduriyet yaşamamaları için Seferihisar Belediyesi Yapı Kontrol Müdürlüğü’ne telefonla ya da doğrudan başvurarak bilgi alabilecekleri hatırlatıldı.
VEHBİ MOĞOLVEHBİ MOĞOLBir Karşıyaka sevdalısı Vehbi Moğol: İzmir Life'ın 25. yayın yılında kimliği Karşıyaka ile bütünleşmiş bir dostum, Vehbi Moğol ile keyifli bir söyleşi yaptık. Daha çok o anlattı, biz dinledik. Umarım sevgili okur da keyif alır... Sevgili Vehbi Moğol, ne zaman birilerinin Karşıyaka ile ilgili bir arşiv bilgisine ya da fotoğrafına gereksinmesi olsa yolları öncelikle sana çıkar çünkü bir yerden sonra Karşıyaka sen demektir. Bize Karşıyakalılık, Karşıyaka sevgisi, Karşıyaka’yı anlamak üstüne neler söylersin? Karşıyaka’nın, kimileri için “İzmir’in Şımarık Çocuğu”, kimileri için “Beyaz İzmirlilerin Mekânı”, kimileri için “Kadınların Kenti” olması, yaşam tarzlarında olduğu kadar taleplerindeki ayırt edici özellikler nedeniyledir ve bu nedenle elitist unsurlar içerdiği ileri sürülebilir. “İzmirli olmak” kadar “Karşıyakalı olmak,” etnisite, din ya da ulus gibi kökene dayalı bir kimliğe işaret etmek yeri-ne “yer”e bir temsil gücü kazandırır. Tüm kimlik tartışmalarına özgün/otantik bir “İzmir açınımı” olarak Karşıyakalı olmak, bu tür kimlik iddiası taşıyan başka yerlere inat burada doğulduğu için değil, burada yaşandığı için edinilen bir olgudur. Yani Karşıyakalı doğulmaz, Karşıyakalı olunur; orada yaşamaya başlayan biri, fanatik bir Karşıyakalı oluverir. Bu özelliğin tribünlere yansıyan yönünde ise fanatikliğe dönüşen bir “Karşıyakalı olma hali” var-dır. Bu duygu o derece güçlüdür ki, giderek kendini İzmirli değil, İzmir’den öte (post) Karşıyakalı olarak tanımlar ve bu durumu seçtiği 35.5 plaka numarası ile tesciller. Bugün ne hikmetse hâlâ, kendileşerek herkesi hemen içine alır; kendilerini İzmirli değil Karşıyakalı olarak tanıtırlar. İzmir de, Karşıyaka da, sadece mekânsal olarak değil, insanıyla da ayırt edicidir. Öylesine ki başka kentlerde İzmirliyi, İzmir’in başka yerlerinde Karşıyakalıyı ayırt etmemek mümkün değildir neredeyse. Karşıyaka’nın tarihten bu yana kurduğu asimetrik ekonomik ve sosyolojik pozisyonun, kimlik siyasaları içinde eridiği bu dönemde, KSK kimliği, Karşıyakalı olmanın geçmişten gelen elit/nezih mirasına ve ayrıcalığına ortak oldu: Karşıyakalı olmak ile KSK taraftarı olmak iç içe geçti. “Karşıyakalı olmanın yeni hali sınıfsaldır!” Karşıyakalı olmanın bu yeni hali, bir kimlik dönüşümü yaşanmasından öte, temelde sınıfsal bir değişimdir. Taraftar davranışı ise, her ne kadar spor kamuoyuna lümpen yanıyla yansısa da, proleterleşmektedir. Bir başka anlatımla KSK aracılığıyla Karşıyaka, kendi demokrat kimliğinin tolerans gösterme yönünü geliştirmiş ve herkesi kendi bünyesinde toplama becerisini göstermiştir. Daha da önemlisi Karşıyakalı ya da KSK taraftarı olmak için, burada doğmak gerekmediği artık herkesçe paylaşılan ve Karşıyaka’ya bugünkü coşkusunu veren bir ortaklık haline gelmiştir. Karşıyaka semtinin, KSK sevgisindeki yeri. Türkiye'nin hiç bir yerinde olmadığı kadar, semt ve kulüp kimliğinin Karşıyaka’da iç içe geçmiş olduğu gerçeğinde gizli. KSK ve Karşıyaka'nın nesil-lerdir birbirini besleyen, zenginleştiren bu ilişkisi bizi, Karşıyakalıları, diğer kulüplerden farklı kılan en önemli faktör. Karşıyaka, İzmir'e idari olarak bağlı ve coğrafi olarak çok yakın olmasına rağmen tarihsel olarak İzmir'den ayrı gelişti. Karşıyakalılar da bu farklılığı değişik zamanlarda çeşitli vesilelerle ortaya koydular. Sonradan memleketin dört bir köşesinde pek çok taklidi çıkan “35,5” sloganı belki de bunların en bilineni oldu. Karşıyaka’nın farklılığı, İzmir'den ayrılığına yapılan bu vurgunun aslında tahmin ettiğimizden çok daha eskilere gidiyor. Karşıyakalılar daha nitelikli hizmet almak için sürekli olarak İzmir Beledi-yesi ile çekişiyorlar, protestolar düzenliyorlar, boykotlar yapıyorlar. Bütün bunlar belki de coğrafi olarak mevcut olan ayrılığı "bilince çıkarıyor", Karşıyakalılar giderek daha çok “Karşıyakalı" oluyorlar. Bu sürecin izini sürerek günümüze kadar gelindiğinde ve KSK’nin bu kimlik oluşturma sürecinde, hem eski Karşıyakalılar hem de Karşıyaka'ya göçlerle gelenler için, giderek daha merkezi bir rol oynamıştır. “Karşıyaka sevgisi ara ara sıkıntılara neden olabiliyor” İzmir’in kuzeyi ve güneyi arasındaki farkı tarihsel bir fantazma üzerinden ele aldığımızda; Karşıyaka-Göztepe rekabetinin (ve hatta husumetinin) gerçek anlamda ortaya çıktığı 1980 senesin-den yüzlerce sene önce İzmir Körfezi’nin kuzey ve güneyinde yaşayan iki yerel kavimin, Aioller ve İonların, arasında bariz bir farklılık ve hatta rekabet olduğunu gösteriyor bize. Yukarda kulüp ile semtin ilişkisinin iç içe geçmişliği Karşıyakalılar olarak semtimize duyduğumuz sevgi ve aidiyet konusunda da çeşitli sıkıntılar yaşatıyor bizlere. Zaman zaman, sanki bazen fazlasıyla abartıyoruz bu durumu. Buraya, doğduğumuz ve yaşadığımız yere, uzakta da olsak kalben bağlı olduğumuz bu semte olan tutkumuz, kimi zaman içi fazlasıyla boşalmış, dışlayıcı bir böbürlenme seviyesine inme tehlikesi gösteriyor. Üzerine pek de bir şey eklemeden keyfini sürdüğümüz bir imtiyaz, başkalarını küçümseme, bize sempati duyanları bile dışlama kendimiz-den soğutma vesilesi haline geliyor. Kulübümüze duyulan antipatinin köklerini biraz da buralar-da aramamız gerekiyor sanki. “Sakin, huzurlu Karşıyaka bugün hatıralarda yaşıyor” Bu düşünceler ışığında, Karşıyaka ve KSK'nin bireylerin kimliğinin oluşmasında oynadığı önemli rolü de yakından gözlemleyebiliyoruz. Bu, bazen İzmir dışından Karşıyaka'ya gelen ve KSK gerçeği ile karşılaşan gençlerin/çocukların zaman içinde onu benimseyerek kimliklerinin asli bir par-çası haline getirmesi şeklinde cereyan ediyor. Kimi zaman ise, Karşıyaka'da doğup büyümüş bireylerin Karşıyaka ve KSK'yi algılayışları zamanla değişiyor, evrimleşiyor. Elbette güzel, sakin, huzurlu, herkesin birbirini tanıdığı eski Karşıyaka bugün artık sadece hatıralarda yaşıyor. İnsanın içini ısıtan sıcaklığı bugün Karşıyaka'da aynı şekilde hissetmek pek de mümkün değil. O zamanların yüz yüze insan ilişkilerine dayanan, onun üzerine inşa edilen Karşıyakalılığı giderek ortadan kalkıyor. Bu süreç elbette sadece Karşıyaka'ya özgü değil, zaman herkesi ve her şeyi olduğu gibi bizi de değiştiriyor. Bu dönüşümün bir diğer boyutu da bir kırk-elli sene önce pek de mevzu bahis olmayan bir grubun, diasporadaki Karşıyakalıların kulüp ve semtlerine duyduğu sevgiyi konu ediniyor. Bugün artık pek çok Karşıyakalı eğitim, iş ve diğer sebeplerle şehir ve hatta ülke dışında yaşıyorlar. Bir yandan diasporadaki Karşıyakalıların kulüplerine ve semtlerine karşı besledikleri muhabbet, diasporada Karşıyakalı olmanın yarattığı değişik ruh hali üzerine düşünürken, diğer yandan bu uzakta olma, ayrı kalma sıkıntısını hafifleten internet gibi yeni mecraların önemine dikkat çekmek gerekiyor.
KÜÇÜK KÖŞK Ayın MekanıKÜÇÜK KÖŞK"Değirmendağı" halen kentin eski dokusuna sahip ender semtlerinden biri. En büyük kaybı tarihi "Halitbey İlkokulu" binasının yıkılmasında yaşadı. Varyant'ın sonunda tepeye ulaştığınızda sağ tarafta körfeze kuş bakışı bakan bir konumda kalıyor. "Küçük Köşk 384 Sokak ile 408 Sokağın kesiştiği köşede" diyerek kesin bir tarif vermek sanırım en doğrusu olacak. Küçük Köşk, burada tarihi bir binada ziyaretçilerini ağırlıyor. Burası 200 yıllık bir yapı. Osmanlı döneminde önce karakol, ardından banka olarak kullanıldığı, sonrasında ise yük gemileri olan Kaptan Celal’in yaşadığı ev olarak biliniyor. Eski yılların atmosferini yaşatan bu mekan, antika eşyalarla dolu dekorasyonu ve nostaljik ambiyansı ile dikkat çekiyor. İspanyol lezzetleri sunan kafe, farklı bir deneyim arayanlar için ideal bir durak. Küçük köşk'e gidenler; sahiplerini güleryüzlü. çok sıcak kanlı ve kibar olarak ...

[Devamını Oku...]
TÜRKİYE TARIMI İŞLENMEMİŞ BİR ELMASTÜRKİYE TARIMI İŞLENMEMİŞ BİR ELMASSencer Solakoğlu: “Türkiye tarımda işlenmemiş bir elmas” Cumhuriyet Halk Partisi Tarım ve Orman Gölge Bakanı Sencer Solakoğlu, Ödemiş’te konuştu: “Zenginleşmenin yolu daha fazla süt değil, doğru modeldir.” Ödemiş’in girişinde yükselen traktör kornaları, yalnızca bir karşılama değildi; aynı zamanda bir beklentinin, bir sıkışmışlığın ve bir umudun sesiydi. Cumhuriyet Halk Partisi Tarım ve Orman Gölge Bakanı Sencer Solakoğlu, çiftçilerin traktör konvoyu eşliğinde Ödemiş’e girdi. Ardından Ödemiş Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Çiftçi Buluşması”nda üreticilerle bir araya geldi. Toplantı sonrası kendisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşide Solakoğlu, Türkiye tarımının yapısal sorunlarını, kooperatif modelini, süt fiyatlarını, iklim krizini ve üretici kadınların görünmeyen emeğini değerlendirdi. Söyleşimiz zaman zaman teknik, zaman zaman sert; ancak her anında sahadan gelen bir üreticinin diliyle ilerledi. “Türkiye’nin sorunu üretmemek değil, doğru örgütlenememek” Ülkemizde tarımının temel sorunu sizce nedir? Türkiye’nin en büyük problemi üretmemek değil. Biz üretmeyi biliyoruz. Ama üretim dilimizi, örgütlenme modelimizi kaybettik. Çiftçi üretiyor ama kazanamıyor. Çünkü arada çok fazla yapı var ve kazanç üreticinin eline geçmeden dağılıyor. Sütü siz üretiyorsunuz, bir toplayıcı alıyor, başka bir aracı devreye giriyor, fabrika alıyor, başka bir dağıtım zinciri oluşuyor. Sonuçta herkes kazanıyor ama üretici en altta kalıyor. Bu sürdürülebilir değil. Benim savunduğum model çok net: Küçük ve orta ölçekli, kârını üyeye dağıtan, şeffaf ve denetlenebilir kooperatif modeli. Ama gerçekten üyeye kazandıran bir model. “Dünyada çiftçi itibarlı, bizde en dipte” Tarımın ekonomik boyutu kadar sosyolojik bir boyutu da var mı? Kesinlikle var. Amerika’da çiftçilik en itibarlı meslekler arasında. İtfaiyeciler, doktorlar ve çiftçi-ler… Türkiye’de tablo ters. Çiftçi en dipte. İtibarsızlaştırılmış bir kesimden sürekli fedakârlık bek-liyoruz. Bu mümkün değil. İtibarı olmayan bir meslek grubundan maksimum üretim bekleye-mezsiniz. Önce çiftçinin onurunu ve değerini teslim etmemiz gerekiyor.
