MAYISHAZIRAN2026
FİRDEVS TUNÇAY
Hasret, göç ve bellek: Mübadeleyi yazan kalem Firdevs Tunçay Mübadil bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Firdevs Tunçay, yıllar içinde bu hafızayı kaleme dökerek hem kendi ailesinin hem de iki yakada yaşanan ortak acıların izini sürdü. İlk kitabıyla Rumeli’den Anadolu’ya uzanan hikâyeleri anlatan yazar, içindeki “yarım kalmışlık” duygusunu gidermek için bu kez Ege’nin karşı kıyısına geçti. Atina’da Anadolu Rumlarıyla yaptığı görüşmeler, onun anlatısını tamamladı. Üç kitabında da mübadeleyi bir bütün olarak ele alan yazar, göçün, hasretin ve insan hikâyelerinin izini sürmeye devam ediyor. “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabınızda anne ve babanızla ilgili birinci elden dinlediğiniz hikayeler vardı. Peki, ikinci ve üçüncü kitabınızda neler var? Yazar, bir meselesi olan kişidir. Kalbinde, düşüncelerinde taşıdığı o meseleyi yazmadan duramaz. Benim meselem, ilk gençlik yıllarımdan beri hayalim olan “mübadeleyi” ve “mübadilleri” anlatmaktı. Çünkü mübadele fırtınasında Selanik bölgesinin Kavala liman kentinden koparılarak getirilmiş mübadil bir ailenin evladıyım. Mübadelenin insan ruhunda yarattığı sarsıntıya, anneannem Ayşe Hanım’ın gözyaşlarına tanık olarak büyüdüm. İlk gençlik yıllarımdan beri onların memleket hikâyesini yazmayı çok istiyordum. Dileğim ancak Türk Dili ve Edebiyatı öğretmen olarak emekliye ayrıldıktan sonra gerçekleşti. İlk eserim “Kalbim Rumeli’de Kaldı-Sardunya kokan toprakların öyküleri” 2013 yılında İstanbul SAY Yayınları tarafından yayımlandı. Bu kitabımı, aile büyüklerimden duyduğum anılardan yola çıkarak ve mübadele konusunda çok da kitap okuyarak yazdım. Ailemin şahsında tüm Rumeli mübadillerinin ortak hikâyelerini anlattım. Kitabım çok beğenildi ve gündem yarattı. 2021 yılında 6. baskısı çıktı. Bu kitabımın 130. sayfasından alınan bir parça 2019-2020 eğitim ve öğretim yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ortaokul ve İmam Hatip Okulları 8. sınıf Türkçe ders kitabına girdi. Ayrıca memleketim Ödemiş’te, İzmir’de, İstanbul’da birçok yerde konferans verdim, televizyon kanallarında ve radyolarda mübadeleyi anlattım. Sonraki süreç nasıl gelişti? Mübadele, para gibi bir bütündür. Bu bütünlüğü tanımak ve “Mübadelenin Öteki Yüzü: Anadolu Rumları”nı yazmak için, 19 Eylül 2016’da İzmir’den kalkıp Atina’ya gittim. Atina’da yaşayan sekiz Anadolu Rumu ile yüz yüze çalışmalar yaptım. Yaşayanlar hatırladıklarını, çocukları ise atalarından dinlediklerini anlattılar bana. Yüreğimi, onların yüreğine dayayarak dinledim onları. Hikâyeleri acı ve özlem doluydu. Yurduma döndüğümde, yüreğim ses verdi, kalemim yazdı. “Kalbim Anadolu’da Kaldı- Gerçek Mübadele Öyküleri” adını verdiğim ikinci kitabımı, 2019 yılında kendi olanaklarımla yayınladım. Bu kitabımın da gördüğü ilgi üzerine kısa zamanda 2. baskısı çıktı. Atina’daki söyleşilerin temelinde, bir de diğer tarafı dinleme arzusu mu