MAYIS2020 Günter Soydanbay
Kovid-19 bizi neden bu kadar korkutuyor?
Kovid-19 bizi neden bu kadar korkutuyor? Koronavirüs hayatımızı esir almaya devam ediyor. Dünya genelinde vefat edenlerin sayısı iki yüzbine yaklaştı. Ülkemizde de durum iç açıcı değil. Ne yazık ki tehlike belirir belirmez topyekün önlemler alamadığımız için bu salgınla bir süre daha birlikte yaşamak zorundayız. Madem bu virüs hayatımızın bir parçası olacak, o zaman hayatımızı zehir eden bu salgının psikolojisini anlamaya çalışalım. Son yazımızda şöyle demiştik: “Stres, kaygı, korku ve panik ortamlarında zihinsel kapasitemizin %80’inin kaybedebiliriz.” Kovid-19’un belki de en karakteristik özelliği tüm dünyayı dehşete düşürebilmiş olması. Peki ama bu salgın bizi neden ve nasıl bu kadar korkutabiliyor? Bu soruyu cevaplayabilirsek hastalığın, üzerimizdeki psikolojik baskısını kırabiliriz. Kriz psikolojisinin özünde bir paradoks yatar: Gerçek risk ve insanları kaygılandıran risk aynı degˆildir; hatta birbirinden oldukça farklı olabilirler. Es¸it derecede ölümcül iki tehlike, tamamen farklı korku-s¸ok faktörü tas¸ıyabilir. Basit bir denkleme vurmamız gerekirse, “Risk Algısı = Tehlike + Korku Faktörü” diyebiliriz. Bu salgın orantısız bir korku-şok faktörüne sahip. Şimdi gelin kovid-19’u benzer tehlikelerden daha korkutucu kılan dokuz sebebi inceleyelim. 1. Kontrol edilebilirlik: Her sene dünyada 8 milyon kişi sigara yüzünden ölüyor. Bununla beraber, bir tiryaki sigara içip içmemeye kendisi karar verdiği için sigaradan korkmuyor. Öte yandan, aynı kişi bio-terörizm gibi, kontrolü dışında olan konular karşısında -potansiyel riski çok daha düşük bile olsa- kolayca paniğe kapılabiliyor. 2. Bilinirlik: Çoğumuz nükleer santraller hakkında bilgisisiz. Bu sebeple kentimize bir nükleer santral açılacağını duysak uykularımız kaçar. Öte yandan yine çoğumuz, evimizi temiz tutmak için asit, fenol, klor gibi zehirli kimyasal maddeler kullanıyoruz. Ama bu paniğe kapılmamıza neden olmuyor. Çünkü bu ürünlere aşinayız. 3. Tercih: Fazla güneşlenmek kansere, aşırı hız yapmak da ölüme sebep olabilir. Ama kendi istemimiz dahilinde yaptığımız bu aktiviteler bizi korkutmuyor. Oysa radyasyon zehirlenmesi gibi -daha az ölüme sebep olan ama isteğimiz dışında maruz kaldığımız riskler- insanı gözümüzü korkutuyor. 4. Felaket potansiyeli: Deprem gibi, kısıtlı bir zamanda ve limitli bir coğrafyada cereyan eden krizler, araba kazası gibi zamana ve ülke geneline yayılmış ölümlerden daha çok kaygı uyandırıyor. 5. Anlaşılabilirlik: Havuz kenarında koşmak tehlikelidir. Kayıp düşebilirsiniz. Ancak, tanıdığınız biri bu şekilde yaralansa şok olmazsınız. Çünkü bu, kolayca idrak edilebilir bir risktir. Öte yandan, düşük düzeyde de olsa bir zehirli maddeye uzun süre maruz kalma fikri hepimizi korkutur. Çünkü doğabilecek olası yan etkileri çoğumuz kafamızda canlandıramayız. 6. Adil: Bir savaş uçağı çakılıp, pilotu vefat ederse üzülürüz ama şoke olmayız. Çünkü pilotun -mesleği gereği- ölüme yakın olduğunu biliriz. Öte yandan, daha önce çoğumuzun adını duymadığı bir kentte ortaya çıkan bir virüsün hayatımızı esir almasını adaletsiz buluruz. 7. Belirsizlik: İnsanları en çok korkutan riskler bilinmezlik içerenlerdir. Örneğin, GDO’lu sebze meyveler birer muamma oldukları için kaygıya sebep olurlar. Oysa, çok daha ölümcül olmasına rağmen diyabet hastalığından daha az çekiniriz. 8. Özdeşleştirilebilirlik: İstatistiki bilgi duyguya sebep olmaz. Dolayısıyla dünya genelinde yüz bin kişinin ölmüş olması insanları şoke etmez. Ama bir tanıdığımızın yakınının -ya da bir ünlünün- ölmesi korku faktörünü arttırır. 9. Medyanın dikkati: Son olarak, medyanın, korku-şok faktörü üzerinde çarpan etkisi vardır. Mesela, Türkiye iş kazaları yüzünden dünyada en fazla insanın hayatını kaybettiği ülke. Ancak bu tarz haberler medyada yeterli yer almıyor. Bu yüzden de insanlar çok korkmuyorlar. Koronavirüsten korkmakta haklıyız. Sonuçta milyonlarca kişi bu salgına kurban gidecek. Yine de dehşete kapıldığınızı hissettiğiniz anlarda yukarıda saydığımız dokuz sebebi hatırlamaya çalışın. Bu sayede salgının psikolojik gücünü kırabilirsiniz.
E-DERGİ İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
Eylül/Ekim 2025 sayısında neler vardı göz atın!
AYIN MEKANLARI GÜL KEBAP

