TEMMUZAGUSTOS2026
FERYAL ÇIKIKÇI VE PAŞOLAR EVİ ROMANI
Feryal Çıkıkçı’nın kaleme aldığı Kuşadalı Paşolar Evi romanı bir dönemin yaşanmışlığını anlatıyor Kuşadası Kaleiçi Mevkii'nde, sur içinde 1814 yılında inşa edilen bir konağa Mora'dan göç ederek yerleşen Paşolar Ailesinin yaşamını yaşamını konu alan "Paşolar Evi" romanının yazarı Feryal Çıkıkçı ile söyleşimiz, bir hayli keyifli geçti. Bakalım, sizler de keyifle okuyacak mızınız? Sayın Feryal Çıkıkçı, ‘Paşolar Evi’ yayımlanan (Edisyon Kitap, 2026) ilk romanınız. Romanınızda geçen olayları anlattığınız yer olarak ana eksen, Kuşadası’nın tarihi Kaleiçi Mevkii. Öncelikle okurun bilgilenmesi için şunu sorayım: Romanınızda sözünü ettiğiniz Kaleiçi’ndeki iki yüz on iki yıllık olduğunu belirttiğiniz bu ev duruyor, değil mi? Söz konusu ev ya da konak hakkında biraz bilgi verir misiniz? Öncelikle sohbet imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim. “Paşolar Evi” Kuşadası Kaleiçi Mevkii’nde, sur içindeki tarihî yerleşim dokusu bünyesinde bulunan aile evimizdir. Kalem işleri, ocaklı oda, çıtakârî tavan süslemeleri gibi özgün mimari ayrıntılarıyla Kaleiçi’nin günümüze ulaşan önemli sivil mimarlık örneklerindendir. Üst kattaki ocaklı odanın alınlığına işlenmiş yazılardan evin yaşını öğreniyoruz. Alınlıkta, “Maşallah-ü Kâne” (Allah’ın dediği olur) ve “Sene-i 1229” yazar. Hicri 1229 yılı, miladi olarak 1814 yılına karşı gelir. Bu nedenle evin en az iki yüz on iki yıllık olduğu söylenebilir. Kök tapuya henüz ulaşılamadığından yapının aileye hangi tarihte geçtiği bilinmiyor. Yerel tarih araştırmacılarına göre ev; 1800’lü yıllarda bazı devlet adamlarının konaklamasında da kullanıldığından zaman zaman “konak” olarak da anılmıştır. Mora’dan göçen Paşolar, önce komşu eve yerleşir. Evin oğlu Mehmet, bitişik konaktaki Sünnetçiler ailesinin kızı Saliha ile evlenir. Mehmet’in I. Dünya Savaşı’nda şehit düşmesi üzerine Saliha, çocuklarıyla birlikte baba evine yani konağa döner. Oğlu Ahmet Şükrü Ege’nin aile sorumluluğunu üstlenmesi, evlenerek yuva kurması ve art arda doğan bebekler ile aile hikâyesi yeni bir yön kazanır. Böylece ev, birden fazla kuşağın doğumlarına, kayıplarına, evliliklerine ve ortak yaşamına tanıklık eden bir aile hafızası mekânına dönüşür. Ailemizin kuşaklar boyunca yaşadığı ve kültürel kimliğini oluşturduğu bir ev olan Paşolar Evi, iki yüzyılı aşan geçmişi, özgün mimari özellikleri ve taşıdığı aile hafızasıyla Kuşadası Kaleiçi’nin tarihî dokusu içinde varlığını sürdürmektedir. Mülkiyeti hâlen Paşolar’da bulunan konak, aile evi niteliğinin sona ermesinden sonra, uzun süre ticari amaçla kullanıldı. 2021 yılından bu yana, yeğenim Koruma Uzmanı / Mimar S. Burçak Çıkıkçı ile birlikte yapının özgün değerlerini koruyarak geleceğe taşınmasını hedefleyen “Anlatılar Temelinde Bir Koruma Çalışması: Paşolar Evi Restorasyonu” projesini yürütmekteyiz. Yine romana adını veren Paşo sözcüğü nedir, sizin bu ailenin bireyi olma özelliğiniz nedir, bunları da belirtin lütfen, sonra sorulara geçelim. Konağa adını veren “Paşolar”, ailemizin lakabıdır. Büyüklerimizin anlattığına göre; atalarımız Mora’da yaşarken imparatorluğa hatırı sayılır miktarda altın