MAYISHAZIRAN2026
HASAN KARACA
Yazar ve çizer Hasan Karaca'nın büyülü yolculuğu H asan Karaca, 1965 yılında Balıkesir’de doğdu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi, İktisat Bölümünde iki yıl okuduktan sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümüne geçti. Mezuniyetinden sonra Ankara ve İzmir’de çeşitli ajanslarda tasarımcı ve sanat yönetmeni olarak görev aldı. 2015 yılında çocuk edebiyatı alanında üretimler yapmaya başladı. Çocuk kitaplarını resimlemeyle başladığı bu alanda daha sonra kendi kitaplarını yazıp resimlemeye başladı. 2016 yılından itibaren kendine ait okul öncesi eğitim kurumunda çocuklarla çalışmaya başladı. Sanat, satranç ve teknoloji derslerinde yeni ve yaratıcı yaklaşımlarla çocukların gelişimine katkıda bulundu. 2017 yılında Nevzat Süer Sezgin rehberliğinde düzenlenen “Yetişkinler için Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” programına katıldı. Programı, yazıp resimlediği bir çocuk kitabını hayata geçirerek tamamladı. Karaca, genellikle 6-12 yaş grubuna hitap eden kitaplar yazıyor. Öykülerini sıkıcı bir ders gibi değil ilgi çekici, büyülü bir yolculuk gibi anlattığını söylemeliyiz. Hele hele resimleri… Onları görüp de düş dünyasına dalmayan bir çocuk yoktur sanırım. Hem yazıp hem resimlediği Asansör Köpekleri, Balık Kent’in Kaçakları, Deprem Bizi Sallamaz, Kuklacı, Pencere, Suro’nun Maceraları kitaplarının yalnızca çocuk okurlara değil, yetişkinlere de hitap ettiğini düşünüyorum. Çünkü Karaca’nın söylediği şeyler değerli ve evrensel… Bütün bunları parmak sallayarak değil, güzel bir şarkıyı mırıldanır gibi anlatıyor. Karaca’nın kitaplarıyla kucaklaşan çocukların şanslı olduğunu düşünüyorum. Çünkü en güzel hayaller çocukken kuruluyor ve bu kitaplar hayallerin ateşini çarçabuk körüklüyor… Karaca ile söyleşimize daha nice kitaplarında buluşmayı dileyerek başladık. Sevgili Hasan Karaca, uzun süredir çocuklar için yazmayı ve çizmeyi sürdürüyorsunuz. Çocuklarla bir araya geldiğiniz buluşmalarda kartondan yaptığınız pek çok kukla size eşlik ediyor. Çocukların dilinden anlıyor ve onlarla kolaylıkla bağ kuruyorsunuz. Çocuklara yazmak, onlara çizmek, onlarla bir araya gelmek… Bu süreç nasıl gelişti? Hep aklınızda olan bir rüyayı mı gerçekleştirdiniz? Çocuklarla aram her zaman çok iyiydi. Çocukken bile benden daha küçük çocuklarla ilgilenmeyi onları güldürmeyi, eğlendirmeyi çok severdim. Ben çocukluğunu doya doya yaşamış biriyim. Galiba o yüzden içimdeki çocuk bir türlü büyümüyor; çocuklarla etkinlik yapmak için buluştuğumda yeniden ortaya çıkıyor. Çocuklar için yazmak pek aklımda yoktu ama animasyon yapmak isterdim hep. Ne yazık ki bir türlü mümkün olmadı. Çocuk edebiyatına girişim, son yılların en başarılı isimlerinden biri olan yazar Dilge Güney’le tanışmamla oldu. Onun yazdığı bir kitabı resimledim ilk olarak. Daha sonra Yakın Yayınları yazarlarının çocuk kitaplarını resimlemeye başladım. Bu arada Nevzat Süer Sezgin Hocamızın Çocuk Edebiyatı Atölyesi’ne katıldım. Sonra gördüm ki benim de yazmak istediğim öyküler var. Böylece hem yazmaya hem çizmeye başladım. Belki aklımda olan bir rüya değildi ama şimdi gerçekten çok güzel bir rüya gibi her şey. Çocuklara yazmak hakkında neler söylemek istersiniz? Çocuklara yazmayı “çocuk işi” gibi gören bir kitle var. Oysa çocuk edebiyatının en çok dikkat gerektiren bir alan olduğunu biliyoruz. Bu konudaki hassasiyetleriniz nelerdir? Çocuk kitaplarında neler olmalı ya da neler olmamalı? Çocuklar için yazmak elbette dikkatli, özenli, hassas ve duyarlı olmayı gerektiriyor. Çocuk edebiyatı tüm dünyada birçok tartışmanın sürdüğü, farklı fikirlerin ortaya atıldığı, kavramların farklı yorumlandığı, evrensel ve yöresel değerlerin çatıştığı karmaşık bir alan aslında… Bir kitap çocuklarla buluşabilmek için birçok filtreden geçiyor. Buna sansür diyemeyiz, çünkü burada tercihler söz konusu. Bir çocuk kitabı daha baskı aşamasında yayınevinin filtresinden geçiyor. Basıldıktan sonra ise ebeveyn filtresi veya okul filtresiyle karşılaşıyor. Çünkü insanlar çocuklarını kendi değerlerine ve inançlarına göre yetiştirmek, diğer değer ve inançlardan ise korumak istiyorlar. Bu da en insani davranışlardan biri kuşkusuz... Sorun ise; kendi filtrelerinden geçmeyen, kendi inançlarına ve değerlerine uymayan kitapların asla olmamasını veya ortadan kaldırılmalarını istiyor insanlar. Çünkü dünyanın kendi görüşleri doğrultusunda şekillenmesini istiyorlar. Bu da zaten çeşitliliğin temelini oluşturuyor. İşte ben bu çeşitliliğin çatışmaya