İZMİR İKLİM İÇİN YURTTAŞ MECLİSİİZMİR İKLİM İÇİN YURTTAŞ MECLİSİİklim politikalarında İzmirlilerin de sözü var Körfez’den suya 10 maddelik öneri İzmir Büyükşehir Belediyesi, küresel iklim kriziyle mücadele çalışmalarına yurttaşları da dahil etti. On binlerce İzmirli arasından şeffaf bir yöntemle belirlenen 50 kişi, “İzmir İklim İçin Yurttaş Meclisi” kapsamında beş hafta boyunca birlikte çalışarak kentin geleceğine yönelik önemli kararlar aldı. Yurttaşlar tarafından hazırlanan doğa temelli çözümleri de içeren öncelikli 10 maddelik politika önerileri; Tarihi Havagazı Fabrikası’nda düzenlenen Deneyim Paylaşımı Konferansı’nda; büyükşehir ve ilçe belediyeleri, sivil toplum kuruluşları ve akademisyenlerin katılımıyla tanıtıldı. Rapor ve el kitabı yayımlandı Yurttaş Meclisi'nin farklı yaş, meslek ve yaşam deneyimlerine sahip meclis üyeleri, öncelikle “Isınan bir İzmir’de nasıl hayatta kalırız?” sorusuna yanıt aradı. Uzman sunumları ve ortak tartışmalar eşliğinde gerçekleştirilen 5 oturumda; Körfez’de artan ısınma, kirlilik ve ekosistem kay-bının doğa temelli çözümlerle giderilmesi, bilinçli su tüketimi ve su kaynaklarının verimli kulla-nımı gibi başlıklar öne çıktı. Meclis üyelerince hazırlanan öncelikli 10 öneri, raporlaştırılarak el kitabına dönüştürüldü, uygulama aşamaları için de rehber hazırlandı. Belirlenen öneriler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Sürdürülebilir Enerji ve İklim Eylem Planı’na dahil edilecek. İzmir’in düşük karbonlu şehir olma hedefine katkı İzmir Büyükşehir Belediyesi, Yuva Derneği ve HUDOTO iş birliğiyle yürütülen proje; Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından uygulanan ve Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Sivil Katılım Projesi kapsamında desteklendi. Çalışma ile İzmir’in düşük karbonlu ve iklim dirençli bir kent olma hedeflerine katkı sağlaması amaçlandı. İzmir İklim İçin Yurttaş Meclisi’nin 10 maddelik önerileri ise şöyle: 1.İzmir Körfezi’nin korunması Körfeze akan endüstriyel ve evsel atıkların etkin biçimde arıtılması, dip temizliğinin yapılması, kıyı alanlarının doğallaştırılması ve su altı ekosisteminin korunması sağlanmalı. 2. Su kaynaklarının korunması ve tasarruf Yeraltı ve yüzeysel su kaynakları korunmalı, bireysel su tasarrufu alışkanlıkları teşvik edilmelidir. Deniz suyunun arıtılması gibi alternatif kaynaklara yönelik yatırımlar artırılmalı. 3. Eğitim ve farkındalık çalışmaları Doğa temelli çözümler konusunda toplumsal farkındalık artırılmalı; okullarda, semt merkezle-rinde ve dijital platformlarda eğitim programları hayata geçirilmeli. Gönüllü doğa bakım programları ve “İklim Elçileri” kampanyaları başlatılarak, sosyal medya ve kent ekranlarında yaygın bilgilendirme yapılmalı. 4. Su tasarrufu eğitimlerinin yaygınlaştırılması Su tasarrufu bilinci çocukluktan itibaren kazandırılmalı; çocuklar için eğitim modülleri hazırlan-malı, okullarla iş birliği içinde atölyeler düzenlenmeli. 5. İçme suyunda şeffaflık ve güven İçme suyu analiz sonuçları düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı, su okuryazarlığı eğitimleri verilmeli ve su kalitesini izleyen şeffaf bir sistem kurulmalı. 6. Yağmur suyu hasatı ve akıllı sulama Yeni yapılarda yağmur suyu hasatı zorunlu hale getirilmeli, tarımda damla sulama ve iklim dostu sulama teknikleri teşvik edilmeli. 7. Su tüketiminin izlenmesi Sanayi, tarım ve hayvancılıkta su ayak izi hesaplamaları yapılmalı; aşırı su tüketimi için yapay zekâ destekli bölgesel su yönetim planları oluşturulmalı. 8. Serin kent uygulamaları Gölgeli yaya yolları, serinletici park ve meydan düzenlemeleri yaygınlaştırılmalı; kamusal alanlarda içilebilir su noktaları artırılmalı. 9. Çocuk dostu alanlar Bisiklet yolları ve yaya güzergâhları gölgelendirilerek serinletilmeli; çocuklar için doğayla temas edebilecekleri keşif ve öğrenme alanları oluşturulmalı. 10.Ulaşımda serinlik odaklı düzenleme Bisiklet yolları ve yaya güzergâhları gölgelendirilerek serinletilmeli; gölgelik yaya koridorları oluşturulmalı ve ana arterlerde ısıyı azaltan kaplama malzemeleri kullanılmalı. Öneri Raporu: https://iklim.izmir.bel.tr/raporlar, Uygulama Rehberi: https://drive.google.com/file/d/1ZbFfTsjBdjSRHje3P0dA9P-3ygdMqcPn/view
YAĞMUR SUYUYAĞMUR SUYUYağmur suyu hasatı yaygınlaşıyor İzmir Büyükşehir Belediyesi, iklim krizi ve kuraklık tehdidine karşı hizmet binalarında yağmur suyu hasatı uygulamalarını yaygınlaştırıyor. Çatılara kurulan depolarda biriktirilen yağmur suları yeniden kullanılarak şebeke suyuna olan bağımlılık azaltılıyor, su kaynakları korunuyor. Son olarak ESHOT, İzmir Doğal Yaşam Parkı ve Buca Kaynaklar Mezarlığı’nda yağmur suyu hasatı sistemleri devreye alındı. Uygulamanın kısa süre içinde 32 hizmet binasında daha hayata geçirilmesi planlanıyor.
PHOENİX ANTİK KENTİ KAZILARIPHOENİX ANTİK KENTİ KAZILARI2 bin 600 yıllık tarih gün yüzüne çıkacak Bozburun Yarımadası dünyaya açılacak Muğla’nın Marmaris ilçesinde yer alan ve 2 bin 600 yıllık geçmişiyle dünyanın en değerli kültürel miraslarından biri olarak gösterilen Phoenix Antik Kenti’ndeki arkeolojik kalıntıları belgelemek için 5 senedir süren yüzey araştırması ve kazı çalışmaları, artık İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin (İEÜ) yürütücülüğünde devam edecek. İEÜ bünyesine katılan Dr. Öğretim Üyesi Asil Yaman’ın direktörlüğünü üstlendiği ‘Phoenix Arkeoloji Projesi’, geçmiş uygarlıkların yaşantısını gün yüzüne çıkararak Bozburun Yarımadası’nı dünyaca ünlü bir ‘kırsal turizm merkezi’ haline getirecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle 30 kişilik deneyimli ekip tarafından sürdürülen bilimsel araştırmalar, 2026 özelinde Phoenix’in kuzeyindeki Taşlıca ve Söğüt köylerinde yoğunlaştırılacak. Araştırmalar sırasında belgelenen kültür varlıkları korunarak, bölgenin UNESCO adaylığına giden sürece de büyük katkı sağlayacak. Halkla iç içe yürüyor Projeye ilişkin detaylı bilgiler veren İEÜ Meslek Yüksekokulu Mimari Restorasyon Programı Öğretim Üyesi Dr. Asil Yaman, Phoenix’te sadece kazı değil, çok yönlü bir kültürel coğrafya okuması da yaptıklarına dikkat çekti. İnsan, doğa, mimarlık ve üretim pratikleri arasındaki ilişkileri çözümleyerek 2 bin 600 yıllık geçmişi gelecekle buluşturmayı hedeflediklerini söyleyen Dr. Yaman, “2021 yılından bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın resmi izniyle yürütülen çalışmalar kapsamında sistematik yüzey araştırmaları, mimari belgeleme, arkeolojik analizler ve kültürel miras eğitim projeleri gerçekleştiriliyor. Proje; arkeoloji, mimarlık, jeoloji, ekoloji, tarih ve antropoloji gibi farklı disiplinleri bir araya getiren bütüncül yaklaşımıyla çağdaş arkeolojinin sürdürülebilirlik ve çevresel sorumluluk ilkelerini sahaya taşıyor. Bölge halkından da çok destek görüyoruz. Onlar da süreci merakla takip ediyor. Halkla iç içe yürüyen, yeni nesil bir arkeoloji projesi olarak çalışmamız dikkat çekiyor” diye konuştu. Kırsal yaşam modeli Dr. Yaman, sözlerini şöyle sürdürdü: “Phoenix Arkeoloji Projesi’nin özgün yaklaşımı, alanı dolanıklık (entanglement) kuramsal çerçevesi içinde değerlendirmesidir. Bu sayede mekansal düzen, üretim pratikleri ve gündelik yaşam, yalnızca fiziksel kalıntılar üzerinden değil; tarihsel, toplum-sal ve çevresel ilişkiler ağı içinde okunuyor. Phoenix, bu yönüyle tarih boyunca kendi kendine yetebilen ve sürdürülebilir kırsal yaşam modelinin somut bir örneği. Türkiye, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nden araştırmacıların yer aldığı Phoenix Arkeoloji Projesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi çatısı altında Türkiye’nin en kapsamlı kırsal arkeoloji ve kültürel peyzaj araştırmalarından biri olarak öne çıkıyor.” Dünya mirası yolunda stratejik adımlar Phoenix Antik Kenti’nin, sahip olduğu özgün kültürel peyzaj ve tarihsel süreklilik özellikleriyle ‘dünya mirasının’ da potansiyel adayı olduğunu ifade eden Dr. Yaman, “Bu doğrultuda bilimsel, mekansal ve yönetsel altyapının oluşturulmasına yönelik çalışmaları sürdürüyoruz. Projenin bir sonraki aşamasında arkeolojik kazı sürecinin başlatılması planlanıyor. Uzun vadeli bilimsel araş-tırma stratejisi ve alan yönetim planı çerçevesinde yapılandırılan çalışmalar, Phoenix’i uluslara-rası akademik ve kültürel platformlarda daha görünür kılmayı hedefliyor” dedi. Sergi hazırlıkları sürüyor Önümüzdeki dönemde projeye ilişkin çalışmaları anlatan bir sergi düzenlemeyi de planladıklarını dile getiren Dr. Yaman, “Phoenix Arkeoloji Projesi, bilimsel araştırmayı çağdaş sanat üreti-miyle de buluşturuyor. Taşlıca’da faaliyet gösteren Phoenix Arkeolojik Araştırma Merkezi (PAAM) bünyesinde yürütülen çağdaş sanat programı kapsamında sanatçılar; kırsal miras, su yönetimi sistemleri, üretim pratikleri ve yerel hafıza temaları üzerinden alanla etkileşime giriyor. Hazırlıkları süren bir sergi programımız da var. Buna ilişkin detaylar, önümüzdeki süreçte netleşecek. Phoenix’in kültürel peyzajı, yalnızca akademik bir araştırma konusu olmaktan çıkarak kamusal ve estetik bir tartışma alanına dönüşüyor. Böylece proje, geçmişi korumakla kalmayıp onu güncel üretimle yeniden yorumlayan dinamik bir kültürel platforma evriliyor” diye konuştu.
