MAYISHAZIRAN2026
BİR ROMAN KRİTİMU
GEÇMİŞİN İZLERİNİ BUGÜNE TAŞIYAN
BİR ROMAN KRİTİMU
Kökleri Girit’e, dalları Anadolu’ya uzanan bir aidiyet hikâyesi... Edebiyatında bireysel anlatıları toplumsal bellek ile ilmik ilmik işleyen Sabâ Altınsay, mübadil ailelerin iç sesini Kritimu ile ebedi kılıyor. İzmir Life dergisi için Sabâ Hanım’la Kritimu üzerine yaratma süreci ve edebiyatının derinliği üzerine konuştuk.
1961 yılında Çanakkale’de doğan Sabâ Altınsay, ortaöğrenimini İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Edebiyatında bireysel hikâyeleri toplumsal hafızayla buluşturan yazar, ilk romanı Kritimu – Girit’im Benim ile okurunu kökler, göç ve aidiyet duygusu üzerine derin bir yolculuğa çıkarıyor. Girit mübadelesinin insan ruhunda açtığı izleri incelikle işleyen bu roman, yalnızca bir aile hikâyesi değil; aynı zamanda geçmişle kurulan duygusal bir bağın edebi ifadesi. Altınsay’ın bu güçlü anlatı evreni, Kritimu’nun açtığı bu hafıza kapısından ilerleyerek genişliyor. Yazarın edebiyat dünyasının diğer durakları arasında, bireyin kader ve suçsuzluk kavramlarıyla yüzleşmesini ele alan Benim Hiç Suçum Yok ile adalet, vicdan ve yakın tarih üzerine kurulu Faili Malum yer alıyor.
Kritimu yalnızca bir roman değil, aynı zamanda sizin aile hikâyenizin izlerini taşıyan bir anlatı. Bu kitabı yazmaya sizi iten ilk duygu neydi?
Babamın bir sözü üzerine Mübadele kelimesinin arkasındaki insanı fark ettim. Bir gün göçmenlik, yabancı olmak gibi konularda sohbet ederken “düşünsene” dedi bana, “bir saksı çiçeği yerinden alıp başka yere koyuyorsun, çiçek ölüyor.” On altı yaşındaydım. Sarstı beni bu söz. Halalarımı, amcalarımı hiç düşünmediğim gibi düşündüm. İçim sızladı. Küçük hikayeler yazıyordum o yıllarda, günlük tutuyordum. Günlüğüme yazdım bunu; ona “sen” diye hitap ediyorum. “Biliyor musun günlük, evinden ayrılmak çok fena.” Yatılı okuyorum bu arada. İlginç değil mi?
Romanın sonunda paylaştığınız aile hikâyesi çok etkileyici. Girit’ten getirilen toprağı yıllar sonra mezarlara serpmeniz sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?
Belki toprağın hüznünü hafifletirim dedim. Ruhları yukarılarda bir yerlerde geziniyorsa, beni görüyorlarsa, mutlu olurlar dedim. Belki de hep biraz eksik yaşadılar, bu bir avuç toprakla şimdi tamamlanırlar dedim. “Bak torunumuz bizi düşünüyor” der, sevinirler dedim. İyi bir şey yaptığımı düşündüm. İçim hafifledi.
Ailenizin Girit’ten Küçükkuyu’ya, oradan Çanakkale’ye uzanan göç hikâyesi sizi yazarken nasıl etkiledi? Çocukluğunuzda bu hikâyeleri nasıl dinlerdiniz?
Hiç hikâye dinlemedim desem yeridir. Anlatmazlardı. Sadece sorduğum zaman. Çocukluğumda zaten soracak kadar anlamış değildim. Çok sonra, babamın sözünün üstünden epey geçtikten sonra sormaya başladım. Halalarımdan sadece biri biraz anlattı o kadar. Bir tekerleme, cami meydanı, Girit’in çok güzel olduğu... bundan daha fazlasını anlatmazdı. Evlerinin muhtemelen Ağa Camisi yakınlarında olduğunu bile Girit’i gördükten sonra çıkarsama yaparak tahmin ettim.,
Romanınızda Türkler ve Rumlar arasındaki gündelik hayat ilişkilerini oldukça sıcak bir dille anlatıyorsunuz. Sizce Girit’teki bu ortak yaşam kültürünün en belirgin özelliği neydi?
Buydu sanırım hem ayrılıp hem birleşmeleriydi. Çünkü her ne kadar son 50-60 yılda ayrışsalar da nihayetinde hayat diye bir şey var, günlük hayat. Çocuklar okula gidecek, sokakta oynayacak, esnaf dükkanını açacak, ticaret yürüyecek, kadınlar yemek yapacak, insanlar evlerine gidecek, düğünler olacak, bayramlar, paskalyalar... Her gün birbirini öldürerek yürümez ki hayat; yaşayamazsınız. Ayrıca adadasınız, etrafınız deniz. Alıp başımı gideyim deseniz nereye gideceksiniz? Kimse gidemez. Orası hepsinin evi, hepsinin yurdu. Onun için iki taraf da bir gün bozuşursa ertesi gün barışırdı herhalde.