dönüşmeyecek sokaklarında geçen hikâyeler anlatmaya çalışıyorum çocuklara. Onları ayrıştırmayacak, birilerini dışlamayacak, farklılıkları düşman edinmeyecek hikâyeler kurgulamaya çalışıyorum. Birazda bu nedenle gerçeküstü mekânlarda, tanımsız ülkelerde geçiyor öykülerim ve aidiyetsiz kahramanlar yaratıyorum. Muzaffer İzgü, “Çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru da olmaz” diyor. Çocuklarımız sizce yeterince okuyor mu? Dijital çağın içine doğan çocuklarımıza -bu kadar “uyaran” varken- kitap okuma alışkanlığını nasıl kazandırabiliriz? Bu vesileyle dijital kitap hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz. Bu konudaki pek çok tartışmanın yanlış bağlamda yapıldığını düşünüyorum. Herkes farklı yöntemler öneriyor, yollar deniyor, dijitali suçluyor. Oysa bu konu bir eğitim sistemi sorunudur. Eğer sisteminiz okuma, düşünme ve yaratma üzerine kurgulanmamışsa çocuklarınıza sadece okumayı değil, düşünmeyi ve yaratmayı da öğretemezsiniz. Kişisel olarak herkes çocuğuna okuma alışkanlığı kazandırmak için farklı yöntemler kullanabilir, ama eğitim sistemi değişmediği sürece çocuklar okumaktan daha da uzaklaşacaklardır. Dijital kitap kaçınılmaz bir gerçeklik olarak hayatımızda daha da fazla yer alacaktır. Okuma eyleminin basılı kitap üzerinden devam etmesi gelecekte sürdürülebilir değildir. Edebiyat tinsel kurguların objeye dönüştürülmesidir. Bu objenin kâğıt olması şart değildir. Bir roman kitap sayfalarında da tablet ekranında da aynı şeyi söyler. Çocuklarımız, insanlarımız yeter ki okusun da nereden okursa okusun. Ben artık “kitap okuma alışkanlığı kazandırmak” demiyorum. “Okuma alışkanlığı kazandırmak” diyorum. Yazarken ya da çizerken sizi harekete geçiren ya da besleyen kaynaklar nelerdir? İlk tümce ya da ilk resim nasıl kendini gösterir? Ben bu işe başladığımdan beri çocuklarla birlikte yaşayan biriyim. Tüm günüm çocukların arasında geçiyor. Onlarla birlikte oyunlar oynuyor, üretimler yapıyoruz. Çok fazla gözlem yapma şansına sahibim. Bu beni besleyen en önemli kaynak… Çocuklarla çalışmaya başlamadan önce onları severdim. Ama onlarla birlikte çalışmaya başlayınca onlara hayran oldum. Hayal güçleri mükemmel ve temiz. Kitabımı oluştururken aynı anda yazıp çiziyorum. Bir cümle bir resmi, bir resim sonraki cümleyi, o cümle sonraki resmi yaratıyor. Kafamdaki ilk kurgu ile yazıp çizmeye başladıktan sonraki akış çoğu zaman farklı oluyor. Bence bu işin en keyifli yanı… Ülkemizi çok etkileyen deprem gerçeği ile ilgili bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? Kitabı yazarken çocuklara/büyüklere asıl söylemek istediğiniz neydi? Deprem ne yazık ki hâlâ kanayan yaralarımızdan biri olmaya devam ediyor. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de depreme hazır değiliz. Yine büyük bir depremde çok canımız yanacak. Peki ama biz bu sorunu neden çözemiyoruz? 6 Şubat depreminden sonra yayıncı dostum Levent Salıcı bu konuda çocuklara yönelik bir şeyler yapmalıyız dedi. Evet depremle ilgili çocukları bilgilendirici bir kitap yapabilirdik. Ama onlara ne demeliydik? Onları hangi konuda bilinçlendirmeliydik? Depremle ilgili kitapları araştırmaya başladım. İki tür çocuk kitabı vardı bu konuda. Bir türünde deprem öncesinde ve deprem sırasında neler yapılması gerektiğini anlatan tamamen teknik bilgiler vardı. Kitapların yanında videolarda animasyonlarla anlatılıyordu bunlar. İkinci tür ise deprem yaşamış çocukların travmalarını anlatan öykü kitaplarıydı. İki tür de yararlı olabilecek kitaplar içeriyordu. Ama ben farklı bir pencereden bakmayı tercih ettim. Biz depremle neden başa çıkamıyorduk? Neden bu kadar çok kayıp veriyorduk? Neden bizim binalarımız sağlam değildi? Bizim paramız mı yoktu? Mühendisimiz mi yoktu? Sağlam bina yapacak ustamız mı yoktu? Oysa hepsi vardı. Peki eksik neydi? Eksik olan sorumluluk duygusuydu. Bir binanın sağlamlığından müteahhit kadar, mühendisi, mimarı, ustası, denetçisi, kamu görevlisi de sorumludur. İşte “Deprem Bizi Sallamaz” kitabımda bu konumdaki insanların sorumluluklarını anlatmaya çalıştım çocuklara. Bu konumlara geldiklerinde görevlerini layıkıyla yapmalarının ne denli önemli olduğunu hatırlamaları umuduyla… Geleceğin yazarları ve çizerlerine neler söylemek istersiniz? Çıktıkları yolda ilerlemeleri için önereceğiniz “sihirli formüller” var mı? Keşke sihirli bir formül olsaydı. Sihirli bir formül yok, ama bir formül var: sevmek ve çalışmak. Eğer yeterince emek verirseniz başaramayacağınız bir şey yoktur. Emek vermek için de sevmek gerekir.