İAOSB DENİZ SUYUİAOSB DENİZ SUYUİzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi (İAOSB), artan su ihtiyacı ve iklim değişikliğinin yarattığı kuraklık riskine karşı deniz suyundan kullanma suyu üretimini hedefleyen desalinasyon projesi için İspanya’da teknik inceleme gerçekleştirdi. Barselona modeli incelendi 12–15 Şubat tarihleri arasında İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleştirilen üç günlük program kapsamında, bölgedeki desalinasyon tesisi ziyaret edilerek İAOSB’ye uygulanabilirliği araştırıldı. Ziyaret kapsamında edinilen bilgilere göre; Şehrin içme ve kullanma suyu ihtiyacı barajlar ve yer altı kaynaklarının yanı sıra, gerektiğinde devreye alınan 200.000 m3/gün kapasiteli desalinasyon tesisinden karşılanıyor. Baraj doluluk oranı yüzde 60’ın altına düştüğünde sistem devreye giriyor, yüzde 80’in üzerine çıktığında ise kapatılıyor. Akdeniz kıyısında yer alan tesiste su, karada 1,5 kilometre, denizde 2,2 kilometre olmak üzere toplam 3,7 kilometrelik hatla 31 metre derinlikten alınarak çeşitli kademelerde filtrelerden geçirilerek en son reverse osmosis (RO) ünitelerinde arıtılıyor. Yetkililer, tüm giderler dahil suyun birim maliyetinin yaklaşık 0,60 Euro/m3 olduğunu belirtiyor. Tesis 2009 yılından bu yana aktif olarak işletiliyor. Barselona’daki modelin, denize kıyısı bulunan sanayi bölgeleri için uygulanabilir bir örnek sunduğu gözlemlenirken, İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin de denize komşu konumu sayesinde deniz suyuna erişim açısından benzer bir avantaja sahip olduğu değerlendiriliyor. Bu coğrafi konumun, desalinasyon yatırımının teknik ve operasyonel açıdan uygulanabilirliğini güçlendirdiği ifade edildi. 11 kişilik teknik heyet İnceleme programına, İAOSB Denetim Kurulu Üyesi Durmuş Kara, Bölge Müdürü Engin Bişar ve Bölge Müdür Yardımcısı Güçlü Gezgin’in yanı sıra elektrik işletme ve çevre alanında görevli teknik uzmanlardan oluşan heyet katıldı. Ziyarete ayrıca İZSU İçme Suyu ve Deniz Suyu Arıtma Projelerinden Sorumlu İklim Değişikliği ve Barajlar Müdürü Erkan Batkan da eşlik etti.
İZPA GELECEĞİ PLANLIYORİZPA GELECEĞİ PLANLIYORİZPA, İzmir’in geleceği için yol haritasını çiziyor Eylem planları, raporlar ve katılımcı modellerle kentin önümüzdeki dönemdeki yol haritasına yön veren İzmir Planlama Ajansı (İZPA), sürdürülebilir ve dirençli bir İzmir için kilit bir rol üstle-niyor. İZPA Başkanı Prof. Dr. Koray Velibeyoğlu, kentin geleceğinin bilimsel, veri odaklı ve katılımcı yaklaşımlarla şekillendirildiğini belirtti. Sosyal, ekonomik ve çevresel dinamiklerin gözetilerek, sürdürülebilir kalkınmanın ve sağlıklı bir kent yaşamının teşvik edilmesi amacıyla çözümler üre-tildiğini söyleyen Velibeyoğlu, “Son bir buçuk yıllık süreçte önemli çalışmalara imza atıldı. Veri odaklı analize yoğunlaştık. Katılımcı bir yaklaşımla 30’un üzerinde rapor ürettik, 50’nin üzerinde panel ve çalıştay gerçekleştirdik. İnsanlarla birlikte veri oluşturmak, ihtiyaçları tespit etmek için çalıştık. Kent Denetçileri programı, AB destekli bir proje oldu. Proje, insanların kente bakış açısı-nı değiştirme konusunda katkı vericiydi. Önümüzdeki dönemde bunu Yurttaş Meclisleri olarak yaygınlaştıracağız. Nazım İmar Planı çalışmaları yaptık. Bu plan, kentimizin 30 yıl içinde nasıl gelişeceğine dair önemli ipuçları verecek. Kentin havzalarını yeniden ele alacağımız bir yerel kalkınma çalışmasını yürütüyor olacağız” dedi. “Kentin ufkuna bakıyoruz” Kentin aktörleriyle birlikte 2030’da kentin iklim nötr, karbonsuz, çevreye duyarlı bir biçimde geli-şimi için katkı sağlayacak çalışmaları da yürüttüklerini belirten Velibeyoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “2030, 2054 ve 2074 ufuklarına bakıyoruz. Kent nereye gidecek, nereler gelişecek, su kaynaklarına, ormana, yaşam alanlarına, depreme duyarlı kent gelişimi nasıl gerçekleştirilecek? Yol gösterici analiz ve raporlamaları yapıyoruz. Sonra geriye gidip ilk atmamız gereken adım nedir, onu tespit etmeye çalışıyoruz. İzmir’in dünya kentleriyle birlikte nasıl hareket etmesi gerektiğini anlamaya, aktarmaya çalıştığımız bir çalışma” ifadelerini kullandı. Yeni adımlar, yeni hedefler İZPA, 2026 hedeflerini de belirledi. Elde ettiği birikimi daha da ileri taşımayı amaçlayan kurum; katılımcı planlama, veri temelli analiz, ortak akıl üretimi ve uygulamaya dönük politika geliştir-me ekseninde adımlar atacak. İZPA tarafından, İzmir’in uzun vadeli vizyonu için yeni raporlar ve eylem planları üretilecek.
BİR TENOR ARANIYORBİR TENOR ARANIYORBROADWAY’İN ÜNLÜ KOMEDİ MÜZİKALİ “BİR TENOR ARANIYOR” YENİDEN İZDOB SAHNESİN-DE! İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB), dünya sahnelerinde gişe rekorları kıran ve komedi türünün parlak örneklerinden biri olarak kabul edilen Bir Tenor Aranıyor (Lend Me a Tenor) müzikal komedisini, yeni prodüksiyon ile İzmirli sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Ken Ludwig’in kaleme aldığı bu ödüllü eser, ilk olarak 13 Şubat Cuma günü saat 20.00’de Bornova Necdet Aydın Sahnesi’nde sahnelendi. İki perdeden oluşan eser; 14-16 Mart ve 11-13 Nisan tarihlerinde İzmirli sanatseverlerle buluşmaya devam edecek. Hikâye, 1930’ların Amerika’sında, ünlü İtalyan tenor Tito Merelli’nin “Otello” operasını seslendirmek üzere bir opera kumpanyasına konuk olmasıyla başlar. Ancak büyük geceden hemen önce yaşanan talihsizlikler, yanlış anlaşmalar ve üst üste gelen aksilikler, işleri içinden çıkılmaz bir hale getirir.
TAVŞAN İMPARATORLUĞUTAVŞAN İMPARATORLUĞUFestival fırtınası estiren “Tavşan İmparatorluğu” 6 Mart’ta vizyonda Yönetmenliği ve senaristliği Seyfettin Tokmak’ın üstlendiği, yetişkin dünyasının acımasız kural-larına karşı çocukça bir cesaretle direnen 12 yaşındaki Musa’nın hikâyesini anlatan, katıldığı her festivalden ödüllerle dönen ‘Tavşan İmparatorluğu’ 6 Mart’ta izleyicisiyle buluşuyor. Başrollerinde Alpay Kaya, Sermet Yeşil, Kubilay Tunçer, Perla Palamutçuoğulları ve Emrullah Çakay’ın yer aldığı, görüntü yönetmenliğini Claudia Becceril Bulos’un, sanat yönetmenliğini Tora Aghabayova’nın, kurgusunu ise Vladimir Gojun’un üstlendiği filmin müziklerinde usta müzisyen Erkan Oğur’un imzası bulunuyor. 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden 7 ödülle döndü Türkiye, Meksika, Hırvatistan ve Lübnan ortak yapımı filmin yapımcılığını Seyfettin Tokmak’ın üstlenirken, filmin ortak yapımcıları arasında Gabriella Gavica, Carlos Hernandez, Sinisa Juricic, Lara Abou Saifan, Bünyamin Bayansal, Kerim Suner ve İlknur Bal Kutluay yer alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle TRT'nin ortak yapımcılığında gerçekleştirilen ‘Tavşan İm-paratorluğu 62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 7 ödül alarak rekor kırdı.
FONKSİYONEL GIDAFONKSİYONEL GIDAProf. Dr. Şükrü Güleç: "Fonksiyonel gıdalar sağlığın tek anahtarı değil ancak sağlıklı yaşamın önemli araçlarından biri." Beslenme artık sadece karnımızı doyurmakla ilgili değil. Bağışıklığımızdan ruh halimize, yaş-lanma hızımızdan kronik hastalık riskine kadar hayatımızın tamamına dokunan stratejik bir alan. Fonksiyonel gıdalar kavramını bilimsel temelde ele alan isimlerden Prof. Dr. Şükrü Güleç ile bir araya geldik. Gıdayı yalnızca bir tüketim nesnesi değil sağlığın sürdürülebilirliğinde aktif bir araç olarak değerlendiren Güleç, fonksiyonel beslenmenin bilimsel dayanaklarının yanı sıra akademi ve özel sektör ilişkisi konusunda görüşlerini de paylaştı. Soframızda sıradan görünen ürünlerin aslında nasıl güçlü biyolojik etkilere sahip olabileceğini biliyor musunuz?
LÜTFİ KAYALÜTFİ KAYAÇifteler Köy Enstitüsü'nün ilk öğrencilerinden Lütfi Kaya Lütfi Kaya Kütahya Gediz’e bağlı Gürlek köyünde 1927’de doğmuştu. Köyde 3. sınıfa kadar eği-tim görmüş ve okuma-yazma yanında, toplama-çıkarma işlemlerini öğrenmişti. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelen 3 kişilik heyet köyün muhtarı olan Kurtuluş Savaşı Gazisi dedesini ziyaret etmişler, 2-3 öğrencinin Gediz-Şaphane’de 4. sınıfı okuyabilecekleri müjdesini vermişlerdi. Öğ-renciler sırtlarında heybeleriyle yaya olarak yola çıkmış, bucak merkezine vardıklarında yurt olarak kullanılan bir binaya yerleştirilmişlerdi. Daha sonrasında da öğrenciler Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki ölümünden sonraki aylarda trenle Uşak’tan Eskişehir - Çifteler - Mahmudiye’ye götürülmüşlerdi. Ülkemizde kurulmuş olan 21 köy enstitüsünün ilki olan Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü, kent merkezine yaklaşık olarak 40 km uzaklıktaki Mahmudiye ve Hamidiye köylerindeki iki ayrı eğitim yerleşkesini ifade etmektedir. Enstitünün temeli, 1936 yılında Mahmudiye Köy İlkokulu'nda açı-an “Eğitmen Kursu” ile atılmıştır. Bu eğitmen kursu, İsmail Hakkı Tonguç denetiminde “Etkin ve yaparak öğrenme” eğitim modelinin ilk denendiği kurs olması dolayısıyla, yalnızca Çifteler Köy Enstitüsü’nün değil, tüm Köy Enstitülerinin temelini oluşturmuştur. Çifteler Köy Enstitüsü’nün Hamidiye ve Mahmudiye’deki iki yerleşkesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Çiftlik-i Hümayun olarak kurulup, Cumhuriyet’in ilanıyla Ziraat Vekaleti’ne devredilen arazinin parçalarıdır. Çiftlik-i Hümayun, 1815 yılında 2.Mahmud’un emri ile Çifteler’de tarımsal faaliyetler, at ve koyun yetiştiriciliği yapılması amacıyla kurulmuş, bu nedenle, çiftliğin kurulduğu arazi “Mahmudiye” adı ile anılır olmuştur. Çiftlik, bir süre yerel yöneticiler tarafından yönetilmiş, bunu takiben 1824 yılında vakfa çevrilmiştir. 1886 yılında ise, Çifteler’de olan çiftlik merkezi Mahmudiye’deki iki katlı merkez binasına taşınmış, bu yapı daha sonra Köy Enstitüsü binası olarak da işlev görmüştür. (1) Çifteler’e tüm civar illerden öğrenci gelmekte ve öğretmenleriyle birlikte binalarını ve ders araç-larını kendileri imal etmekte, yiyeceklerini kendileri yetiştirmekteydiler. Bu sistemin teorisyeni İsmail Hakkı Tonguç 11 Mart 1926’da Maarif Vekaleti Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğü’ne atanmıştı. 10 Temmuz 1926 ile 26 Ağustos 1926 tarihleri arasında, ilköğretim müfettişle-ri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara’da açılan “İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu”nda, yabancı öğretim üyeleri ile birlikte çalışarak, daha sonra Köy Enstitülerinin temel ilkesi, sloganı durumuna gelecek “İş için iş içinde işle eğitim” anlayışını geliştirmişti. İsmail Hakkı Tonguç ve köy enstitüleri İsmail Hakkı Tonguç, Bulgaristan’ın Silistre iline bağlı Totrakan ilçesinin bugünkü adı Sokol olan Tatar Atmaca köyünde 1893 yılında dünyaya gelmişti. Kendi köyünde dört yıllık ilkokulu ve üç yıllık rüştiyeyi bitirmişti. Oradaki öğrenimi sırasında köyün değişik işlerinde çalışmış ve tarımla uğraşmıştı. 