MARTNISAN2026
PROF.DR. HALİSE HEVES ÖZYILMAZ
On parmağında onbir marifet
Prof. Dr. Halise Heves Özyılmaz
Yaşam sonsuz kaynaklar, bilinmezliklerle dolu bir alan, geçmişiyle esrarengiz bir masal ve heyecan verici bir gelecek sunar bizlere. Üstelik sadece gözümüzle görüp kulağımızla duyduklarımızdan ibaret değildir. Hissettiklerimiz, hayal ettiklerimiz, tahmin ettiklerimiz, kurgularımız da anlamlı bir parçasıdır yaşamın. Görmesini bilene çok şey gösterir, duymasını bilene çok şey fısıldar yaşam. Kimilerinin ruhu tek kapılı bir oda gibidir. Kimilerininse bir çok odaya açılan kapıların olduğu uzun bir koridor. Yaşamın tüm esintilerinin hissedildiği püfür püfür bir koridor. Tıpkı Halise Heves Özyılmaz’ın ruhu gibi…
İzmir’de doğan Halise Heves Özyılmaz İzmir Amerikan Koleji mezunudur. Anadolu Üniversitesi İktisat Bö-lümü’ne devam ederken ruhunun koridorundaki başka kapılar daha çok ilgisini çeker ve psikoloji alanına yönelir. Psikoloji lisansını Northwest Üniversitesi’nde tamamlar ve aynı üniversitede yüksek lisans yapar. Bu arada tarih, felsefe ve sanat tarihi gibi alanlarla ilgilenir, meditasyon ve yoga konusunda kendini gelişti-rir. Akademik serüvenine Empresaryal Üniversitesi’nin (UNEM) Psikoloji Bölümü’nde doktorasını tamamla-yarak devam eder. Ardından Northwest Üniversite’sinde klinik psikoloji alanında tezli yüksek lisans yaparak bilgi birikimini pekiştirir. Kariyeri boyunca St. Clements Üniversitesi ve Northwest Üniversite’sinde Psikoloji Ana Bilim Dalı Bölüm Başkanı olarak görev almanın yanı sıra, uluslararası hakem heyetli bilim dergilerinde yayımlanmış 12 önemli yayına imza atar.
Yazın dünyasında da aktif rol oynayarak, çeşitli haber sitelerinde makaleler yayımlar ve halen Yenigün Ga-zetesi’nde yazarlık yapmaktadır. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca dillerine hakim olan evli ve üç çocuk anne-si olarak, hem akademik hem de kültürel alanda zengin bir birikime sahiptir. ‘Ben Evrenin Parçası’ adlı ilk kitabının ardından yayımlanan ‘Biz Evreniz’ kitabıyla da edebi serüvenine yeni bir soluk getirmiştir. Son kitabı ‘Biriz’ çok kısa bir süre önce raflardaki yerini almıştır.
Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle hayatın altından girip üstünden çıkan, sürekli bir merak duygusuy-la, heyecanla her şeyi araştıran Halise Heves Özyılmaz, biyografik bilgiler dışında kendini nasıl tanımlıyor acaba?
Biyografik bilgilerin ötesinde kendimi; öğrenimi hiç bitmeyen dönüşüm sürecinde bir ruh olarak tanımlıyo-rum. Hayatı “olan biten” bir süreçten ziyade, anlamı her gün yeniden çözülen organik bir yapı gibi algılıyo-rum. Psikoloji benim için yalnızca bir meslek değil; insanın kendine, başkasına ve hayata temas etme biçi-mi.
Yaşadığı acı tatlı her deneyimi bir öğrenme alanı olarak gören biriyim. Duygularla beden arasındaki bağı, zihnin hikâyeler yaratma gücünü ve insanın kendini dönüştürme kapasitesini anlamaya çalışıyorum.
Merakıyla, şefkatiyle ve farkındalığıyla büyümeye gayret eden biriyim. Belki de en çok, yargısızca tüm ev-reni kucaklamaya ve birilerinin yüreğine dokunmaya çalışan bir varlığım.
Biriz kitabınızda belki de en önemli sorulardan biri olan “İnsan nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Aslında tüm çabanız sanki temelde bu soruya cevap bulabilmek. Çünkü kitabınızda yer alan diğer “Tanrı nedir?”, “Ölüm nedir?”, Korku nedir?” gibi sorular da aslında insanın derinliklerine yönelik sorular. Sahi sizce “Nedir insan?”
Bence insan, biyolojik bir varlığın çok ötesinde; anlam arayan, kendini sorgulayabilen ve dönüştürebilen bir bilinç alanıdır. Düşünen bir zihin, hisseden bir kalp ve deneyimleyen bir bedenin aynı anda var olabildiği nadir bir bütünlüktür. İnsanı insan yapan şey; korkması, sevmesi, hata yapması ya da ölümü sorgulaması değil sadece. Asıl mesele, tüm bunların farkında olabilmesi. “Tanrı nedir?”, “Ölüm nedir?”, “Korku nedir?” gibi sorular aslında insanın kendine sorduğu aynalardır. Çünkü insan, kendini anlamadan hayatı, ölümü ya da kutsalı anlayamaz.
