OCAKSUBAT2026
KALEM: PROF. DR. MUSTAFA BAK
Prof. Dr. Mustafa Bak: "Her çocuk iyi bir oyuncudur" Güzel geçmiş bir çocukluğun, en başından bir birey olarak kabul edilmenin, sevgi dolu bir ortamda büyümenin başarıya dönüşmüş halini görmek istiyorsanız Mustafa Bak’a bakmalısınız. 1957 yılında İzmir’de doğan söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Mustafa Bak, mutlu bir çocukluk evresinin ne denli önemli olduğunu yaşayarak deneyimlemiş, çocuk doktoru olduktan sonra da akademik araştırmalarla konuda uzmanlaşmış ve tüm bilgi, birikim ve deneyimlerini tüm ebeveynlerle paylaşmak için kitaplaştırmış bir çocuk dostu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında ihtisas yapan, daha sonra da Pediatrik Nefroloji Uzmanlığı ihtisasını tamamlayan Mustafa Bak, İzmir, Muğla ve Bakü’de hekim ve yönetici olarak çalıştıktan sonra 2014 yılında Alsancak’ta kendi özel kliniğini açmış. Halen muayene hekimi olarak çalışmaya devam eden Bak, “Çocuk Yetiştirme ve Ebeveynlik” konusunda araştırmalar yapıyor, kitaplar yayınlıyor, oturumlara katılıyor. Çocuk ve çocukluk kavramları üzerine düşünen, çocuklar nasıl yetiştirilmeli sorusuna cevaplar arayan Mustafa Bak’ın ebeveynler ve çocuklarla ilgilenen profesyonellere rehber olması için kaleme aldığı ilk kitabı “Çocuk Gelişimi”. Cinius yayınlarından çıkan bu kitabının ardından “Bebeğinizin ABC’si”, “Çocuk Yetiştirmenin ABC’si” ve “Çocuklarda Düşünme Eğitimi” isimli kitapları Yakın Yayınları’ndan raflardaki yerini alıyor. Çocuğun gelişimi, sağlığı, beslenmesi, bakımı ile ilgili paylaşımlarının ardından, çocuğun en önemli ihtiyaçlarından biri olan OYUN’u konu alan son kitabı “Çocuk ve Oyun” yine Yakın Yayınları’ndan okurlara ulaşıyor. “Her çocuk iyi bir oyuncudur” diyen Mustafa Bak’la son kitabı ve çocuk dünyası üzerine söyleştik. Mustafa Bey öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. İlk olarak güzel geçen çocukluğunuz ve sevgi dolu ailenizle yaşadıklarınızdan başlayalım. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Ben ilkokul mezunu inşaat ustası babanın ve evde halı dokuyan annenin oluşturduğu muhafazakâr bir ailede yetiştim. Üç çocuklu ailenin en küçüğüydüm. Ailesi tarafından güvende tutulan, karşılıksız sevgi verilen, desteklenen, saygı gösterilen bir çocuktum. Evde her zaman bir birey olarak görüldüm. Evin öznelerinden biriydim. Ailemin içerisinde hiçbir dayatmaya maruz kalmadım. Ailemin sağladığı koruma, destek temelinde özgür ve bağımsızdım. Kendimle ilgili temel çoğu kararı kemdim aldım. Çocukluğum güzel anılarla doludur. Geriye doğru baktığımda hep mutluluk hatırlarım. Ayrıca çocukluğum, insanın sonradan değerini anladığı türden güzel bir mahallede geçti. Mahallemiz Şirinyer’deki bir işçi mahallesiydi. Hani klasik Türk romanlarında bahsedilen, büyüğün küçüğü sevdiği ve kolladığı, küçüğün büyüğüne saygı gösterdiği, herkesin birbirine destek olduğu, dayanışma, yardımlaşma içerisinde ve sevginin hissedildiği mahalleler vardır ya işte ben böyle bir mahallede de büyüdüm. Biz çocuklar mahallemizde sevildiğimizi, korunduğumuzu, mahallenin bir öznesi ve paydaşı olduğumuzu hissederdik. Özgürdük, coşkuluyduk, neşeliydik, mutluyduk. Bütün gün sokaktaydık, koşturuyor ve erkekli kızlı devamlı açık alan oyunları oynuyorduk. Bu mahallede ve böyle bir ailede çocukluk geçirmek büyük bir şanstı. Güzel ve mutlu bir çocukluk geçirdim. Esasen her çocukluk güzeldir. Çünkü her birey çocukluğun güzel anılarını hatırlar. Bebeklik ve çocuklukta yaşanan olumsuzluklar, problemler, ihmaller genel de bilinç altına atılır ve unutulur. Bebeklik ve çocuklukta ilişkisel deneyimlerde tekrarlanan olumsuz deneyimler, gizli bir şekilde, derin ve süreklilik gösteren yanlış inançlar ve şemalar olarak varlıklarını devam ettirir. Zaten ilk 3 yaş içerisinde yaşananalar ileride hatırlanmazlar. 