İşte istisna mekânlardan biridir Gül Kebap... Kuruluş tarihi 1949. Gül Kebap’ın özelliği sadece “iyi köfte” yapıyor olması değil. Gül Kebap yetmiş altı yıldır aynı yerde ve dördüncü kuşağın yönetiminde. “Sefer tası” misali üç katlı daracık mekânında müdavimlerinin vazgeçemediği adres. Hayranlık uyandıracak bir çaba değil midir bu? İşini, kalitesini koruyarak yapan tam bir aile işletmesi… Kurucu Mehmet Ali Gülgeze, Girit’in üçüncü büyük şehri Resmo’dan İzmir’e göçle gelmiş. Çanakkale’de savaşmış. Bayrağı, ikinci kuşak oğulları Mustafa ve Muhsin Gülgeze devralmış… Ardından torun Hüsnü Gülgeze. Ve bugün dördüncü kuşak Hüsnü’nün oğlu Burak Muhsin işin başında. “Bir Kemeraltı klasiği” olarak Gül Kebap, esnaf lokantası köfteciliğini ilk günden bugüne değişmeyen formül ve sunum geleneğiyle tavizsiz sürdürüyor.

FİLİBELİ HAN

Filibeli Han Eski İzmirlilerin hatıralarındaki Şükran Oteli, özenli bir yenileme süreci sonrasında sahiplerinin soyadını alan "Filibeli Han" Kemeraltı Çarşısı'nın yeni cazibe merkezi olarak hizmete açıldı. Günümüz ihtiyaçlarına uygun yiyecek içecek mekanlarının yer aldığı Filibeli Han'ın üst katı da keşke çeşitli el sanatları üretiminin yapıldığı atölyelere açılsa... Bizim dikkatimizden kaçmış olabilir ama binanın kısa bir tarihinin yabancı dilleri de kapsayacak şekilde bir köşede yer alması çok doğru olurdu diye düşünüyoruz.

BOŞNAKYA

Boşnakya Filibeli Han'ın yan sokağa açılan çıkışında sevimli olduğu kadar lezzetli ürünler sunan "Boşnakya" isimli bir mekan var. Kıymalı Boşnak böreği, peynirli, patatesli ve patlıcanlı börekler, yaprak sarma ve haşhaşlı börek gibi lezzetlerin ağız sulandırdığı mekanda demli bir çay veya reyhan şerbeti yanında poğaçalar ve harika tatlılar deneyebilirsiniz.Antakya'nın çıtır kabak ve kömbesi, bougatsa Selanik tatlısı, medovik Rus pastası, triliçe tatlıları sizi bekliyor. Cuma günleri menüye mantı da ekleniyor. Boşnakya'ya uğramayı ihmal etmeyin.