Benim için insan; kelime anlamıyla unutan, yaşadıkça unuttuklarını hatırlayan, Tanrı’yı içinde taşıdığını hatırladıkça ve tam da bu yüzden sonsuzluğunun farkına varabilen bir varlık. Kendini tanıdıkça başkasıyla bağ kurabilen, bağ kurdukça da bireyselliğini aşabilen bir bilinç. Ve sonuç olarak insan bir bedenin içinde bu üç boyutlu dünyada ‘biz’ olabilme potansiyelini içinde taşıyan bir ruhtur.
Kitabınızda duyguların yönetimi ile ilgili bölüm özellikle dikkatimi çekti. Şöyle diyorsunuz, “Temelde sekiz duygumuz; üzüntü, mutluluk, öfke, korku, kızgınlık, sevinç, güven ve tiksintidir.” Son dönemde toplumda bu duyguların çoktan kontrolden çıkmış olduğuna şahit oluyoruz. Biz duygularımızı kontrol edemediğimiz için mi mutsuz ve agresif bir toplum olduk, yoksa duygularımızı bastırmaya çalıştığımız için mi?
Her iki durum da aslında aynı döngünün parçaları. Duygular kontrol edilmesi gereken düşmanlar değildir, bastırılması gereken yükler de değil. Duygular, bize bir şey anlatmaya çalışan biyolojik ve psikolojik sinyal-lerdir.
Toplumsal olarak biz duyguları tanımayı değil, susturmayı öğrendik. “Korkma”, “ağlama”, “öfkeni göster-me” gibi telkinlerle büyüdük. Bastırılan duygu kaybolmaz; yön değiştirir. İçeride tutuldukça ya bedene, ya ilişkilere, ya da toplumsal davranışlara agresyon olarak geri döner.
Diğer yandan, duygularla baş etmenin tek yolu onları kontrol altına almak sanıldığında da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Kontrol etmeye çalıştığımız duygu daha da güçleniyor. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey kontrol değil; farkındalık ve düzenleme.
Bugün mutsuz ve öfkeli bir toplum olmamızın temel nedenlerinden biri, duygularımıza alan açmayı bil-mememiz. Duyguyu bastırmadan, ona teslim olmadan, ne anlatmak istediğini duyabildiğimizde; bireysel olduğu kadar toplumsal bir sakinleşme de mümkün oluyor.
Biz her şeye rağmen aile, arkadaş, mahalle yani sosyal ilişkileri yoğun bir toplumuz. Bu yüzden de sorunla-rımızı, dertlerimizi paylaşabileceğimiz, akıl alabileceğimiz birilerini bulmakta pek zorlanmayız. Ancak psi-kolojik sorunlarımız eş dost paylaşımlarıyla çözümden çok, daha büyük sorunlara dönüşebilir diye düşünü-yorum. Psikolojik sorunlarımızı neden bir arkadaşımızla değil de, bir terapistle paylaşmalıyız?
Paylaşmak insan olmanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Aileyle, arkadaşla dertleşmek; görülmek, duyul-mak ve yalnız olmadığımızı hissetmek açısından son derece iyileştirici bir işleve sahiptir. Sosyal bağlarımız, zor zamanlarda bizi ayakta tutan en güçlü kaynaklardan biridir ve bunu asla küçümsememek gerekir.
Ancak daha derin psikolojik sorunlar söz konusu olduğunda, paylaşım ile dönüşüm arasındaki farkı ayırt etmek önemlidir. Günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle, herkesin birbirine sürekli akıl verdiği, etiketle-diği ve hızlı çözümler sunduğu bir alan oluştu. Bu paylaşımlar ilk anda rahatlatıcı görünse de, çoğu zaman duygunun derinine inmeyi değil, üstünü örtmeyi beraberinde getiriyor.
Arkadaşlarımız bizi sever, korur, çoğu zaman iyi niyetle yönlendirmek ister. Fakat tam da bu yakınlık nede-niyle, kendi deneyimlerini, inançlarını ve duygularını bizim yaşadıklarımıza karıştırabilirler. Sosyal medyada sıkça gördüğümüz “şöyle yap geçer”, “bunu düşünme”, “pozitif ol” gibi yaklaşımlar da, farkında olmadan kişinin yaşadığı duyguyu geçersizleştirebilir. Bu da bazen sorunların çözülmesinden çok, pekişmesine yol açabilir.
Terapiyi farklı kılan şey, yargısızlık ve tarafsızlıktır. Terapist; ne ‘haklısın’ demek, ne teselli etmek, ne de akıl vermek için oradadır. Duygunun kökenine inmeyi, tekrar eden kalıpları fark etmeyi ve kişinin kendi iç kaynaklarını güçlendirmeyi hedefler. Bu da güvenli, yapılandırılmış ve etik bir alan gerektirir.
Kısacası; arkadaş paylaşımı insanı rahatlatır, terapi ise dönüştürür. Biri bağ kurmamızı sağlar, diğeri ken-dimizle bağ kurmamıza yardımcı olur. Sağlıklı olan, bu ikisini karşı karşıya koymak değil; her birini yerinde ve işlevine uygun kullanabilmektir.