3 yaştan sonra yaşananlar ise parça parça anılar oluşturur. 4–5 yaştan sonra yaşananlar ise daha net ve süreklilik gösteren anılara dönüşür. Kendi çocukluğuma döndüğümde 3-4 yaştan sonraki anılar benim için hep mutlu anılardır. Kitabınızda çocuk ve çocukluk kavramları üzerine köklü değerlendirmeleriniz var. Görülüyor ki tarihsel süreç içerisinde bu kavramların içi farklı şekillerde doldurulmuş. Günümüzde bu kavramlar ne ifade ediyor toplumsal katmanlarda? Modern çocukluk anlayışına göre çocuklar, toplumun geleceğini belirleyen en önemli insan kaynağıydı ve bu nedenle de değerli bireylerdi. Genel değerlendirme çocuğun yetersiz olduğuydu, çocuk gelişmemişti, toplumun öznesi ve paydaşı değildi. Çocukluk süreci yetişkinliğe geçiş dönemiydi. Çocukların yetiştirilmesinde çocuğun belirli kalıplara ve normlara sokulması önemliydi. Modern kapitalist sisteme göre verilen eğitimle sosyal ve kültürel olarak istenilen bir biçimde “gelecek kuşakları yaratmak” gerekiyordu. Çocuk mikro düzeyde ailenin, makro düzeyde ise devletin gelecek kurgusunu gerçekleştirecek gelecek öznesiydi. Sonuçta çocuklar yetişkinler tarafından büyük bir ideolojik ve değerler şiddetine maruz kaldı. Hukuksal, ekonomik, politik, kültürel olarak bağımlı hale ve de sistemin devamını ve yeniden üretilmesini sağlar hale getirildi. Günün bireyi, öznesi ve paydaşı değildi. Çocuk toplum için ve kendisi için üretimde bulunamazdı. 1970’lerden sonra ise ideal olduğu düşünülen bu evrensel ve modern batılı çocukluk anlayışı eleştirilmeye başlandı. Tamamen yetişkinlerin belirlediği, hiyerarşik, planlanan geleceği inşa etme temelinde, çocuğun üstün yararı ve haklarının gözetilmediği, çocuğun nesneleştirildiği, gelecek için yaşanan çocukluk anlayışı terk edilmeliydi. Sonuçta günümüzde yeni bir çocukluk paradigması oluştu. Bu yeni paradigmaya göre: Çocuğun hak ve özgürlükleri vardır. Yaşam içerisinde çocuklar her şeyi biz yetişkinler gibi, ama gelişmişliklerine göre görürler ve yaşarlar. Yaşamın her alanında olmalıdırlar. Çocuklar yetişkinlere göre ilgileri, ihtiyaçları, çıkarları, beklentileri ile farklıdır ama aynı zamanda çocuklar, sosyal gerçekliği inşa etme ve yorumlama pratiklerine sahip, sosyal düzenin yapılanmasına katkı sunan sosyal aktörlerdir. Çocuklar toplumsal hayatta “aktif” rol oynamalıdır. Toplumsal yaşamda anlam üreten ve toplumsal değişime etkisi olan toplumun etkin aktörleridir. Çocukların korunması, gelişimlerinin sağlanması yanında çocukların katılım hakları unutulmamalıdır. Fiziksel, ruhsal, bilişsel gelişmişliklerine paralel kendileri ve toplumla ilgili kuralların derlenmesine katılma hakkı oluşturulmalıdır. Çocuklar kendi hayatlarıyla ilgili konularda söz sahibi olmalıdır. Çocukların karar alma süreçlerine katılabildikleri ve eylem potansiyellerinin olduğu kurumlar oluşturulmalıdır. Çocukların sunduğu görüşler ciddiye alınmalıdır. Çocuk geleceğin değil, erişkin gibi bugünün değerli varlığı, öznesi ve paydaşıdır. Çocuk öncelikle bugünü yaşayabilmelidir ve topluma katkılarını sunabilmelidir. Klasik bir söylem vardır, araba kullanmak için bile bir ehliyete ihtiyacınız vardır. Oysa çocuk yapmak için hiçbir şarta gerek yoktur. Sizce iyi bir ebeveyn olmanın bir yolu, bir formülü, bir kuralı var mıdır? Öncelikle belirtmem gereken en temel