Giritli Türklerin kimliği çoğu zaman iki kültürün arasında kalmış bir hafıza gibi anlatılır. Sizce bu kimlik duygusu bugün hâlâ nasıl yaşatılıyor?
Anadolu’ya geldiklerinde iki kere yabancı olmamak için herkes gibi görünmeye çalıştılar. Bu yüzden çoğu aile torunlarına lisanı öğretmedi. Dışa vurulmayan, daha çok aile içinde kalan bir kültür olarak geldi bize kadar. Biz üçüncü nesil, onların hafızalarına gömdükleri şeyi bugün, onlar adına hatırlıyoruz sanki ya da yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Dedelerimizin suskunluğu bugün bizde de kısmen devam ediyor aslında. Bizim farkımız, o sessiz kültürü yazı yoluyla yani bir tür iç konuşma yoluyla dışa vuruyor olmamız. Roman bir iç sestir çünkü; saklıdır, görünmez, hareket etmez, cismi yoktur sadece hayaldir. Ama işte roman yoluyla ebedi oluyor hafızalar. İnsanlar ölüp giderler, ölümsüz olan yazıdır. Roman ölümsüz olanın sesidir. Kritimu bu anlamda o sonsuz hafızadır işte.
Roman boyunca yemekler, dil ve gündelik alışkanlıklar çok güçlü bir kültürel hafıza oluşturuyor. Sizce bir toplumu ayakta tutan şey en çok hangisi: dil mi, mutfak mı, hatıralar mı?
Bir kültür ondan ona aktarılmazsa yaşayamaz. Sadece evde de olmaz, sokağa çıkmak ister. Tam da bu sebeple hatıralar dillendirilmeye muhtaçtır. Dil deseniz, konuşan olmazsa o da ölür. Ama yemek öyle değil. O uzun ömürlü. Çünkü günde üç kere tekrarlanıyor. Evden kolayca çıkabiliyor. Girit yemekleriyle meşhur olan lokantalar, belediyelerin düzenlediği Girit yemekleri festivalleri, pazarda satılan otlar vs. Yemek kitapları mesela, Girit kültürünün çok önemi bir parçasını canlı tutan, hayatın içinde tutanlar onlar. Bu yüzden benim oyum mutfağa.
Mübadele üzerine pek çok tarih kitabı var. Ancak romanlar bu hikâyeyi daha derinden hissettiriyor. Siz yazarken tarihsel gerçeklik ile edebi anlatı arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Kalemi eline alan kişinin, okurun karşısına kim olarak geçtiği sorusu öne çıkıyor burada. Tarihçi mi, edebiyatçı mı? Tarihçiyse farklı, edebiyatçıysa farklı yazar o kalem.
Benim elimden gelen edebi metin yazmak. Bu demektir ki tarih ve içindekiler ya da hafıza, artık nasıl adlandırırsanız, romana hizmet edecek. Yani içinde insan olacak, onun duyguları, algıları, ilişkileri olacak. Tarihin içinde insanı anlatmaya soyununca kalem yolunu buluyor zaten. Çünkü kalem, yazar mı tarihçi mi olduğunu bilir.
Girit’ten gelen ailelerin belleğinde en çok hangi duygu ağır basıyor sizce: özlem mi, kırgınlık mı, yoksa kabulleniş mi?
Kırgınlık olduğunu sanmıyorum. Burukluk olabilir.
Sadece Girit’ten gelenleri değil, Balkanlar’dan gelenlerin de yaşadıkları zorlukları göz önüne alırsak, canlarını kurtarma arzusu ağır basmış olmalı. Kırgınlıkları varsa bile “Osmanlı bizi korumayı beceremedi” diyedir bence.
Ama şimdi muzaffer bir ülkeye geliyorsunuz. Savaştan galip çıkmış, koskoca Kurtuluş Savaşı’nda herkesi dize getirmiş bir ülke bu. Gidenlerin duygularından çok farklı. Başınız dik geliyorsunuz, az şey değil bu. Özlem derseniz, evet derim. Daha kapıdan çıktıkları an özlem içlerini yaktı mutlaka. Şöyle bir örnekle düşünelim: Bugün, biri çıkıp size “haydi yarın mesela Tokat’a veya İstanbul’a veya Amasya’ya taşınıyorsun” dese, “mecbursun ve bir daha İzmir’e hiç dönmeyeceksin” dese, ne hissedersiniz? Düşünün, burası kendi ülkemiz. Dilini biliriz, dinini biliriz, kültürünü, her şeyini biliriz. Buna rağmen öyle kolayına gidemez insan. Böyle düşününce her şey netleşiyor. Geriye kabulleniş kalıyor.