bağışında bulunur. Bunun üzerine kendilerine “Paşa” unvanı verilir. Zamanla bu unvan halk arasında “Paşo” ya dönüşür ve ailemiz “Paşozadeler” olarak anılır. Soyadı Kanunu’ndan sonra lakap kullanımı oldukça azalmış olsa da Kuşadası’nda aileler yerel ağızda lakaplarıyla bilinir. Bizimki de “Paşolar”dır. Aile, Soyadı Yasası’nın çıkmasından sonra Ege soyadını alır. Paşo Ahmet Şükrü Ege’nin konakta doğup büyüyen sekiz evladından biri de annemdir. Dolayısıyla romanımın başkahramanı öz dedemdir. Anlattığım hikâyeler aile hafızamızdan ve annemin anlatılarından doğmuştur. “Romanımda, milliyetçi, ırkçı yaklaşımlardan uzak durdum” Romanınız, Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak Kuşadası cephesini konu olarak aktarıyor ve Paşolar diye adlandırılan geniş bir aileyi anlatıyor. Romanı, o döneme ait belgelerden hareketle yazdığınızı anlıyorum, doğru mu? Öncelikle kişilerle tarihlerin gerçek olduğunu belirtelim mi? Kurtuluş Savaşı sürecine ilişkin tarihsel çerçeve ve olaylar gerçektir. Kişiler de büyük ölçüde gerçek kişilerden hareketle kurgulanmıştır. Kaynaklar, yayınlar, belgeler ve fotoğraflar aracılığıyla dönemin dokusunu zihnimde kurmaya çalıştım. Özellikle Kuşadası Yerel Tarih Araştırmaları Grubu’nun yayını olan Yerel Tarih Dergisi’nin neredeyse tüm sayılarını inceledim. Grubun Başkanı Ali Ergül’ün Kuşadası kitabı da başucu kaynaklarımdan biriydi. Ayrıca, değerli araştırmacılarımız; Müjgan Şavkay, Şaduman Halıcı, Mevlüt Çelebi, Şenol Eskin, Mahmut Ökçesiz ve Nezahat Belen’in eserlerinden yararlandım. Ankara Milli Kütüphane, Türk Tarih Kurumu ve İBB Atatürk Kitaplığı’nda çok sayıda kaynak inceledim. Okumalar; kurduğum anlatı dünyasının tarihsel zeminden kopmaması içindi. Uzun süre tarihe karşı büyük bir sorumluluk hissettiysem de zamanla bu duyguyu yönettim sanırım. Anlattıklarımın tarihi gerçekliğe uyumlu olmasını hedefledim. Buna özen gösterdim. Milliyetçi veya ırkçı yaklaşımlardan uzak durarak, kaynakların belgelediği gerçekler çerçevesinde kurmaya gayret ettim romanımı. Romanınızda adı geçen Kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan Mahmut Esat Bozkurt’un Kuşadası açısından önemini, bilgi sahibi olalım diye özetler misiniz? Mahmut Esat Bozkurt, Kuşadası’nın en önemli tarihî şahsiyetlerinden biridir. 1892’de, dedemin doğduğu yıl Kuşadası’nda doğmuş. İsviçre’de hukuk eğitimini tamamladıktan sonra diplomasını almayı beklemeden işgal altındaki Anadolu’ya dönmeye karar vermiş. Şükrü Saraçoğlu ile Kuşadası’na gizlice gelerek Akıncılar Müfrezesi’ni kurmuş ve Milli Mücadeleye katılmış. Yunan işgaline karşı Kuvayı Milliye direnişini örgütlemiş. Bu müfreze, Ege Bölgesi’nde kritik baskınlar ve saldırılarla işgale karşı büyük bir caydırıcı güç olmuştur. Kurtuluşun ardından ise devlet adamı olarak Cumhuriyet’in hukuk temelini atan isimlerden biri olmuştur. Türk Medenî Kanun’unun hazırlanmasında ve hukuk devrimlerinde öncü rol üstlenmiş, modern ve çağdaş Türk hukuk sisteminin kurulmasına katkı sağlamıştır. Mahmut Esat Bozkurt, hem Kuşadası’nda Millî Mücadele’nin örgütlenmesine öncülük eden bir kahraman, hem de Cumhuriyet’in hukuk mimarlarından biri olarak Kuşadası’nın tarihine