kavram “Anne babalığın zor iş” olduğudur. Ebeveynlik, çocuk gelişimi ve çocuk yetiştirme uzun bir yolculuktur. Bu uzun yolculukta "bilgi", yolculuğun pusulasıdır. Bilgi yönü, yolu belirlediği gibi niteliği ve sonucu da belirler. Ebeveyn olmanın evrensel bir formülü yoktur. Sadece söylenecek tek şey ebeveynlik ve çocuk yetiştirme yolculuğunda bilimsel bilgi temeli yaklaşım sergilenmelidir. Çocuk sahibi olmadan önce hamilelik öncesi ne yapılması gerektiği, hamileliğin nasıl geçirilmesi gerektiği, doğum, çocuğun beslenmesi, bakımı, çocuğun dönemsel özellikleri, ebeveynlik tutumları, çocuğun motor, bilişsel, ruhsal, duygusal ve sosyal gelişiminin nasıl sağlanacağı, çocuk eğitimi, öğrenimi ve çocuğun ne olduğu gibi konularda bilimsel bilgi sahibi olunmalıdır. Sonuçta ebeveynlik bilimsel bilgi temelinde ve ebeveynlerin kendi iç seslerini dinleyerek, hislerini de göz önünde tutarak çocuk yetiştirmeleri önermekteyiz. Sadece anne babamızın çocuk yetiştirme modelleriyle çocuğa yaklaşım doğru bir yaklaşım değildir. Zaten son 15-20 senedir ben bu konu üzerinde çalışmaktayım. Diğer konu uzmanları gibi ben de ebeveynlik ve çocuk yetiştirme konusunda anne babaların bilgi ihtiyacını karşılayacak rehber niteliğinde yayınlar yaratmaya çalışıyorum. Son kitabınızın konusu çocuk ve oyun. Günümüzün en temel sorunlarından biri olarak düşünülen dijitalleşme her yaştan insanı etkilediği gibi çocukların dünyasını da şekillendiriyor. Bedensel ve ruhsal gelişiminin en önemli unsurlarından biri olan oyun çocukların hayatında gittikçe azalmış veya bilgisayar ekranında sadece tıklayarak yapılan bir eyleme dönüşmüş. Nedir oyun ve neden çocuklar oyun oynamalıdır? Öncelikle oyun çocuğun en temel hakkıdır. Ayrıca oyun doğada vardır. Her canlı oyun oynar. Oyun çocuğun işidir. Oyun çocuğun gereksinimidir ve iç dünyasının aynasıdır. Deneyerek öğrenme ortamıdır. Çocuğun en temel ihtiyaçlarından birisidir. Arzularının gerçekleştirildiği deneyimlerdir. Hayal ile gerçek arasında bir köprüdür. Çocuğu yansıtan bir aynadır. Yaşamı öğrenme yöntemidir ve gelecek yaşama, hazırlanma provalarıdır. Bilgi ve deneyimlerinin kazanıldığı ve birleştirildiği alandır. Çocuk gelişiminin ve eğitiminin vazgeçilmez aracıdır. Kendini keşfetme ve geliştirme eylemidir. Ruha açılan penceredir. Çocuk için bir deney alanıdır. Öğrenme laboratuvarıdır. Çocukların kendilerini keşfetme, geliştirme eylemi ve öğrenme sanatıdır. Çocuğun duygu ve düşüncelerinin aracı ve aynasıdır. Oyun bu tanımlamaların hepsidir ve sonuçta oyun çocuğun yaşamıdır. Oyun bunlar nedeniyle oynanır. Günümüz çocuklarının oyundan uzaklaşmasının diğer bir nedeninin de ebeveynler olduğunu düşünüyorum. Toplumumuza baktığımızda yetişkinlerin çocuklarıyla oyun oynamadıklarını görüyoruz. Artık tipik resim şu oldu, parkta oynayan çocuk ve elindeki telefona dalmış bankta oturan anne veya baba. Biz yetişkinler neden oyun oynamayı bilmiyoruz? Çünkü biz yetişkinler çocuk ve çocuk yetiştirme konusunda yeterli bilgi sahibi değiliz ve oyunun ne demek olduğunu da bilmiyoruz. Ayrıca ebeveyn olarak bizler kapitalist sistemin aşırı tüketici ve yönlendirici baskısından ezilmiş durumdayız. Devamlı bir koşuşturma içindeyiz. Aşırı bir stres ortamında ve ekonomik sorunlarla uğraşıyoruz. Eğer bir sistem bir varlığa değer verir ise o varlıkla temel bağıntılı olan olgulara da değer verir. Yaşadığımız dönem ve sistemde çocuğa değer verilmediğinden, çocuğun en temel desteği ve güvencesi olan ebeveynlerine de değer verilmemektedir. Anne baba ekonomik ve toplumsal problemlerden nefes