vardı? Katıldığım onca etkinliğe rağmen, içimde hep bir yarım kalmışlık duygusu vardı. Çünkü “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabımda Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilen Müslümanları anlatmıştım. Mübadelenin bir yüzü kayda geçmişti. İç sesim “Seninki yarım kalan bir öykü” diyordu. Oysa mübadele para gibi ikiyüzlüdür. Öbür yüzü de Anadolu’dan Yunanistan’a sürülen Ortodoks Rumlardır. Onlar da çok acılar çektiler. Onları da yazarsam hikâyem tamamlanmış olacaktı. Bu hayalim bir gün gerçekleşecek miydi? 2016 yılının 7 Ocak Perşembe günüydü… Ankara’da bulunan TRGR (Türkiye-Yunanistan Ortak Radyosu) ile “Kalbim Rumeli’de Kaldı” kitabımla ilgili söyleşimiz çok hoş geçmişti. Söyleşimizin sonunda, “Söylemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sordular. “Ege’nin“ karşı yakasındaki Anadolu Rumlarıyla görüşmek ve onların hikâyelerini anlatan bir kitap yazmak istiyorum. Yarım kalan mübadele yolculuğum bu kitapla tamamlanacak.” dedim. Ben daha önceden Facebook sayfamda, link adresini ve yayınlanacağı saati yazmıştım. Ertesi gün, hayatımın en güzel sürprizlerinden birini yaşadım. Amerika’da yerleşmiş, yıllar önce okuttuğum öğrencim Berkant Yalçıngediz, beni telefondan arayarak tebrik etti. “Atina’da ben bir yıl kaldım. Öğretmenim İstanbul Rumlarından Rodi Tomurcukgül’den Yunanca dersleri aldım. Türkçe dersleri de veriyor. Sizi onunla tanıştıracağım” dediğinde çok sevinmiştim. Sonraki günlerde, sevgili öğrencim sayesinde Rodi’yle tanıştım. Aramızda güzel bir arkadaşlık bağı kuruldu. Atina’da “Küçük Asyalı Urlalılar Derneği” üyesiydi. Bir gün beni aradığında “Anadolu Rumları hakkında kitap yazmak istiyordun ya derneğimiz adına seni Atina’ya davet ediyoruz. Benim evimde kalacaksın” dediğinde dünyalar benim olmuştu… Atina’da bulunan sekiz Anadolu Rumu’yla görüşmemi sağladı. İstanbul Rumları, Türkçe anlattılar hikâyelerini çünkü onlar mübadele dışı bırakılmışlardı. Türk olsun Rum olsun kardeş gibi yaşadıklarını anlattılar bana. Onlar, en büyük acıları 6-7 Eylül 1955’te ve Kıbrıs Çıkartması, yani 1974’te yaşadıklarını söylediler. Rodi’nin ablasının evine gittiğimizde Anna Pembezümbül, bu acı olayları ağlayarak anlattı. Diğer Anadolu Rumlarının aileleri ise, acı göç mübadeleyi yaşamış Anadolu’nun çeşitli kentlerindendi. Kimi Isparta’dan, kimi Urla’dan… Ailelerinden dinledikleri evini bırakıp gelmenin acılarını ve Atina’da yaşadıkları zorlukları anlatmışlardı. Ataları Isparta’dan, mübadeleden hemen önce Küçük Asya Felaketi nedeniyle gelen Nea İonia ve yayam (Babaannem), Atina’ya geldiklerinde Yunan Hükümeti onlara bomboş bir arazi vermiş. Kızılhaç, gelenler için çadırlar kurmuş burada. O çadırlarda kışın soğuğunda, yağmurunda, yazın sıcağında çok ölen olmuş. Kendilerine bir düzen kurmaları uzun ve zahmetli yıllar almış. Isparta, gül memleketi olduğundan buraya da gül yağcılığı getirmişler. Güller onlara burada da para kazandırmış. Ben