damga vurmuş bir değerdir. “Kuşadalı Rum kızı Marika, kurgu karakter değil” Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Kuşadası’nda da savaştan çok önceleri yerleşik Rumlar hep vardı ve bunlar işgale asla olumlu bakmıyorlardı. Nitekim kitabın 109. sayfasında Rum kızı Marika’nın, kahramanlık göstererek, Yunan askerlerce bir depoya hapsedilmiş Türkleri yakılmaktan kurtardığını öğreniyoruz. Bize biraz Marika’yı anlatır mısınız? Marika, kurgu bir karakter değil; Kuşadası’nın işgal günlerinde gerçekten yaşamış bir genç Rum kızıdır. Onu, Ali Ergül’ün ‘Kuşadası’ kitabında Müjgan Şavkay’dan alıntıladığı “İşgal Günlerinin Tanığı Halit Erten” röportajından öğrendim. Burada Marika’nı, Yunan askerlerinin bir depoya doldurup yakmaya çalıştığı Kuşadalı erkekleri cesurca kurtarması anlatılır. Bu olay beni çok etkiledi. Marika yalnızca bir kahraman değil, aynı zamanda Kuşadası’nın çok kültürlü geçmişinin ve savaşta bile insan olmanın mümkün olduğunun simgesidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında büyük acılar yaşandı; işgaller, göçler, ölümler… Ancak bütün bu karanlığın içinde, merhamet ve vicdan gibi erdemleri koruyabilen insanlar da vardı. Bu nedenle Marika’yı anmak ve yaşatmak istedim. Türk dostu Meyhaneci Dimitri Romanın bana göre en çarpıcı bir tümcesi sayfa 181’de, mübadelede, yaşadığı Kuşadası’nı terk etmek zorunda bırakılan Meyhaneci Dimitri ile ilgili olanı çünkü kurtuluş mücadelesine dönük planlar hep Türk dostu Dimitri’nin meyhanesinde yapılmıştır ve o, dediğim gibi, 1922’deki mübadelede Rum kökenli olmanın sonucu yurdunu terk etmek zorunda bırakılmıştır. Giderken de, bir gün dönersem, diye gözü gibi baktığı bahçesindeki ceviz ile incir ağacını Müslüman Türk dostlarına bırakır ama ağaçlar kuruyacaktır çünkü o ağaçları yaşatan, Dimitri ile ailesinin sesi, neşesidir. Bu bölümü kaleme alırken neler duyumsadınız? Mübadeleyle ilgili kaynaklar bana tarihsel çerçeveyi sundu ama aradığım duyguyu vermedi. Ancak, yıllar önce bir sahaftan aldığım, Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” kitabı sayesinde bu zoraki göçün insani boyutunu hissettim. Olayın kağıt üzerindeki bir siyasi karardan çok daha derin sonuçları olduğunu, yuvalarını, anılarını, komşularını, çocukluklarını geride bırakmak zorunda kalan insanların aslında çok hazin hikâyeleri olduğunu gördüm. Dimitri’yi yaratırken de bu duyguyu taşıdım. O da Marika gibi bir simgeydi. Bu topraklarda kök salmış ama ayrılmak zorunda kalan insanları temsil ediyordu. Giderken dostlarına emanet ettiği ceviz ve incir ağaçlarının kuruması, aslında seslerin, neşenin, insanların yokluğunun sonuçlarını anlatan bir semboldür. Bu bölümü yazarken derin bir hüzün hissettim. Kurtuluş Savaşı’nın haklı mücadelesi anlatılırken bile, geride kalan insani kayıplar görmezden gelinemiyor. Gözden kaybolanı görünür kılmak, sıradan insanların öz duygularını anlatının içine yerleştirmek istedim. Dimitri ve Marika bu anlamda da önemsediğim karakterlerdir. Roman kahramanlarınızı son derece yalın halleriyle anlattığınızı görüyoruz. Bu konuda uzmanlığınız söz konusu dersem, neler söylersiniz? Bu kahramanları anlatırken canlandırmayı nasıl yaptınız? Bir