alıp, çocukla ve oyunla ilgilenecek vakti bulamıyor. Bence yetişkinlerin oyun oynamamasının en temel nedenleri bunlar. Kitabınızdaki önemli konulardan biri de oyunların eğitici yönü. Oyunların sadece fiziksel gelişime değil çok yönlü kişilik gelişimine de katkısı olduğu bilimsel bir gerçek. Bizim eğitim sistemimiz oyunları yeterince kullanıyor mu sizce? Kesinlikle yeterince kullanılmıyor. Zaten bizim eğitim sistemimiz temelde modern çocukluk anlayışı temelinde eğitim vermeye çalışıyor. Görülüyor ki onu da başaramıyor ve çok kötü uyguluyor. Ayrıca oyundan ve oyunun eğitici yönünden hiç yararlanmıyor. Eğitimde çocuk temel alınmıyor. Çocuğun özellikleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmuyor. Oyunun, çocukla iletişim kurmada, çocuk eğitimi ve öğretiminde, yaşam boyu öğrenme için temel oluşturmada en etkili yol olduğu kabul bilinse de eğitim sistemimiz oyundan faydalanmıyor. Oyun oynamak eğlenerek ve eylemde bulunarak öğrenmedir. Eğitimin vazgeçilmez bir aracıdır. Her oyun çocuğun bilişsel, sosyal, motor, ruhsal ve duygusal yapılarının birini veya birkaçını geliştirmeye yarar. Ama unutulmamalı ki temelde oyun kendinden başka bir amacı olmayan (ototelik) bir aktivitedir. Bu güzel söyleşi için tekrar çok teşekkür ederiz. Dileriz gönlünce oyun oynayan çocukların ve yetişkinlerin ülkesi oluruz. Sevgili Hasan, bu röportaj için ben teşekkür ederim. İnanıyorum ki özgürce, eğlenerek bol oyun oynayan, günün öznesi, paydaşı olan ve düşünen, soran, sorgulayan, eleştiren, yaratıcı, problem çözen çocuklar geleceğimizi güzelleştirecekler.
E-DERGİ İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
Kasım/Aralık 2025 sayısında neler vardı göz atın!
AYIN MEKANLARI PRIMO

Konak Pier’deki yeni İtalyan Primo İzmir’in en önemli gastronomi merkezlerinden Konak Pier, yepyeni ve renkli bir restoranı daha kucakladı. Denize uzanan tarihi dokuda kapılarını açan “Primo”, İtalyan mutfağının sıcak ruhunu İzmir’e taşıdı. Birbirinden lezzetli pizzaları, makarnaları, rizottoları, etleri, salataları ve muhteşem manzarasıyla müşterilerini ağırlayan “Primo”, şarapları, limoncellosu, kokteylleri ve diğer içkileriyle de konuklarına keyifli saatler sunuyor. İtalya Como’da 16 yıl çalışan şef Ertunç Özdemir’in mutfağı, “Primo” ziyaretçilerini adeta İtalya’ya götürüyor ve Napoli, Roma, Milano ruhunu İzmir’de yaşatıyor. Gazeteci Osman Gençer ile kardeşi Hakan Gençer ve oğlu Arman Gençer’in birlikte açtıkları “Primo”, her gün saat 12.00 ile 22.00 arası hizmet veriyor. “Primo”, kalitesinin yanında fiyat dengesiyle de dikkat çekiyor. Açıldığı ilk günden itibaren b...

[Devamını Oku...]

MARDARINN

Mandarinn Son yıllarda doğal güzelliklerinin yanı sıra zengin gastronomi seçenekleri ile öne çıkan İzmir’in Karaburun ilçesi, bu alanda önemli bir başarıya imza attı. Yerel lezzetleri çağdaş yorumlarla buluşturmak amacıyla 2022 yılından bugüne hizmet veren Mandarinn Karaburun, uluslararası gastronomi rehberlerinden Gault & Millau 2026 tarafından “Gourmet Table – Chef Restaurant” kategorisine alındı. Bu seçkiyle birlikte Karaburun’dan ilk kez bir restoran, uluslararası bir gastronomi rehberinde yer almaya hak kazandı. Karaburun'un kimliğini taşıyan mutfak Hilmi Akyol ve Özer Koçak tarafından, ilçenin doğallığını ve sürdürülebilirlik anlayışını merkezine alarak 2022 yılında kurulan kurulan Mandarinn Karaburun, mutfağını Şef Gökhan Altay liderliğinde şekillendiriyor. Restoranın mutfak anlayışı; deniz ve kara ekosistemlerinin sunduğu çeşitliliği menüye yansıtan bütüncül bir bakış üze...

[Devamını Oku...]