de mübadil ailemin yaşadıkları acıları anlattım ona. “Baba tarafımın mübadele dışı bırakılan Batı Trakya’nın İskeçe şehrinden kaçarak ana vatana sığındıklarını ve fakir düştüklerini anlattım ona. “Ama Mustafa Kemal’in yanına gitti onlar. Çok şanslıydılar,” dedi Lukas. Dünyadaki emperyalist ülkelere ilk baş kaldıran, bu hareketiyle dünyadaki mazlum ülkelere de örnek olan Mustafa Kemal Atatürk ile bir kez daha gurur duydum. Üçüncü kitabınızdan söz etsek.. 2021 yılında yayımladığım “Hasretin Çocukları” adını verdiğim üçüncü kitabımda ise Makedonya göçmenlerini ve Rumeli muhacirlerini anlattım. Ne mutlu bana ki bu kitabım da 2. baskısı yaptı. Üç eserim de birbirini tamamlar. Kitaplarım, mikro tarih belgesel edebiyat türünün örneğidir. Büyük acının, hasretin, vefanın, dostluğun, barışın, umudun ve insan sevgisinin romanıdır. İzmir sizin gibi mübadele çocukların kenti. Kimi mübadele ile gelmiş, kimi kaçarak gelmiş ailelerin çocukları, siz, İzmir’i nasil tanımlarsınız? Her ne kadar biz mübadil çocukları, mübadil hikayeleri ile büyümüşssek de hayata gözlerimizi Türkiye toprakları üzerinde açtık. Benim ailem İzmir’in Ödemiş ilçesine yerleşmeyi uygun bulmuş, kendi meslekleri olan tütün tüccarlığını devam ettirmek için. Ben de Eğitim Enstitüsü’nü Buca’da okudum ve daha sonra da eşimin görevi gereği ülkemizin çeşitli bölgelerinde ve değerli okullarında öğretmenlik yaptıktan sonra Karşıyaka’ya ailemle yerleştim. Çocuklarımızı bu şehirde büyüttük, meslek sahibi yaptık. Torunlarımız bizi bu şehirde ziyarete geliyorlar. İzmir hepimizin hayatında çok önemli bir yer tutuyor. Üstelik İzmir’de kiminle konuşsanız kendi ailesinde ya da tanıdıklarında mutlaka mübadillik vardır, bu da insanları birbirine yakınlaştırır, aralarında hemen bir dostluk yaratır. İzmir, İstanbul’dan sonra en büyük mübadil kenttir. İstanbul, 2010 yılında “Avrupa Kültür Başkenti” seçilmişti. Üyesi olduğum Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından, Türkiye’nin ilk göç temalı müzesi olan “Çatalca Mübadele Müzesi”, 20 Aralık 2010’da İstanbul- Çatalca’da açıldı. İzmir’de böyle bir müze olmayışına hep üzülürdüm. Nihayet 10 Ekim 2017 tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “Buca Göç ve Mübadele Anı Evi” açılınca çok sevindim. Anı Evi açılmadan önce APİKAM (Ahmet Piriştina İzmir Kent Arşivi Müzesi) görevlileri, Karşıyaka’daki evimize gelerek günlerce benimle röportaj yaptılar, filmimi çektiler. Mübadil ailemin hikâyesini anlattım onlara. Arşivimdeki bütün fotoğrafları ve ailemin gelirken getirdikleri anı eşyaları bağışladım. Onlar, artık nesiller boyu Buca Göç ve Mübadele Anı Evi’nde yaşayacaklar, bunu bilmek beni İzmir’e daha güçlü bağlıyor. Benim bütün çabam, mübadelenin unutulmaması ve mübadele kültürünün yok olmaması içindir. Bağlar, kültürler, diller, kimlikler kaybolmasın diye. Dilerim ki dünyanın hiçbir yerinde yeni mübadeleler olmasın, kimse evini barkını terk etmek zorunda kalmasın…