1914 yılında öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul’a gitmiş, sıkıntı çekmiş, ardından Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebi’ne gönderilmişti. 1916’da naklen İstanbul Muallim Mektebi’ne gelerek öğrenciliğine orada devam etmişti. Muallim Mektebi’nde öğrenciliği, Birinci Dünya Savaşı’nın güç yaşam koşullarını dayattığı yıllara rastlamaktaydı. Okulu bitirdikten sonra 1918’de Almanya’ya daha üst öğrenim için gönderilmişti. 1918-1919 yıllarında Almanya’nın Karlsruhe kentindeki Ettlingen Öğretmen Okulu’nda sekiz aylık bir programa devam etmiş, 1919’da Anadolu’ya dönerek Eskişehir Muallim Mektebi’nde Resim ve Elişi ile Beden Eğitimi öğretmeni olarak göreve başlamıştı. 1921’de Yunan işgalinden hemen önce Ankara’ya atanmış, 1922’de öğrenim görmek üzere yeniden Almanya’ya gönderilmişti. 1922 sonundan başlayarak 1924 Nisan’ına kadar Konya Muallim Mektebi’nde, aynı yılın güzüne değin ise Ankara Muallim Mektebi’nde öğretmenlik ve yöneticilik yapmıştı. Daha sonra kısa bir süre Adana Muallim Mektebi ve Ankara Muallim Mektebi’nde görevine devam etmiş, 1925’te beş aylığına mesleki eğitim kurumlarında incelemeler yapmak üzere yeniden Almanya’ya gitmişti. (2) Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde temelleri atılan Köy Enstitüleri 2. Dünya Savaşı yıllarında İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde resmiyet kazanmışlardı. 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM’de kabul edilen kanunla Köy enstitüleri kurulmuş ve ilk hedef olarak da “15 yıl içinde köylerin öğretmene kavuşturulması” planlanmıştı. Lütfi Kaya, okulun ilk öğrencilerindendi Kaya'nın 258 nolu diploması incelendiğinde; Türkçe, tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, matematik (aritmetik, cebir, geometri), fizik, kimya, tabiat ve okul sağlık bilgisi, yabancı dil (Almanca), el yazısı, resim iş, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, müzik, askerlik, ev idaresi ve çocuk bakımı, öğretmenlik bilgisi (toplum bilim, iş eğitimi, çocuk ve iş ruh bilimi, öğretim metodu ve ders tatbikatı, eğitim ve iş eğitim tarihi) zirai işletme ekonomisi ve kooperatifçilik, ziraat ve sanat dersleri alarak, 20 sene mecburi hizmet yapmak üzere “Köy ilk öğrenim kurumları öğretmeni” olduğu görülmektedir. Öğrenciler tüm dünya klasiklerini okumak zorundaydı. Derslere mesleğinde ve sanatında en yet-kin kişiler giriyordu. Halk ozanı Aşık Veysel 1,5 yıl kadar müzik dersi verdikten sonra müzik öğretmenliğine ünlü orkestra şefi Gürer Aykal’ın babası Tevfik Aykal atanmıştı. Müziğe babasının verdiği derslerle başlayıp, 1953 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Gürer Aykal 22 Mayıs 1942’de bu köy enstitüsünde dünyaya gelmişti. Tonguç’un Almanya ile ilişkileri sürmekteymiş. Almanlar savaşta da olsalar 15-20 kadar öğrenciyi Türkiye’deki köy enstitülerini incelemek üzere göndermişler. Lütfi Kaya ve arkadaşları Alman öğrencileri Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan, Ahmed Adnan Saygun tarafından bestelenen ve tüm köy enstitülerinde söylenen “Ziraat Marşı” ile karşılamışlar. Ziraat Marşı Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine. Milletin her kazancı, milletin kesesine. Toplandık baş çiftçinin Atatürk'ün sesine Toprakla savaş için ziraat cephesine. Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz. Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz. İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak En yeni aletlerle, en içten çalışarak, Türk için, yine yakın dünyaya örnek olmak, Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak. Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz. Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz. Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği. Yıkıyor engelleri ulus egemenliği. Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği. Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz. Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz. Okulda yabancı dil dersi de aldıklarından misafirlerle anlaşabiliyorlarmış. Çifteler Köy Enstitüsü öğrencileri ve yöneticileri kendi yetiştirdikleri ürünlerden yapılan yemeklerle Alman ekibini ağırLamışlar. Alman öğrencilerin yumurta yemediklerini görünce beğenmediklerini düşünmüşler. Alman öğrenciler; “Savaştan çıkana kadar yumurta yememe kararı aldıklarını, onları satıp sanayilerini geliştirmeyi düşündüklerini” söylemişler. İsmet İnönü'nün ziyaretleri Çifteler Köy Enstitüsü Ankara’ya yakın olması nedeniyle İsmet İnönü buraya kayıtlara geçen ve geçmeyen ziyaretlerde bulunmuş. Lütfi Kaya’nın anlatımına göre; 1941 yılındaki ziyaretinde veri-len yemekte İnönü’ye et ikram edilirken, öğrenciler kuru fasulye yemişler. Öğrenci temsilcisi Cumartesi günleri kurulan serbest kürsüde bu durumu şöyle dile getirmiş: “Cumhurbaşkanı buraya geldi. Bize herkes eşit diye öğrettiniz. Bizden farklı yemek yedirdiniz. Bu durumu protesto ediyoruz.” Okul yetkilileri de; “İnönü diyabet hastası olduğu için farklı yemek çıkarıldı” diye cevap vermişler. İnönü 1942 yılı Temmuz ayında da Çifteler Köy Enstitüsü’nü ziyaret etmiş. Cumhurbaşkanı’nın gelişiyle yemek menüsünün zenginleştiğini gören öğrenciler hem etli pilav, tatlı gibi ekstra yemeklere ve hem de İnönü’yü yakından görme fırsatı bulduklarına memnun olmuşlardı. İnönü, enstitü müdürü Rauf İnan, öğretmenler ve talebeler tarafından karşılanmıştır. Cumhur-başkanı, İnan’a hem enstitüyü ve hem de evini görmek istediğini söylemiş; önce binalarla, ders-likleri ve bahçeyi gezen İnönü’ye orman ve bağ gezisi sırasında Rauf İnan, tepelerde 50 dönüm akasya ormanı ve yamaçta da 50 dönüm bağ bulunduğunu söylemişti. İnönü’nün enstitüde sigara içen talebelere dair sorusuna yanıt veren müdür Rauf İnan, okulda sigara içenlerin olduğunu ve bunlara ait paketlerin kümelerin başındaki öğretmenlerde durduğunu, onlardan istedikçe alabildiklerini ve böylece hem az sigara içmelerini sağladıklarını ve hem de sigara içenlerin yayılmasını önlediklerini söylemiştir. Kaya’nın anlatımına göre de; öğrencilere sağlıklı ve çok sigara içen kişilerin formol içersindeki akciğerleri gösterilerek, sigaranın zararları görsel olarak sunulmaktaymış. (3) Lütfi Kaya mezun olunca “Nereye gitmek istersin” sorusuna: “Beni köyüme tayin edin” cevabını vermiş. Köydeki eski okulu tamir edip eğitime başladığında, çocuklarla birlikte kendisinden yaşça küçük gençlerin de derslere devam etmesini sağlamış. İlk 3-4 ay maaş alamamış. Sonrasında 17 lira maaş bağlanıp, diğer köylere de gidebilmesi için yaylı bir at arabası tahsis edilmiş. Köy enstitülerinin ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitsel ve kişisel gelişimde birçok etkileri ol-masına karşılık sistemli saldırılarla karşılaşmış kapanışla sonlanacak bir sürece girmişti. İsmet İnönü Vakfı’nın yayınladığı “Köy Enstitüleri niçin kapandı? – 1954” başlıklı yazıda bu durum ele alınmıştır. “Muammer Erten – Paşam, bu Köy Enstitülerinin kapanması olayı nasıl oldu? Siz bu kurumları çok seviyordunuz, ama sonradan siz, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u görevlerinden alıp değiştirince enstitülerin hızı kesildi, nasıl oldu bu? İsmet İnönü – Köy Enstitülerinin kapanmasından duyduğum acıyı tarif edemem. Bir babanın evladını kaybetmesinden duyduğu acı gibi duyarım, ama herkes zanneder ki Hasan Ali Yücel’i, Tonguç’u isteyerek değiştirdim; Köy Enstitülerinin kapanmasına neden oldum diye benim hak-kımda kamuoyunda yanlış bir hüküm vardır; aslında o zaman bir sürü olaylar oldu. Kurultaylarda Enstitüler aleyhine bir cereyan başladı. Ben bunların doğru olmadığını yerine giderek tespit et-tim ama bu o kadar yoğunlaştı ki, grubu etkiledi. Grubun büyük çoğunluğu Köy Enstitülerinin aleyhine döndü. Bakanlar içinde Köy Enstitülerine karşı vaziyet alanlar çoğaldı. En çok da bu konuda Köy Enstitülerinden şikayet edilenlerin başında Milli Eğitim Bakanı Yücel’le, Genel Mü-dür Tonguç hedef alınıyordu. O sırada ordudan, rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’tan (1876–1950), o Genelkurmay Başkanlığından ayrılmadan önce, yoğun şikayetler başladı. Mareşal, “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın?” diye soruyordu. Mareşal bunu adeta bir mesele haline getirmişti. Köy Enstitüleri etrafında bu çok yoğunlaştı.” (5) Bölgede aşiret ağası olan ve Adalet Partisi'nde milletvekilliği yapan toprak ağası Kinyas Kartal da şöyle diyordu: “Köy enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eği-tim gören benim. Köy enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.” (4) Doğuda olduğu gibi Batıda da toprak ağası olan milletvekilleri vardı. Hep birlikte hareket etmişler köy enstitülerinin yerini alan Köy Öğretmen Okulları Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatılmıştı. Köy enstitüleri en çok ihmal edilmiş kesim olan köy toplumundan başlayarak tüm ülkenin kalkınmasını ve modernleşmesini amaçlamıştır. Köy enstitülerine öğretmen yetiştiren kuruluşlar olarak bakmak yanlıştır. Bulunduğu çevreyi araştıran, geliştiren ve çevrenin kalkınmasını da üstlenmiş kurumlar olarak bakmak gerekir. Bu okullar kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlayarak bu alanda ihtiyaç duyulan elemanları yetiştirmek için kurulan yapılar olmuştur. Bu dönemde köy çocukları eğitildikten sonra köylerine tarımda, işte, sanatta ve sağlık alanlarında öğretmen olarak köyün, köylünün kalkınmasına gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. (6) Kaynaklar (1) Figen Kıvılcım Çorakbaş, Firuzan Melike Sümertaş, Çifteler Köy Enstitüsü Yerleşkelerinin Me-kansal Süreklilik ve Dönüşümleri, Mimarlık Dergisi, Kasım-Aralık, 2014. (2) https://www.tongucvakfi.org.tr/304smail-hakk305-tonguccedilun-hayat-hikayesi.html (3) Ahmet Gülen, İsmet İnönü ve Köy Enstitüleri, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitü-sü Atatürk Yolu Dergisi/Journal of Atatürk Yolu, 188-207, 70 (2022). (4) Cumhuriyet Gazetesi, 14 Nisan 2009. (5) Muammer Erten, Topraktan Parlamentoya, Boyut Yayınları, sy: 271, 2010. https://www.ismetinonu.org.tr/koy-enstituleri-nicin-kapandi-1954/ (6) Sadık Kartal, Toplum Kalkınmasında Farklı Bir Eğitim Kurumu: Köy Enstitüleri, Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 1, sy. 23-36, Haziran 2008. (7) Kaynak kişi: (Lütfi Kaya'nın oğlu) Erdoğan Kaya (1962) ile yapılan 25.02 2026 tarihli görüşme.