“Kritimu” kelimesi romanda neredeyse bir ağıt gibi yankılanıyor. Bu kelimenin sizin için kişisel anlamı nedir?
Bu bir Girit türküsü aslında. “Kritimu omorfo nisi” diye başlıyor; “Girit’im, benim güzel adam.” Hareketli bir türkü olmasına rağmen Girit’in güzelliğini övdüğü için romanı daha yazmadan adını koymuştum. Kimi romanlarımda isim daha işin başındayken ortaya çıkıveriyor bazen de düşüne düşüne bir türlü karar veremiyorum. Kritimu söylediğim gibi, daha işin başında belliydi.
“Girit’im Benim” ifadesiyle “Benim Girit’im” arasında mânâ açısından fark vardır. Tıpkı “canım benim” ile “benim canım” arasındaki fark gibi. İlkinde (nesnenin-kişinin) canınızdan bir parça olduğu, ikincisinde size ait olduğu duygusu öndedir.
Şarkıda da aynen romanın adında olduğu gibi “Girit’im benim” anlamında kullanılıyor. Onun için bu adı çok sevdim ve romana çok yakıştığını düşündüm hep. O zaman romanın adı da kendiliğinden Kritimu-Girit’im Benim oluverdi.
Sizce insanın kimliğini belirleyen şey doğduğu yer midir, yoksa hayatını kurduğu yer mi?
Zor soru. Hangisinde ne kadar kaldığınız, size ne verdiğine, sizin ne aldığınıza bağlı. Ama hayat tek bir evreden müteşekkil değil; hele bugünün dünyasında. Bir yerden başlıyoruz, doğduğumuz yerden mesela, ama sonra kim olduğu yerde kalabiliyor ki? İş hayatı, eğitim filan derken, Türkiye’de, dünyada habire yer değiştiriyoruz.
Ama ne olursa olsun insanın kendini ait hissettiği bir yer var mutlaka. İçimizde biriktirdiğimiz, gittiğimizde kendimizi rahat hissettiğimiz, bizi bilen, bizim de bildiğimiz... Gençlikte yer değiştirmek çok kolaydır, sonraları zorlaşır, nazlanır insan.
Onun için romanda buna benzer bir yer var. “Bir insanın ‘benim’ dediği iki toprağı vardır. Biri doğduğu toprak, diğeri mezarı. Bu ikisi aynı yerse, o insan mutlu insandır.”
Bana Girit’te gençler “Girit’te yaşamak ister misiniz” diye sordular. “Evet, isterim” dedim “ama buraya gömülmek istemem. Annemin, babamın, büyüklerimin olduğu yerde uyumak isterim.” Herkesin kendine göre farklı bir cevabı olabilir diye düşünüyorum.
Ailenizin hikâyesini yazmak sizi duygusal olarak nasıl etkiledi? Bu kitabı yazdıktan sonra geçmişe bakışınız değişti mi?
Tuhaf ama şimdilerde daha duygusal oldum gibime geliyor. Belki de romanın ana karakterini anlatırken aslında babamı anlatıyor olduğumu çok sonra fark etmemdir bunun sebebi.
Geçmişe bakışım değişmedi. Romanı yazmazdan önce Mübadele, kimlik, öteki olmak vs. konularında ne düşünüyorsam bugün de öyle düşünüyorum. Teorik olarak farklı olanın varlığını kabul edemeyen biri değilim ama ne yalan söyleyeyim, gelecek için endişeliyim.
Mübadeleyle en ufak benzerliği olmamasına rağmen, dünyanın da ülkemizin de göçler nedeniyle yakın gelecekte daha da zor zamanlar yaşayacağını düşünüyorum. Ama asırlardır dünya nice zor zamanlar yaşadı; kaç savaş, kaç kıtlık, kaç felaket gördü de sapasağlam kaldı. Dinozorlara sormak lazım.
Son olarak şunu sormak isterim: Ufukta yeni bir roman var mı?
Evet, yeni roman geliyor. İran’ın ve İranlı bir kadının romanı bu. Ancak bugüne ait bir İran değil.
1800’lü yılların ilk yarısında Tahire adında müthiş bir kadını anlatıyor. Bu gerçek bir kişi. Tahire, İslam’ın içinde bir kadın olarak kendi varlığını sorgulayan, sorgulamaya cesaret eden ilk kadın. Şimdi bile İran’da kadınların işi çok zorken 1830’larda, 40’larda nasıl olabileceğini varın siz düşünün.
Bu müthiş kadın çok ağır bedeller ödüyor. Romanı okuduğumuzda bugünkü İran’ı çok daha iyi anlayacağız. Tahire sonbaharda okurlarla buluşacak.