OCAKSUBAT2026
Avram Ventura
Işık
Gece, bir elektrik kesintisi sırasında, zorunlu olarak bir mum ışığıyla aydınlanmaya çalışırken şunu düşündüm:
Işığa ve dolayısıyla ondan sağladığımız olanaklara öylesine alıştık ki, kısıtlı bir süre için de olsa yokluğuna hiç katlanamıyoruz. Her gün, gözümüzü açtığımız ilk andan başlayarak, her işimizde, doğal ya da yapay, bir ışık ve enerji kaynağına mutlaka gereksinimimiz oluyor. Özellikle çalışabilmemiz, üretebilmemiz, varlığımızı sürdürebilmemiz için… Kimi yazarlar, düşünürler, ortaya koydukları alegori ya da kurgularla düşün ve hayal dünyamızı zenginleştirmiş olsalar da, ışığın olmadığı bir yaşamı düşünmek bile gereksiz oluyor. Tevrat’ın Yaradılış bölümünde geçen şu sözleri anımsatacak olursam:
“Tanrı ışık olsun dedi ve ışık oldu.”
Yeryüzünün oluşmasından sonra Tanrı’nın ilk eylemini ortaya koyan bu sözü ister bir inanan olarak gerçek anlamında, isterse bir düşünürün simgesel anlatımıyla değerlendirmiş olalım, ışığın hayatımızın her alanında ne denli önemli olduğunu biliyoruz.
Eduardo Galeano, Afrika’da, Yoruba Krallığını’nın kutsal şehri İfe’de yaşanmış bir olayı anlatır:
Hastalığı artık iyice ilerlemiş bir ihtiyar, üç oğlunu topladıktan sonra şöyle demiş:
“En değerli şeylerim bu odayı tamamen doldurana kalacak.” Sonra da dışarıda oturup gecenin çökmesini beklemiş.
Oğullarından biri toplayabildiği bütün samanı getirmiş, ama odanın yarısı boş kalmış. Diğeri kumla doldurmaya çalışmış, yine boş kalmış. Üçüncü oğlu bir mum yakmış, oda tümüyle dolmuş.
Bir ışık kaynağından doğan aydınlık ile onun karşıtı olan karanlığın esinlendirdiği çağrışımlardan yararlandığımızda, düşünce ufkumuz daha çok genişliyor. Nitekim insanlık tarihinin, bu iki karşıt olgunun savaşımı ile yazıldığını okuyoruz. Bu süreç içerisinde ışık verenler ve onların ışığından yararlanmaya çalışanlar yanında, aydınlıktan korkarak karanlığa sığınanların öyküleri sıkça karşımıza çıkıyor. Öyle ki her çağ ve toplumda, karanlıktan beslenen kimi insanların, sürekli pusuda beklediklerini ve her fırsatta aydınlığı boğmaya çalıştıklarını görüyoruz.
Işık, her insan için sınırsız bir özgürlüğü simgeler. Bilim, sanat ve teknolojide olduğu gibi, hayatımızın her alanında, ancak bu özgürlüğün var olması ve insanların onu benimsemesiyle gelişme, iyileşme sağlanabilmektedir.
Amin Maalouf, Doğunun Limanları romanında şöyle diyor:
“Tünelin ucunda ışık göremesek de bir ışığın var olduğuna er ya da geç görüneceğine inatla inanmamız gerekir.”
Işık aynı zamanda bilginin kaynağıdır! Onun aydınlığıyla şekillenir geleceğimiz. Güneş, mum, fener ya da bir insan; bu kaynaklar, ışık verebildikleri sürece değerlidirler. Onlara sırtımızı döndüğümüz anda, kendi karanlığımızla baş başa kalmamız kaçınılmazdır. Duyarsızlığın karanlıktan beslendiğini, onu yenecek olanın da yalnızca ışık olduğunu unutmadan...
Eğitimimiz, aldığımız ışıktır. Ondan ne kadar aydınlandığımız ise yalnızca bizim bireysel çabamıza kalmaktadır. Aslında okul sıralarında başlayan bu çalışmanın, farklı araçlarla ömrümüz boyunca sürdüğünü söyleyebilirim.
İrlandalı yazar George Bernard Shaw, şöyle diyor: “Eğitim ve kültür dediğimiz şey çoğunlukla, deneyimin yerine okumanın, yaşamın yerine edebiyatın, çağımızın gerçeklerinin yerine eski masalların geçirilmesinden başka bir şey değildir.”
Shaw, yalnızca bir saptamada bulunmuş; oysa eğitimin amacını düşündüğümüzde, yararlılığı daha çok öne çıkacaktır.
Tarihsel yazılarıyla günümüzde de keyifle okunan Yunanlı yazar Plutarkhos, bir denemesinde Phokion’un, Leosthenes’in söylevlerini selvi ağacına benzettiğini söyler. “Uzun ve güzel” dedikten sonra şöyle der: “Ama ne yazık ki meyve vermiyor!”
Evet, aldığımız eğitimin öncelikle bize, dolaylı olarak da toplumumuza bir yararı olmuyorsa söyleyecek bir sözümüz kalmıyor.
Yanıtlamamız gereken soru şu olmalı: Aldığımız ışık, bizi ne kadar aydınlatıyor?