BAŞKAN TUGAY YANGIN UÇAĞI KİRALAYACAKBAŞKAN TUGAY YANGIN UÇAĞI KİRALAYACAKBaşkan Tugay: "Birden fazla yangın uçağı kiralamaya hazırız" İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, Kıyı Ege Belediyeler Birliği Kent Söyleşileri Programı’nda afetlere dirençli kent hedefiyle yapılan çalışmalara değindi. İzmir’de arazi tipi yangın söndürme araçlarını yakında teslim alacaklarını, İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak bir-den fazla yangın uçağı kiralamaya da hazır olduklarını belirten Başkan Tugay, “Başka şeylerden feragat eder, kaynak ayırırız ama bunun için izin verilmesi lazım” dedi. Türkiye’de örnek model Programın açılış konuşmasını yapan Başkan Tugay, “İlk defa İzmir’de arazi tipi yangın söndürme araçlarını yakında teslim alıyoruz. Kendimiz kırsal alanda, yamaçlarda, ormanlık alanlardaki yangınlara müdahale edebilir hale geleceğiz. Genelde aşırı sıcak, kuru ve rüzgarlı havada elektrik hatlarından çıkan ve yayılan yangınların söndürülmesi ancak havadan müdahale ile mümkün. Yangının yayılmaması için de ormanlık alanlarda yangına dirençli ağaç plantasyonuna ihtiyaç var. Bunlar maalesef yetkimiz dışında. Eğer izin verilme ihtimali varsa İzmir Büyükşehir Beledi-yesi olarak birden fazla yangın uçağı kiralamaya, yangınlarda bunları kullandırmaya hazırız. Nasıl Orman Bakanlığı kiralıyorsa biz de kiralayabiliriz. İzmir için bunu yaparız. Başka şeylerden feragat eder kaynak ayırırız ama bunun için izin verilmesi lazım” diye konuştu. Köylere yangın tankeri dağıttıklarını söyleyen Tugay, “Vatandaşlarımız yakınlarında çıkan yangına erken müdahale ediyorlar ve pek çok yangını söndürüyorlar” dedi. Deprem master planı ve mikro bölgeleme Başkan Tugay, en öncelikli görevin riskli alanları, binaları saptamak olduğunu belirterek “Biz şehrimizi afetler açısından dirençli, risklerin azaltıldığı, mümkünse tamamen ortadan kaldırıldığı bir kent haline getirmek için yoğun çaba gösteriyoruz” dedi. Deprem master planı çalışmaları hakkında da bilgi veren Başkan Tugay, sözlerini şöyle sürdürdü: “İzmir’in bir proje kapsamında hazırlanmış sınırlı bir deprem master planı vardı ama şu anda iki üniversitemizle, dış paydaşlarla yoğun şekilde yeni bir plan yapıyoruz. Depremle ilgili riskleri ortaya koyacağımız ve deprem anında, sonrasında yapılacak her şeyi anlatacağımız bir plan çalışması bu. Öte yandan İzmir’de hem yapı stoku çalışmalarına, hem zemini incelediğimiz mikro-bölgeleme çalışmasına devam ediyoruz.” Bornova’da mikro bölgeleme çalışmalarının tamamlandığını dile getiren Başkan Tugay, “Şu anda Karşıyaka’da da mikro bölgeleme çalışması büyük ölçüde tamamlandı. Arkasından Bayraklı ve Konak’ta yapılacak ve diğer ilçelerde tamamlanacak. İzmir’in tamamında bu çalışmayı yapmayı planlıyoruz. Risk saptamaya yönelik bina tarama çalışması da aynı şekilde kent geneline yayılacak. Bornova ve Bayraklı’da tamamlandı. Karşıyaka’daki tarama devam ediyor” diye konuştu. “Toplumun talebi yüksek sesle dile getirmesine ihtiyacımız var” Riskli binaların dönüştürülmesi gerektiğinden söz eden Tugay, “Bunu hangi kaynakla yapacağız? Tüm vatandaşlardan vergi toplayan devlet buna kaynak ayırabilir mi? Dünya Bankası gibi kaynak ayırmaya hazır bazı kurumların kredilerini kullanırken, ayrımcılık yapmama şansı var mıdır? Kentsel dönüşüm konusunda inanın çok çalışıyoruz. Bir noktaya geldiğimizde kaynak ihtiyacı olduğu ortaya çıkıyor. Kaynağı kendi imkanlarımızla sağlamaya çalışıyoruz, çalışırız ama sınırlı olacağı kesin. Toplumun bu talebi yüksek sesle dile getirmesine ihtiyacımız var. Bu haksızlığa kesinlikle ‘evet’ dememesine ihtiyacımız var. Deprem master planını sene sonuna kadar tamamlayacağımızı tekrar söylüyorum” dedi.
ÇEVRE SORUNLARIÇEVRE SORUNLARI2026 Yılının en büyük çevre sorunları Dünya, acil dikkat ve eylem gerektiren bir dizi önemli çevresel sorunla boğuşuyor. İklim değişikliğinin yol açtığı felaketlerden, biyoçeşitlilik kaybına ve plastik kirliliğine, yapay zekanın yükselişine kadar, 2026’nın en büyük çevresel sorunları, iklim değişikliğinin azaltılması ve uyum sağ-lanmasının aciliyetini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Rakamlar bazen insanın yüzüne tokat gibi çarpar. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın geçen hafta açıklanan son raporu da tam olarak bunu yapıyor. 2023 yılında, doğaya doğrudan zarar veren projelere yatırılan para 7,3 trilyon dolar. Evet, yanlış okumadınız. Trilyon. Aynı yıl doğa tabanlı çözümlere, yani ormanları korumaya, toprağı iyileştirmeye, suyu temizlemeye, ekosistemleri onarmaya ayrılan kaynak ise sadece 220 milyar dolar. Bu bir bütçe tercihi değil. Bu bir medeniyet tercihi. Ve biz, bilerek ve isteyerek yıkımı finanse ediyoruz. Raporda “küresel finansal dengesizlik” deniyor. Oysa ortada bir dengesizlikten çok daha fazlası var: Bu, kurumsallaşmış bir doğa karşıtlığıdır. 7,3 trilyon dolar ne demek? Fosil yakıt sübvansiyonları demek. Ormansızlaştırmayı hızlandıran tarım politikaları demek. Madencilik uğruna parçalanan dağlar, kurutulan sulak alanlar demek. Kıyıları betonla boğan turizm projeleri demek. Kısacası; geleceğin sistematik olarak ipotek altına alınması demek. Ve sonra aynı finans çevreleri, iklim risk raporları hazırlayıp “dayanıklılık” konferansları düzenliyor. Komedi! Fosil yakıtların neden olduğu küresel ısınma Rekor kıran sıcak hava dalgaları ve felaket niteliğindeki aşırı hava olaylarıyla geçen bir yıl daha sona erdi ve 2025’in kayıtlara geçen en sıcak üç yıl arasında yer alması bekleniyor. Bu durum, insan faaliyetlerinden kaynaklanan ve on yılı aşkın süredir devam eden benzeri görülmemiş küresel sıcaklık artışını özetliyor; son 11 yılın (2015-2025) her biri kayıtlara geçen en sıcak on yıl arasında yer alıyor. ?u anda 2024 listenin başında yer alırken, onu 2023 takip ediyor. Hiç şüphesiz, yaşamımızın en büyük çevre sorunlarından biri, güneşin ısısını atmosferde hapsederek Dünya yüzey sıcaklığını yükselten ve daha uzun ve daha sıcak sıcak hava dalgalarına yol açan sera gazı emisyonlarındaki artıştır. Gezegeni ısıtan üç ana gazın – karbondioksit (CO2), metan ve azot oksit – atmosferdeki konsantrasyonları hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreter Yardımcısı Ko Barret Ocak 2026’da bu gazların atmosferde son derece uzun süre kalması nedeniyle dünyanın artık “daha uzun vadeli sıcaklık artışına” mahkûm olduğunu söyledi. Barrett ayrıca şunları ekledi: “Karbon dioksit ve diğer sera gazlarının hapsettiği ısı, iklimimizi hızlandırıyor ve daha aşırı hava olaylarına yol açıyor. Bu nedenle emisyonları azaltmak sadece iklimimiz için değil, aynı zamanda ekonomik güvenliğimiz ve toplumsal refahımız için de şarttır.” Sera gazı emisyonlarındaki artış, küresel sıcaklıklarda hızlı ve istikrarlı bir artışa yol açtı; bu da Avustralya ve ABD’nin şimdiye kadar kaydedilen en yıkıcı orman yangını sezonlarından bazılarını yaşamasından, Afrika, Orta Doğu ve Asya’nın bazı bölgelerinde ekinleri yok eden çekirge istilalarına ve Antarktika’da sıcaklıkların ilk kez 20°C’nin üzerine çıktığı bir sıcak hava dalgasına kadar dünyanın dört bir yanında felaket olaylarına neden oluyor. Bilim insanları sürekli olarak gezegenin, Arktik bölgelerdeki donmuş toprakların erimesinin hızlanması, Grönland buz örtüsünün benzeri görülmemiş bir hızla erimesi, altıncı kitlesel yok oluşun hızlanması ve Amazon yağmur ormanlarındaki ormansızlaşmanın artması gibi felaket sonuçlar doğurabilecek bir dizi kritik noktayı aştığı konusunda uyarıyorlar. İklim krizi, tropikal fırtınaların ve tropikal siklonlar (daha çok kasırga ve tayfun olarak bilinen), sıcak hava dalgaları ve seller gibi diğer hava olaylarının daha önce görülmemiş derecede yoğun ve sık yaşanmasına neden oluyor. Sera gazı emisyonlarının tamamı derhal durdurulsa bile, küresel sıcaklıklar önümüzdeki yıllarda yükselmeye devam edecektir. Bu nedenle, emisyonları önemli ölçüde azaltmaya, yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya ve fosil yakıtlarımızı olabildiğince hızlı bir şekilde aşamalı olarak ortadan kaldırmaya şimdi başlamamız kesinlikle şarttır.
OKYAY BULUT ULUSLARARASI ÖDÜL KAZANDIOKYAY BULUT ULUSLARARASI ÖDÜL KAZANDIYaban yaşamı fotoğrafçısı Okyay Bulut’a ödül Yıllardır yaban yaşamına ait birbirinden renkli fotoğraflarıyla haklı bir üne sahip İzmirli Fotoğ-rafçı Okyay Bulut, Fransa’nın başkenti Paris merkezli WPE Awards International Photography tarafından düzenlenen geleneksel fotoğraf yarışmasında, vahşi yaşam dalında dereceye girdi. Okyay Bulut 177 ülkeden 13 bin 800 fotoğrafçının katıldığı yarışmada çektiği ‘saz delicesinin çakalı yakalama’ karesiyle en iyi 100 fotoğrafçı arasına girerek bronz madalya ödülüne hak kazandı. Fotoğrafçı Okyay Bulut ile yıllardır ağırlıklı olarak çalıştığı İzmir Kuş Cenneti’ndeki yaban yaşamı konulu fotoğrafları üzerine söyleştik. Sevgili Okyay Bulut, öncelikle Paris merkezli WPE Awards International Photography’den kazandığın ödül için seni kutluyorum. Bu karenin çekim anını bize anlatır mısın? Çok teşekkür ederim. Benim için çok anlamlı bir ödül. Ülkem adına da 177 ülkeden 13.800 fotoğrafçı arasından en iyi 100 fotoğrafçısı arasına girmem büyük bir onur. Yıllardır ülkemizin yaban hayatını fotoğraflarım. 20 yıla yakındır da kuş gözlemciliği ve kuş fotoğrafçılığı ile ilgilenmekteyim. Ağırlıklı olarak dün-yanın en önemli sulak alanlarından bir olan Gediz Deltasında (İzmir Kuş Cenneti) kuşları ve bu deltada yaşayan yaban hayatını fotoğraflamaktayım. Ödül aldığım bu fotoğrafı yaklaşık 7-8 sene önce fotoğrafladım ve şu ana kadar da hiçbir kanal-da veya dijital ortamda yayınlamadım. Çok değerli bir fotoğraf olduğunun farkındaydım lakin kuş fotoğrafı çekerken o kadar dolu aksiyonlarla karşılaşıyoruz ki; sıradan bir aksiyon dolu fotoğraf olarak hep gördüm. Yine bir gün kuş fotoğrafı ve karşıma çıkacak bazı farklı türleri fotoğraflamak üzere erken bir saatte alana giderek gün doğmadan alanın sazlık kısmında kamuflaja girerek beklemeye başladım. Kuşlar çok ürkek canlılardır. Bulunduğunuz ortamda çok sessiz ve hare-ketsiz olmak zorundasınız. Kamuflaj içinde olsanız bile en ufak bir sesle uçarlar ve saatlerce bir daha bulundukları yere gelmezler. Bu arada önüme gelen kıyı kuşlarını fotoğraflarken birden yol boyunda bazı sesler duymamla objektifimi seslerin bulunduğu yere çevirdim ki, tam netlemeye fırsat bile kalmadan deklanşörüme hızlıca bastım. Görüntü çok ani ve hızlı oldu. Gördüğüm kare unutulmaz bir andı. Yırtıcı kuşlar sınıfına giren saz delicesi dediğimiz yırtıcı kuşun çakal gibi inanılmaz güçlü bir hayvanı yakalaması görülmemiş bir şeydi. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Her şey birkaç saniyede oldu. Tabii, bu arada başka kuşları kaçırmayayım diye tekrar yönümü çevirerek kuşları fotoğraflamayı da sürdürdüm. Bizler, o anda fotoğraflarımıza ekrandan bakmayız daha sonra uygunluk durumuna göre bakar, akşam arazi dönüşü bilgisayarımıza atarak doğru kareyi, doğru fotoğrafı seçer ve arşivleriz. Tabii, bu karenin ayrıca en doğru anda deklanşöre basmamdan dolayı sevincime diyecek yoktu. Bir fotoğrafçı olarak doğru zamanda, doğru yerde olmuştum. Bu fotoğraf uzun yıllar arşivimde saklı kaldı. Ta ki bu yarışmanın duyurusu olana kadar. Sonuçta şansımı denemek istedim. Şunu da söylemeliyim ki, çok da umutlu değildim. Çünkü bu uluslararası yarışmanın geçmiş yıllarda ödül alan fotolarına baktığımda çok sayıda müthiş vahşi yaşam fotoğrafları ödül almış idi. Bunların arasından sıyrılıp ödülü almak hayal gibi bir şeydi. Bundan birkaç gün önce e-postama gelen bir mesajla vahşi yaşam dalında bronz madalya kazandığımı ve dünyanın en iyi 100 fotoğrafçısı arasına girdiği öğrendim, çok sevindim.