uzmanlık değil de, daha çok iyi dinlemekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Annemin anlatılarını çocukluğumdan beri ilgiyle dinledim. Çünkü o, konuşma tarzlarıyla, duygularıyla ve büyük bir sevgiyle anlatırdı insanlarını. Bu sayede aile büyüklerimi tanımış gibi oldum ve zihnimde canlandırdım. Hangi durumda nasıl davranacaklarını, neler söyleyeceklerini az çok kestirebilir hale geldim. Çocukluk yıllarımda komşuluk ve akrabalık ilişkileri de çok yoğundu; ben de bu ortamlarda sessizce gözlem yapmayı severdim. İnsanların sesleri, hareketleri, kullandıkları yerel dil, sevinç ve dertlerini aktarma biçimleri çocukluğumun taze ve meraklı zihninde bir karakterler galerisi oluşturdu adeta. Roman kahramanlarım da biraz burada biriken hikayelerden doğdu sanırım. Keşke annemin o güzel, cıvıl cıvıl sesini satır aralarına da serpiştirebilseydim derim hep. Çünkü kahramanlarımın canlanmasında en büyük pay, insanlarını sevgiyle anlatan o tatlı sestir. “Sevgi, saygı ve dayanışma içindeki ilişkileri anlattım” Yıllardır tv ekranları; aile içi şiddet, entrika vs’lerle dolu dizilerle izleyiciyi sürüklerken, siz, romanınızda, bir konakta birbirine son derece saygılı, sevgi dolu bireylerden oluşan geniş bir aileyi hatta bununla yetinmeyip aynı hisler barındıran komşularını anlatıyorsunuz. Bu seçiminizi özetler misiniz? Sevgi, saygı ve dayanışma içindeki aile ve komşuluk ilişkilerini özellikle anlatmak istedim. Çünkü günümüzde ihtiyacımız olmayan şeyler öne çıkarılırken, asıl ihtiyaç duyduğumuz değerler gözden kaçıyor, kaybolup gidiyor. Romanımdaki insanlar ve ilişkiler, işte bu kaybetmek istemediğimiz değerleri sezdirirler, anlatırlar bize. Bir evin sınırlarını aşarak mahalleye ve şehrin ruhuna yansıyan bu dayanışma, aslında ortak hafızamızın hikâyesidir. O ortak hafızanın henüz kaybolmamış izlerini bulmak, korumak ve unutturmamak için yazdım. Benim için romanım; vefa ve minnet duygularımın bir ifadesi, kaybolmaması gerektiğine inandığım değerleri gelecek kuşaklara aktarma çabasıdır. Roman kahramanlarınız kadar konağın mutfağında pişirilen yemekleri, hazırlanan tatlıları da son derece varsıl anlatıyorsunuz. Mutfakta ustalığınız söz konusu mu yoksa romandan sonra bir ustalık mı elde ettiniz? Teşekkür ederim ama ailemin kadınlarının yanında ancak bir çırak olabilirim diye düşünüyorum. Romanda yer alan lezzetler çocukluğumun mutfağından geliyor. Babaannemin nefasetli eli ve annemin bereketli Paşolar Evi’nden getirdiği geleneksel lezzetler sayesinde bu kültürün içinde büyüdüm. Babam çiftçiydi ve bizim evimiz de doğal ürünlerden yana çok bereketliydi. Dolayısıyla mutfak konusundaki bilgi dağarcığım romandan sonra kazanılmadı. Çocukluğumdan beri içinde büyüdüğüm dünyanın doğal bir yansımasıdır. Roman sürecinde; akrabalarımızla birlikte Paşolar Evi’nin mutfak hafızasını yeniden derledik. Tariflerin yanı sıra hatıralar ve anlatıları da canlandıran ve ailemizin kültürünü yansıtan zengin bir mutfak külliyatı ortaya çıktı. Bu çalışmanın, konağın restorasyonu tamamlandığında bağımsız bir kitap olarak yayımlanmasını ve kültürel mirasın bir parçası olarak gelecek kuşaklara aktarılmasını umut ve hayal ediyorum.