Toplumumuzun kanayan yaralarından biri de hiç kuşkusuz kadın cinayetleri. Pek çoğu aşk veya takıntı yü-zünden işlenen bu cinayetlerin toplumsal bir altyapısı olduğu kesin. Biraz önce konu ettiğimiz duygu kont-rolü mü burada da sorun? Ve bir türlü çözülemiyor, sizce çözüm yanlış yerde mi aranıyor?
Kadın cinayetlerini yalnızca “duygu kontrolü” meselesi olarak ele almak eksik kalır. Çünkü burada sorun, bir duygunun anlık taşkınlığından çok daha derinde; öğrenilmiş ilişki biçimlerinde, güç algısında ve değersizleş-tirme kültüründe yatıyor.
Aşk ya da takıntı olarak adlandırılan pek çok durumda aslında gördüğümüz şey; terk edilme karşısında ya-şanan çaresizlik, kontrol kaybı ve buna eşlik eden “sahip olma” inancı. Duygularını tanımayı, sınırla karşı-laşmayı ve kayıpla baş etmeyi öğrenememiş bireylerde; öfke, kıskançlık ve korku hızla şiddete evrilebiliyor.
Ancak mesele sadece bireyin duygularını yönetememesi değil. Toplumsal olarak erkekliğin güç, hâkimiyet ve kontrol üzerinden tanımlandığı; kadının ise hâlâ “ait olunan” bir varlık gibi konumlandırıldığı bir zeminde yaşıyoruz. Bu altyapı sorgulanmadıkça, sadece cezalarla ya da sonuçlarla uğraşmak yeterli olmuyor.
Bu nedenle çözüm çoğu zaman yanlış yerde aranıyor. Aslında sorunun başlangıcını çok daha öncede, çocuk-lukta aramak gerekiyor. Duygularını tanıyabilen, sınır kavramını içselleştirmiş, reddedilmeyle ve hayal kırık-lığıyla baş etmeyi öğrenmiş bireyler yetiştirmeden kalıcı bir dönüşüm mümkün değil.
Sonuçta kadın cinayetleri bize şunu söylüyor: Bireysel bir öfke sorununun ötesinde; kadın cinayetleri empa-ti, eşitlik, saygı ve sınırlarını bilme adına toplumun eğitim eksikliği konusundaki yarasıdır. Ve bu yara, an-cak insanı merkeze alan bütüncül bir bakışla iyileşebilir.
En hoşuma giden bölümlerden biri de dizilerle ilgiliydi. Gerçektende televizyonun ilk yıllarından beri en önemli ortak paylaşım alanlarından biridir diziler. Bir ulusun neredeyse tamamının aynı gece aynı saatte aynı şeyi izleyip hep birlikte duygulanması hoş bir şeydi. Size neler kattı o diziler ve o günler? Özlüyor mu-sunuz, yoksa o yılların hastalıklı yönleri gölgeliyor mu bu duygunuzu?
Diziler, özellikle televizyonun ilk yıllarında, sadece bir eğlence aracı değil; ortak bir duygu diliydi. Aynı saat-te, aynı hikâyeye bakıp benzer duygulara temas edebilmek, bir toplum için çok kıymetli bir bağ kurma bi-çimiydi. Bugün özlediğimiz şey belki de dizilerin kendisinden çok, o birlikte hissetme hâli.
O yıllardaki diziler bana; karakterleri izlerken insanı anlamayı, çatışmaları okumayı ve duyguların zamana yayılışını gözlemlemeyi öğretti. Sessizce akan sahneler, uzun bakışlar, tamamlanmamış cümleler… Hepsi, insan ruhunun aceleye gelmeyen yanlarını fark etmeme katkı sağladı.
Elbette o dönemlerin de sorunlu tarafları vardı. Bastırılan duygular, konuşulmayan travmalar, kalıplaşmış kadın–erkek rolleri ve “normal” kabul edilen pek çok sağlıksız ilişki biçimi… Bugünden baktığımızda bunları daha net görebiliyoruz. Ama bu farkındalık, o günlerin duygusal hafızasını tamamen gölgelemez.
Ben o yılları; eksikleriyle, naifliğiyle ve kurduğu bağ hissiyle hatırlıyorum. Bugün daha çok içeriğe, daha hızlı tüketime sahibiz; ama belki de daha az ortak duyguda buluşabiliyoruz. O yüzden evet, dizilerden çok o gün-lerin birlikte yaşanan duygusunu özlüyorum.
Harika bir sohbetti. Ruhunuzun koridorlarında bizi dolaştırdığınız için tekrar çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Bu sorularla ruhumun koridorlarında birlikte yürümek benim için de çok kıymetliydi. Eğer bu sohbet, okuyan birinin kendi iç dünyasında küçük bir kapıyı aralayabiliyorsa; işte o zaman kelimeler gerçek anlamını buluyor. Paylaşmak, anlamak ve birlikte düşünmek dileğiyle…