MİDİLLİ ADASIMİDİLLİ ADASITürk turistin midilli ekonomisine katkısı 80 milyon euro’ya yaklaştı. Doğu ve Batı’nın izlerini bir arada barındıran ve tarih boyunca pek çok döneme tanıklık eden Yunanistan'ın üçüncü büyük adası Midilli (Lesvos), doğal güzellikleri, kültürel mirası ve değişen ziyaretçi profiliyle turizmde yeni bir sayfa açıyor. Bu dönüşümde Türk pazarının etkisini ve gelecek beklentilerini WOM Hospitality’nin kurucusu Drosos Tarnaras anlattı. Tarnaras: “Türk pazarı bizim için her zaman çok kıymetli” diyor. Nobel ödüllü Midillili şair Odysseas Elytis’in “Dünyanın hiçbir yerinde güneş ve ay bu kadar ahenk içinde batmaz” sözleriyle tarif ettiği Midilli (Lesvos) adası, doğal güzellikleri, eşsiz plajları, bozulmamış dokusu, Arnavut kaldırımlı dar sokakları, köklü tarihi, zengin kültürel varlıkları, pitoresk köyleri, yemyeşil dağlık manzarası, renkli festivalleri, canlı gece hayatı, iştah kabartıcı mutfağı ve misafirperver insanlarıyla Türk turistlerin seyahat rotalarında yer alan özel destinasyonlardan biri olmayı sürdürüyor.
MAVİ ÇIĞLIK’TAN BÜYÜK BAŞARIMAVİ ÇIĞLIK’TAN BÜYÜK BAŞARIMAVİ ÇIĞLIK’TAN BÜYÜK BAŞARI Dünyamızın ortak sorunu ve tükenmekte olan kaynağı Suyun önemine dikkat çekmek ve farkın-dalık yaratmak üzere Ege Orman Vakfı ve Uluslararası Lions 118 R Yönetim Çevresi Federasyonu iş birliği ile hayata geçirilen “Mavi Çığlık” projesi önemli bir başarıya imza attı. Bahar Lions Kulübü tarafından hazırlanan proje, Uluslararası Lions Çoğul Yönetim Çevresi Konseyi tarafından “İyilik Önemlidir” (Kindness Matters Award) yarışmasında birinci olarak uluslararası platformda yarışmaya hak kazandı. Su kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir su kullanımına yönelik farkındalık yaratmayı amaçlayan proje kapsamında; özel olarak hazırlanan eğitim içerikleri, kitaplar ve uygulamalı çalışmalarla 1.365 öğrenciye doğrudan ulaşıldı. Proje, eğitim materyalleri, saha uygulamaları ve sonuç videosu ile bütüncül bir farkındalık modeli sunarak jüri tarafından örnek proje olarak değerlendirildi. Projenin ödülü, MD 118 Çoğul Yönetim Çevresi Konsey Başkanı Doktor Ender Tukay, Küresel Hizmet Takımı Koordinatörü Neşe Başak Güner ve 118R Genel Yönetmeni Arif Çorapçıoğlu tara-fından Bursa’da düzenlenen 3. Konsey Toplantısı’nda takdim edildi. Toplantıda konuşan Uluslararası Lions 118 R Yönetim Çevresi Genel Yönetmeni Lion Arif Çorapçıoğlu: “Ege Orman Vakfı ile birlikte yürüttüğümüz Mavi Çığlık Projemiz, Ulusal Federasyonu-muz tarafından New Voices programı kapsamında Türkiye birinciliğine layık görülmüş ve yöne-tim çevremize büyük bir onur kazandırmıştır.” dedi. Projeyi hazırlayan Bahar Lions Çevre Komitesi Başkanı Nadide Şele; “Mavi Çığlık Projesi, çocukların suyla kurduğu ilişkiyi dönüştüren; onları yalnızca bilgilendiren değil, aynı zamanda sorumluluk almaya teşvik eden çok değerli bir çalışmadır. Bu güçlü iş birliği sayesinde binlerce öğren-cide kalıcı bir çevre bilinci oluşturulmuştur. Elde edilen Türkiye birinciliği, doğru ortaklıklarla çevre adına yaratılan etkinin somut bir göstergesidir.” diye konuştu. Ege Orman Vakfı Genel Müdürü Perihan Öztürk ise; “katkılarınızla, eğitmenlerimiz suyun öne-mini ve su- orman ilişkisini toplam 1365 çocuğa anlattı. Bu önemli eğitim projesine destek olan federasyona ve bağlı kulüplere çok teşekkür ediyor önümüzdeki günlerde yeni farkındalık proje-lerinde buluşmayı diliyoruz.” dedi. Çevre bilincini erken yaşta kazandırma vizyonu doğrultusunda yürütülen “Mavi Çığlık” Projesi; gönüllülük, kurumsal iş birliği ve eğitimi merkeze alan güçlü bir sosyal etki modeli ortaya koydu. Proje çıktısı olarak hazırlanan kitap, öğrencilerin suyun yaşam döngüsündeki yerini kavramaları-na katkı sağlarken, eğitim süreci boyunca elde edilen kazanımlarla farkındalığın kalıcı hale gelmesi hedeflendi.
İRMİK HANIMİRMİK HANIMİrmik Hanım Patiseri Urla gibi ruhu olan bir yerde, bir pastane sadece tatlı üretmez, hatıra da üretir. Urla İrmik Ha-nım Patiseri de tam olarak bunu yapıyor. Vitrinindeki her tat; sabrın, emeğin ve inceliğin hikaye-sini fısıldıyor. Bu hikayenin merkezinde, zarafetiyle olduğu kadar cesaretiyle de dikkat çeken bir isim var; Esra Özkutlu... Mevsimin ritmine kulak veren ve üretimi bir yaşam biçimi olarak gören Özkutlu, sadece bir mar-ka değil bir duruş sergiliyor. Onun mutfağında disiplin, estetik ve sürdürülebilirlik anlayışı da hamura karışıyor. Namı diğer İrmik Hanım'la Urla’nın sakin sokaklarından yükselen bu lezzet markasının arkasın-daki vizyonu ve girişimcilik yolculuğunu konuştuk. Bazen bir pastanenin kapısından içeri adım atmak, bir kadının hayaline tanıklık etmektir. Esra Özkutlu'yu anlatır mısınız lütfen… Öncelikle bana derginizde yer verdiğiniz için teşekkür etmek isterim. 1974, Istanbul doğumlu-yum. Öğrenim hayatım Ankara’da geçti. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümü mezunuyum. 13 yıl ilaç sektörü tecrübesinden sonra eşimin görevi dolayısıyla gittiğimiz İsviçre Basel’de, tatlı yapmaya merak saldım. Konuyla ilgili eğitim almak üzere 2011-2013 arasında Paris Le Cordon Bleu aşçılık okulunda pastacılık diploma programını tamamladım. 2013 yılında Urla’ya taşındık ve pastanemizi açtım.
ZEYTİN, SANAYİ VE LİMAN KENTİ AYVALIKZEYTİN, SANAYİ VE LİMAN KENTİ AYVALIKZeytinin ve sanayinin liman kenti: Ayvalık Ayvalık’a bugün baktığımızda gördüğümüz taş sokaklar, sabunhaneler, zeytinyağı fabrikaları ve kıyıya yaslanmış eski yapılar, aslında bize sessizce bir şey anlatır: Bu kent bir “tesadüf” değil. Çünkü; Ayvalık, 19. yüzyılın rüzgarıyla şekillenmiş bir liman kentidir. Hikayesi daha çarpıcı Osmanlı’nın sanayi ve ticaretle tanıştığı hareketli yıllarda, limanlar yalnızca gemilerin değil, fikirlerin ve üretimin de uğrak noktasıydı. İzmir başta olmak üzere Ege kıyılarındaki pek çok kent bu dönüşümü yaşadı. Ama Ayvalık’ın hikâyesi biraz daha çarpıcıydı.1800’lerin başına kadar küçük, sakin bir kıyı kasabasıyken, kısa sürede Batı Anadolu’nun en canlı sanayi ve ticaret merkez-lerinden birine dönüştü. Bu değişimin arkasında sadece zeytin ve türevleri yok. Evet, zeytin Ayvalık’ın simgesi ama hikâye ondan çok daha eski. Yapılan araştırmalar, bölgede tahıl üretiminin, yel değirmenlerinin ve tuzlaların uzun yıllar boyunca aktif olduğunu gösteriyor. Rüzgârın hiç eksik olmadığı bu topraklarda öğütülen tahıllar, deniz yoluyla uzak diyarlara gönderilmiş. Tuzlalar sayesinde ürünler salamura edilerek korunmuş, tabakhanelerde işlenen derilerle yapılan tulumlar ise zeytinyağının taşınmasını kolaylaştırmış. Üretilen her şey iskelelerden gemilere yüklenip dünyaya açılıyor. Derken Sanayi Devrimi kapıyı çalıyor. Buharlı makineler İstanbul ve İzmir’den sonra Ayvalık’a da geliyor. Özellikle 1850’lerden sonra zeytin ve zeytinyağı üretimi adeta patlama yapıyor. Kent, denizle kurduğu bağ sayesinde büyüyor; üretiyor, ihraç ediyor, zenginleşiyor. Ayvalık’ın kıyısında yürürken fark etmeden geçtiğimiz o düzenli tarihi kent sokakları da işte bu dönemin ürünü. 1823’te hazırlanan kadastral planla kıyı hattı dolduruluyor, ızgara planlı yeni bir yerleşim ortaya çıkıyor. Zeytinyağı fabrikaları, sabunhaneler, depolar ve atölyeler kıyıya diziliyor. Üretilen her şey iskelelerden gemilere yüklenip dünyaya açılıyor. Ticaret büyüdükçe deniz de yetmiyor. 1880’de Dalyan Boğazı derinleştiriliyor ve büyük gemiler Ayvalık’ın iç limanına girebiliyor. İşte o andan sonra Ayvalık artık sadece bir sahil kasabası değil; gerçek anlamda bir liman kenti. Dün-yanın pek çok yerinde sanayi alanları kentin dışında, yüksek duvarların ardında kurulurken Ayvalık’ta üretim hayatın içine karışmış. Fabrikalarla evler yan yana, sokaklar hem işçilerin hem çocukların yolu olmuş. Belki de Ayvalık’ı özel kılan tam olarak budur: Sanayi, kenti boğmamış; kenti var etmiştir. Bugün Ayvalık’ta gördüğümüz endüstriyel miras, yalnızca eski binalardan ibaret değildir. O yapılar; rüzgârı, zeytini, emeği ve denizi aynı potada eriten bir aklın izleridir. Ve bu izler, Ayvalık’ı dün-yadaki pek çok kentten ayıran asıl değeri oluşturur. Ayvalık ise bu hikâyeye pek uymaz. Sanayi Devrimi’nden söz ettiğimizde, gözümüzün önüne çoğu zaman kentin dışında, sınırları belli, kendi dünyasını kurmuş dev endüstri alanları gelir. Avrupa’da maden ocakları, elektrik santralleri, tuzlalar ya da et işleme tesisleri genellikle böyle gelişmiştir: Kentten biraz uzak, dü-zenli, kontrollü ve kendi kendine yeten kampüsler hâlinde. Bu kentte doğa ve yaşam, başından beri farklı bir denge kurmuştur. Tahıl tarlaları ve zeytinlikler kentin doğusundaki yamaçlara ve düzlüklere yayılırken, insanlar denize bakan yamaçlarda yaşamayı seçmiştir. Osmanlı kentlerine özgü o kıvrımlı sokaklar, dar geçitler ve beklenmedik köşeler; Ayvalık’ta da topoğrafyanın rehberliğinde oluşmuş, düzensiz gibi görünen ama aslında kendi içinde son derece tutarlı bir kent dokusu yaratmıştır. Asıl kırılma ise zeytin ve zeytinyağıyla birlikte yaşanır. Zeytine dayalı sanayi büyüdükçe, Ayvalık’ta alışıldık bir sanayi kampüsü ortaya çıkmaz. Bunun yerine, üretim doğrudan denizle buluşur. Fabrikalar, depolar, iskeleler; kentin dışında değil, tam kalbinde, yaşam alanlarıyla yan yana, hatta kimi zaman denizin içine doğru uzanarak var olur. Sanayi burada kenti takip etmez; kenti şekillendirir. Endüstri, bu kentte bir arka plan faaliyeti değildir. Kentin hafızasını, kıyı siluetini ve günlük ya-şamını kuran ana unsurlardan biridir. Bu nedenle Ayvalık’ın endüstriyel mirası, dünyadaki pek çok örnekten ayrılır; yalnızca korunması gereken yapılar değil, kenti var eden bir bütün olarak karşımızda durur. Ayvalık’ta zeytin yalnızca ağaç değildir. Sokaktır, kıyıdır, duvardır, iskeledir… Ve belki de bu yüzden Ayvalık, endüstri mirası denince ezberleri bozan nadir kentlerden biridir. Kaynakça •19. Yüzyıl Uluslararası Deniz Ticaretinin Batı Anadolu Yerleşimlerine Sosyo Ekonomik ve Mekânsal Yansımaları “Ayvalık Örneği”, Berrin Akın, Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştır-maları Dergisi (OÜSBAD), 2015. •The Grid that Remained: Redating the Coastal Urban Morphology of Ayvalık, H.Sercan Sağlam, Heritage and The City: Values and Beyond, 2022. •Akbulut, M. R. (1992). Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İstanbul ve Kadıköy: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İstanbul ve Kadıköy Örneklerinde Plan Dinamikleri ve Mekânsal Dönüşümün İncelenmesi (Unpublished master’sthesis). İstanbul: Mimar Sinan Fine Art University. •Ayvalık Tarihinde Zeytinyağı Üretim, Depolama Ve Satış Binalarının Yeri Ve Önemi, Hatice Uçar, Trakya University Journal of Engineering Sciences, 2014. •Önder Aksoy Fotoğraf Arşivi.
DUYGU ALPTEKİN GÜRSUDUYGU ALPTEKİN GÜRSUDUYGU ALPTEKİN GÜRSU’DAN YENİ KİTAP "KADIN LİDERİN ZİRVE YOLCULUĞU" 50'den fazla ülkede liderlerle çalışan küresel yönetici, liderlik ve takım koçu, konuşmacı ve yazar Duygu Alptekin Gürsu’nun yeni kitabı ’Kadın Liderin Zirve Yolculuğu’ Müptela Yayınları tarafın-dan kısa bir süre önce yayınlandı ve raflardaki yerini aldı. Şubat 2025’te önce ABD’de İngilizce olarak yayımlanan ve Mart’ta Amazon A.B.D.’de çok satanlar listesine giren Gürsu’nun yeni kitabı, ‘Kadın Liderin Zirve Yolculuğu’, 17 yıllık yönetici ve liderlik koçluğu yolculuğunda, 52 ülkede çalıştığı sayısız kadın liderin gerçek deneyimlerinden, kendi kurumsal liderlik geçmişinden ve aynı zamanda -Örgütsel Psikoloji- yüksek lisans tezinin saha ve araştırma temelinden besleniyor. "Kadın Liderin Zirve Yolculuğu"nun hedefi: Kadın liderlere, üst yönetime giderken somut bir yol haritası sunmak. Erkek liderleri seyirci değil, aktif destekçi olmaya davet etmek. Kurumlara, sür-dürülebilir başarı için kadın liderleri nasıl güçlendirebileceklerini göstermek. Duygu Alptekin Gürsu, liderlik ve yönetici koçluğu alanında yazdığı iki kitabı ‘İçimdeki Lider’ ve ‘Kadın Liderin Zirve Yolculuğu’ başta olmak üzere çalışma yaşamına dair sorularımızı yanıtladı.
PROF.DR. HALİSE HEVES ÖZYILMAZPROF.DR. HALİSE HEVES ÖZYILMAZOn parmağında onbir marifet Prof. Dr. Halise Heves Özyılmaz Yaşam sonsuz kaynaklar, bilinmezliklerle dolu bir alan, geçmişiyle esrarengiz bir masal ve heyecan verici bir gelecek sunar bizlere. Üstelik sadece gözümüzle görüp kulağımızla duyduklarımızdan ibaret değildir. Hissettiklerimiz, hayal ettiklerimiz, tahmin ettiklerimiz, kurgularımız da anlamlı bir parçasıdır yaşamın. Görmesini bilene çok şey gösterir, duymasını bilene çok şey fısıldar yaşam. Kimilerinin ruhu tek kapılı bir oda gibidir. Kimilerininse bir çok odaya açılan kapıların olduğu uzun bir koridor. Yaşamın tüm esintilerinin hissedildiği püfür püfür bir koridor. Tıpkı Halise Heves Özyılmaz’ın ruhu gibi… İzmir’de doğan Halise Heves Özyılmaz İzmir Amerikan Koleji mezunudur. Anadolu Üniversitesi İktisat Bö-lümü’ne devam ederken ruhunun koridorundaki başka kapılar daha çok ilgisini çeker ve psikoloji alanına yönelir. Psikoloji lisansını Northwest Üniversitesi’nde tamamlar ve aynı üniversitede yüksek lisans yapar. Bu arada tarih, felsefe ve sanat tarihi gibi alanlarla ilgilenir, meditasyon ve yoga konusunda kendini gelişti-rir. Akademik serüvenine Empresaryal Üniversitesi’nin (UNEM) Psikoloji Bölümü’nde doktorasını tamamla-yarak devam eder. Ardından Northwest Üniversite’sinde klinik psikoloji alanında tezli yüksek lisans yaparak bilgi birikimini pekiştirir. Kariyeri boyunca St. Clements Üniversitesi ve Northwest Üniversite’sinde Psikoloji Ana Bilim Dalı Bölüm Başkanı olarak görev almanın yanı sıra, uluslararası hakem heyetli bilim dergilerinde yayımlanmış 12 önemli yayına imza atar. Yazın dünyasında da aktif rol oynayarak, çeşitli haber sitelerinde makaleler yayımlar ve halen Yenigün Ga-zetesi’nde yazarlık yapmaktadır. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca dillerine hakim olan evli ve üç çocuk anne-si olarak, hem akademik hem de kültürel alanda zengin bir birikime sahiptir. ‘Ben Evrenin Parçası’ adlı ilk kitabının ardından yayımlanan ‘Biz Evreniz’ kitabıyla da edebi serüvenine yeni bir soluk getirmiştir. Son kitabı ‘Biriz’ çok kısa bir süre önce raflardaki yerini almıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle hayatın altından girip üstünden çıkan, sürekli bir merak duygusuy-la, heyecanla her şeyi araştıran Halise Heves Özyılmaz, biyografik bilgiler dışında kendini nasıl tanımlıyor acaba? Biyografik bilgilerin ötesinde kendimi; öğrenimi hiç bitmeyen dönüşüm sürecinde bir ruh olarak tanımlıyo-rum. Hayatı “olan biten” bir süreçten ziyade, anlamı her gün yeniden çözülen organik bir yapı gibi algılıyo-rum. Psikoloji benim için yalnızca bir meslek değil; insanın kendine, başkasına ve hayata temas etme biçi-mi. Yaşadığı acı tatlı her deneyimi bir öğrenme alanı olarak gören biriyim. Duygularla beden arasındaki bağı, zihnin hikâyeler yaratma gücünü ve insanın kendini dönüştürme kapasitesini anlamaya çalışıyorum. Merakıyla, şefkatiyle ve farkındalığıyla büyümeye gayret eden biriyim. Belki de en çok, yargısızca tüm ev-reni kucaklamaya ve birilerinin yüreğine dokunmaya çalışan bir varlığım. Biriz kitabınızda belki de en önemli sorulardan biri olan “İnsan nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Aslında tüm çabanız sanki temelde bu soruya cevap bulabilmek. Çünkü kitabınızda yer alan diğer “Tanrı nedir?”, “Ölüm nedir?”, Korku nedir?” gibi sorular da aslında insanın derinliklerine yönelik sorular. Sahi sizce “Nedir insan?” Bence insan, biyolojik bir varlığın çok ötesinde; anlam arayan, kendini sorgulayabilen ve dönüştürebilen bir bilinç alanıdır. Düşünen bir zihin, hisseden bir kalp ve deneyimleyen bir bedenin aynı anda var olabildiği nadir bir bütünlüktür. İnsanı insan yapan şey; korkması, sevmesi, hata yapması ya da ölümü sorgulaması değil sadece. Asıl mesele, tüm bunların farkında olabilmesi. “Tanrı nedir?”, “Ölüm nedir?”, “Korku nedir?” gibi sorular aslında insanın kendine sorduğu aynalardır. Çünkü insan, kendini anlamadan hayatı, ölümü ya da kutsalı anlayamaz. Benim için insan; kelime anlamıyla unutan, yaşadıkça unuttuklarını hatırlayan, Tanrı’yı içinde taşıdığını hatırladıkça ve tam da bu yüzden sonsuzluğunun farkına varabilen bir varlık. Kendini tanıdıkça başkasıyla bağ kurabilen, bağ kurdukça da bireyselliğini aşabilen bir bilinç. Ve sonuç olarak insan bir bedenin içinde bu üç boyutlu dünyada ‘biz’ olabilme potansiyelini içinde taşıyan bir ruhtur. Kitabınızda duyguların yönetimi ile ilgili bölüm özellikle dikkatimi çekti. Şöyle diyorsunuz, “Temelde sekiz duygumuz; üzüntü, mutluluk, öfke, korku, kızgınlık, sevinç, güven ve tiksintidir.” Son dönemde toplumda bu duyguların çoktan kontrolden çıkmış olduğuna şahit oluyoruz. Biz duygularımızı kontrol edemediğimiz için mi mutsuz ve agresif bir toplum olduk, yoksa duygularımızı bastırmaya çalıştığımız için mi? Her iki durum da aslında aynı döngünün parçaları. Duygular kontrol edilmesi gereken düşmanlar değildir, bastırılması gereken yükler de değil. Duygular, bize bir şey anlatmaya çalışan biyolojik ve psikolojik sinyal-lerdir. Toplumsal olarak biz duyguları tanımayı değil, susturmayı öğrendik. “Korkma”, “ağlama”, “öfkeni göster-me” gibi telkinlerle büyüdük. Bastırılan duygu kaybolmaz; yön değiştirir. İçeride tutuldukça ya bedene, ya ilişkilere, ya da toplumsal davranışlara agresyon olarak geri döner. Diğer yandan, duygularla baş etmenin tek yolu onları kontrol altına almak sanıldığında da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Kontrol etmeye çalıştığımız duygu daha da güçleniyor. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey kontrol değil; farkındalık ve düzenleme. Bugün mutsuz ve öfkeli bir toplum olmamızın temel nedenlerinden biri, duygularımıza alan açmayı bil-mememiz. Duyguyu bastırmadan, ona teslim olmadan, ne anlatmak istediğini duyabildiğimizde; bireysel olduğu kadar toplumsal bir sakinleşme de mümkün oluyor. Biz her şeye rağmen aile, arkadaş, mahalle yani sosyal ilişkileri yoğun bir toplumuz. Bu yüzden de sorunla-rımızı, dertlerimizi paylaşabileceğimiz, akıl alabileceğimiz birilerini bulmakta pek zorlanmayız. Ancak psi-kolojik sorunlarımız eş dost paylaşımlarıyla çözümden çok, daha büyük sorunlara dönüşebilir diye düşünü-yorum. Psikolojik sorunlarımızı neden bir arkadaşımızla değil de, bir terapistle paylaşmalıyız? Paylaşmak insan olmanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Aileyle, arkadaşla dertleşmek; görülmek, duyul-mak ve yalnız olmadığımızı hissetmek açısından son derece iyileştirici bir işleve sahiptir. Sosyal bağlarımız, zor zamanlarda bizi ayakta tutan en güçlü kaynaklardan biridir ve bunu asla küçümsememek gerekir. Ancak daha derin psikolojik sorunlar söz konusu olduğunda, paylaşım ile dönüşüm arasındaki farkı ayırt etmek önemlidir. Günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle, herkesin birbirine sürekli akıl verdiği, etiketle-diği ve hızlı çözümler sunduğu bir alan oluştu. Bu paylaşımlar ilk anda rahatlatıcı görünse de, çoğu zaman duygunun derinine inmeyi değil, üstünü örtmeyi beraberinde getiriyor. Arkadaşlarımız bizi sever, korur, çoğu zaman iyi niyetle yönlendirmek ister. Fakat tam da bu yakınlık nede-niyle, kendi deneyimlerini, inançlarını ve duygularını bizim yaşadıklarımıza karıştırabilirler. Sosyal medyada sıkça gördüğümüz “şöyle yap geçer”, “bunu düşünme”, “pozitif ol” gibi yaklaşımlar da, farkında olmadan kişinin yaşadığı duyguyu geçersizleştirebilir. Bu da bazen sorunların çözülmesinden çok, pekişmesine yol açabilir. Terapiyi farklı kılan şey, yargısızlık ve tarafsızlıktır. Terapist; ne ‘haklısın’ demek, ne teselli etmek, ne de akıl vermek için oradadır. Duygunun kökenine inmeyi, tekrar eden kalıpları fark etmeyi ve kişinin kendi iç kaynaklarını güçlendirmeyi hedefler. Bu da güvenli, yapılandırılmış ve etik bir alan gerektirir. Kısacası; arkadaş paylaşımı insanı rahatlatır, terapi ise dönüştürür. Biri bağ kurmamızı sağlar, diğeri ken-dimizle bağ kurmamıza yardımcı olur. Sağlıklı olan, bu ikisini karşı karşıya koymak değil; her birini yerinde ve işlevine uygun kullanabilmektir. Toplumumuzun kanayan yaralarından biri de hiç kuşkusuz kadın cinayetleri. Pek çoğu aşk veya takıntı yü-zünden işlenen bu cinayetlerin toplumsal bir altyapısı olduğu kesin. Biraz önce konu ettiğimiz duygu kont-rolü mü burada da sorun? Ve bir türlü çözülemiyor, sizce çözüm yanlış yerde mi aranıyor? Kadın cinayetlerini yalnızca “duygu kontrolü” meselesi olarak ele almak eksik kalır. Çünkü burada sorun, bir duygunun anlık taşkınlığından çok daha derinde; öğrenilmiş ilişki biçimlerinde, güç algısında ve değersizleş-tirme kültüründe yatıyor. Aşk ya da takıntı olarak adlandırılan pek çok durumda aslında gördüğümüz şey; terk edilme karşısında ya-şanan çaresizlik, kontrol kaybı ve buna eşlik eden “sahip olma” inancı. Duygularını tanımayı, sınırla karşı-laşmayı ve kayıpla baş etmeyi öğrenememiş bireylerde; öfke, kıskançlık ve korku hızla şiddete evrilebiliyor. Ancak mesele sadece bireyin duygularını yönetememesi değil. Toplumsal olarak erkekliğin güç, hâkimiyet ve kontrol üzerinden tanımlandığı; kadının ise hâlâ “ait olunan” bir varlık gibi konumlandırıldığı bir zeminde yaşıyoruz. Bu altyapı sorgulanmadıkça, sadece cezalarla ya da sonuçlarla uğraşmak yeterli olmuyor. Bu nedenle çözüm çoğu zaman yanlış yerde aranıyor. Aslında sorunun başlangıcını çok daha öncede, çocuk-lukta aramak gerekiyor. Duygularını tanıyabilen, sınır kavramını içselleştirmiş, reddedilmeyle ve hayal kırık-lığıyla baş etmeyi öğrenmiş bireyler yetiştirmeden kalıcı bir dönüşüm mümkün değil. Sonuçta kadın cinayetleri bize şunu söylüyor: Bireysel bir öfke sorununun ötesinde; kadın cinayetleri empa-ti, eşitlik, saygı ve sınırlarını bilme adına toplumun eğitim eksikliği konusundaki yarasıdır. Ve bu yara, an-cak insanı merkeze alan bütüncül bir bakışla iyileşebilir. En hoşuma giden bölümlerden biri de dizilerle ilgiliydi. Gerçektende televizyonun ilk yıllarından beri en önemli ortak paylaşım alanlarından biridir diziler. Bir ulusun neredeyse tamamının aynı gece aynı saatte aynı şeyi izleyip hep birlikte duygulanması hoş bir şeydi. Size neler kattı o diziler ve o günler? Özlüyor mu-sunuz, yoksa o yılların hastalıklı yönleri gölgeliyor mu bu duygunuzu? Diziler, özellikle televizyonun ilk yıllarında, sadece bir eğlence aracı değil; ortak bir duygu diliydi. Aynı saat-te, aynı hikâyeye bakıp benzer duygulara temas edebilmek, bir toplum için çok kıymetli bir bağ kurma bi-çimiydi. Bugün özlediğimiz şey belki de dizilerin kendisinden çok, o birlikte hissetme hâli. O yıllardaki diziler bana; karakterleri izlerken insanı anlamayı, çatışmaları okumayı ve duyguların zamana yayılışını gözlemlemeyi öğretti. Sessizce akan sahneler, uzun bakışlar, tamamlanmamış cümleler… Hepsi, insan ruhunun aceleye gelmeyen yanlarını fark etmeme katkı sağladı. Elbette o dönemlerin de sorunlu tarafları vardı. Bastırılan duygular, konuşulmayan travmalar, kalıplaşmış kadın–erkek rolleri ve “normal” kabul edilen pek çok sağlıksız ilişki biçimi… Bugünden baktığımızda bunları daha net görebiliyoruz. Ama bu farkındalık, o günlerin duygusal hafızasını tamamen gölgelemez. Ben o yılları; eksikleriyle, naifliğiyle ve kurduğu bağ hissiyle hatırlıyorum. Bugün daha çok içeriğe, daha hızlı tüketime sahibiz; ama belki de daha az ortak duyguda buluşabiliyoruz. O yüzden evet, dizilerden çok o gün-lerin birlikte yaşanan duygusunu özlüyorum. Harika bir sohbetti. Ruhunuzun koridorlarında bizi dolaştırdığınız için tekrar çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Bu sorularla ruhumun koridorlarında birlikte yürümek benim için de çok kıymetliydi. Eğer bu sohbet, okuyan birinin kendi iç dünyasında küçük bir kapıyı aralayabiliyorsa; işte o zaman kelimeler gerçek anlamını buluyor. Paylaşmak, anlamak ve birlikte düşünmek dileğiyle…
CAROLE A. FEUERMANCAROLE A. FEUERMANCarole A. Feuerman’ın kadın yüzücüler heykellerine feminizm üzerinden bakmak Carole A. Feuerman’ı sanat dünyası hiperrealist heykelleri ile tanıdığında takvim 1970’lerin son-larını gösteriyordu. 1976’da Teksas’ta ilk kişisel sergisi kadın ve erkek bedenine dair doğrudan ve cesur temsillerdi. Ancak sanat dünyası o dönemin kültürel değerleriyle çeliştiğini düşünerek eserlerini sansürlemişti. Onun sanat eserlerinin onaylanması yarım yüzyılı buldu. Bugün heykel-leri çağdaş heykel anlatısının en önemli figürleri sayılıyor. New York’taki Museum of Sex’te açılan “Long İsland Girl” başlıklı retrospektif sergisi (31 Ocak – 31 Ağustos 2025) tüm yapıtlarının onaylanması olarak yorumlanıyor. Bu serginin ilgi çeken bir özelliği de sanatçının atölyesinin sergi mekanına taşınması oldu. Kalıpları, masaları, boya tüple-ri ve airbrush ekipmanları sergiyi gezenlere tanıtıldı. Bu bağlamda sergi, sanat nesnesinin üre-tim aşamasını gözler önüne sermesi açısından önem taşıdı. Carole A. Feuerman’ın tekniği doğrudan modelden kalıp alma yöntemine dayanıyor. Modelin bedeninden negatif kalıplar silikon aracılığıyla pozitif formlara dönüştürüldükten sonra reçine, vinil, epoksi, mermer veya didrostore gibi farklı malzemelerle yeniden üretiliyor. Bu teknik cilt yüzeyindeki gözenek, damar ve ter dokusu gibi mikroskobik detayları görünür kılıyor. Ayrıca airbrush tekniği ile çok katmanlı boya uygulamaları heykellere fotografik bir canlılık kazandırı-yor. Sanatçının bu tekniği uygulamasının amacı görünene değil, görünmeyeni de görünür kılmak, görünmeyenin yüzeyine dokunmak olarak tanımlanıyor. Jean Shorts, Lace Pantie, Hand on Bra, Breast I–III gibi yapıtları kadın bedeninin parçalı temsille-ridir. Bedenin parçalanması klasik heykeldeki idealize edilmiş tam figür anlayışını yıkar, heykele postmodern parçalanmışlık estetiğini devreye sokar. Bedenin parçalanmışlık halinin sergilen-mesi erotik çağrışımlar taşıyor gibi görünse de aslında izleyicinin bakış biçimini sorgulayan ve bedenin temsiline dair toplumsal ezberleri bozan eleştirel işlevler üstlenir. Feuerman’ın kullandığı malzemeler bilinçli tercihlerdi. Reçine, geçiciliği ve kırılganlığı; mermer, zamansızlık ve dayanıklılığı; vinil ise çağdaşlığın yapay ve plastik doğasını yansıtır. 2019 tarihli Angelica adlı yapıt, 24 ayar altın yaprakla kaplı bir kadın figürüdür. Sanatçı altın malzeme kul-lanmasıyla tarih boyunca değersizleştirilen kadının varlığının, gücünün ve kutsallığının, kadın duyarlılığının, toplumsal hafızanın temsiline dönüşür. Her bir parçalanmış beden figürü kadının suskunluğunu kırıp onu konuşmaya davet eden anlatıya dönüşür. Ona göre ataerkil sistem kadına bedenini kayda geçirilmesini yasaklamıştır. Kadın susturulmuş-tur. Kadını ataerkil sistem tarafından baskı altına alan yapıyı ortaya çıkararak yeniden canlandı-rır, söylenemez ve söylenmemiş olana odaklanır. Bu, kadınların sembolik sessizliklerini kırmak için kadınlara yapılmış bir çağrıdır. Kadının toplumsal alanda özgürleşmesinin tek yolu kadının toplum önüne çıkması ve toplumsal belleğin yeniden inşasından geçer. Carole A. Feuerman sanatından vazgeçmemesiyle, ataerkil topluma sanatı ile direnmesiyle ta-rih boyunca kadını kısıtlayan zihniyeti sorgulayarak kadına uygulanan baskıyı göz önüne sermiş olur. Carole A. Feuerman geleneksel, klasik sanat anlayışını alaşağı eder. Amacı farklı olana hitabet eden bir eser ele almaktır. Bu nedenle eserleri baskın otoriter söylemden kaçınmak üzerine ku-ruludur. Sıra dışı ve farklı bir sanat dili oluşturur. Bu dil kendi iç sesinin, kendi samimi duyguları-nın ifadesidir. Böylelikle Feuerman’da sanat tüm toplumsal düzenin ve sanatsal formların yerle bir edilerek kadının, kadın kimliği ve ifadesinin özgürleştirilmesine açılan tek yol olur. Feuerman kadın heykelleri, erkeklerin emirlerine direnerek bedenlerini geri kazanır. Dolayısıyla sanatçı olarak Feuerman egemen söylemin sınırları aşarak kadınlara bedenleri üzerinden özgür-lük alanı açar. Bir röportajında yaptığı her heykelin bir hikâye anlattığını söyledi. İnsan figürlerine ve çok çeşitli kişisel duygularına odaklandı. “Grande Catalina” ve “Survival of Serena” adlı yüzücü heykelleri Floransa Bienali’nde sergilendi. Paris 2024 Olimpiyatları kapsamında Eiffel Kulesi önünde sergilenen “The Diver” heykeli ise olimpiyatların simgesi haline dönüştü. Sanatçı, "Eserinin olimpiyat ruhunu, dürüstlük, azim, mü-cadele ve cesaret gibi değerleri temsil ettiğini, gençlere ve sporculara ilham kaynağı olmasını ve asla pes etmemeleri gerektiğini vurgulamak için yaptığını" söylüyor. Su ve yüzücülerin ilgi odağında olmasını ise şöyle açıklıyor: “Su ve yüzme, çocukluğumdan beri beni büyüledi ve eserlerimin ilham kaynağı haline geldi. Jones Beach’te kumla oynayıp dalgalara atladığım çocukluk anılarım, suyun cildime temas edişi ve oluşan desenler beni hep büyülemiş-tir. Suyun insan figürünü nasıl sağlıklı ve canlı gösterdiğini gözlemledim. Bu yüzden ikinci sınıfta yüzücüleri çizmeye başladım ve beşinci sınıfta özel sanat dersleri almak istedim. O zamandan beri, yüzücüler ve su, ilgi odağım oldu.” “Catalina” ve “Survival of Serena” heykelleri, 55. Venedik Bienali’nde sergilendi ve izleyiciler üzerinde derin bir etki bıraktı. “Quan” isimli çalışması, fitness topunda dengede duran, yoga pozisyonundaki bir kadının heykeli ve ismini Çin kültüründeki Merhamet Tanrıçası’ndan alıyor. Tanrıça, geleneksel olarak aşağıyı izlerken tasvir edilir. Bu da onun, dünyayı gözlediğini ve koruduğunu sembolize eder. İzleyici heykelin önünde durduğunda, cilalı paslanmaz çelik topun yüzeyinde kendisinin yanı sıra çevre-sinin de yansımalarını görebilir. Eserleri görsel olduğu kadar düşünsel bir düzlem taşıyor. Bu bağlamda kadın yüzücü heykellerini Hélène Cixous’un Medusa’nın Kahkahası üzerinden incelemek faydalı olacaktır.