TEMMUZAGUSTOS2026 Avram Ventura
Kıssadan hisse öyküler
Önce şiir mi vardı, yoksa öykü mü? Anlatının ilk biçiminin şiir olduğu söylenir. Ses, uyak ve ölçüsüyle daha kolay ezberlenip aktarıldığını günümüze ulaşan destanlardan, mitlerden, şiirsel öykülerden görüyoruz. Evet, öyküler şiirle anlatılırdı. Sözlü gelenekte her iki türün de önemi yadsınamaz. Yazının yaygınlaşmasından sonra öyküler hayatımızın her alanında öne çıkmaya başladı. Özellikle inançların “kıssadan hisse”lerle daha hızlı anlaşılması sağlanmış, insanları etkilemede başarılı oldukları görülmüştür. Sosyal ilişkilerimiz, erdem değerlerimiz, duygu ve düşüncelerimiz yine bu öyküler aracılığıyla anlatılmıştır. Doğu kökenli olan bu öykülerin, hiç eskimeden ve coğrafi sınırlarını genişleterek, yüzyıllardır günümüze kadar gelmiş olmaları önemlidir. Bunlar, hem düşünsel yanımızı zenginleştirmekte hem de geçmişteki sosyal yaşantımızı ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır. Sözü bir rastlantı sonucu elime geçen kitaba getirmek için uzattım: Suriyeli yazar Rafik Schami’den, Sen Anlatınca, Çöllerde Çiçekler Açıyor. Kitap bir roman olarak nitelendirilse de, Bin Bir Gece Masalları gibi yüzün üstünde öykünün bir araya geldiği güzel bir anlatı. Her bölümde farklı bir konu ele alınıyor: Dolandırıcılar ve yalancılar, cesaret ve korkaklık, cimrilik, kıskançlık, açgözlülük, adalet ve adaletsizlik, batıl inanç ve akıl, arkadaşlık ve düşmanlık, sevgi ve kalbin bilgeliği… Kitapta yer alan öykülerden bazılarının, bugüne değin okuduğum farklı kültür ve geleneklerde karşıma çıkmış olması, çok sayıda toplumu etkilediğini de ortaya koymaktadır. Deneme yazılarımda Molla Cami, Beydeba, Şeyh Sadi, Mevlâna gibi konularını öykülerle süsleyen yazarları keyif1e okuduğumu, kiminde de onlardan örnekler verdiğimi okurlarım bilir. Her zaman söylediklerimizin unutulabileceğini, ama bir öykünün uzun bir süre bellekte yer alabileceğini ve yeri geldiğinde anlatılabileceğini söylüyorum. Nitekim bunların yüzyıllardır canlılıklarını korumasını buna borçluyuz. Schami’nin kitabının tanıtımında şu sözleri okuyoruz: “Doğu kültürüne özgü efsanevi ve gerçek öykülerin iç içe geçtiği, anıların, acının, sevincin ve hüznün, neşenin ve dersler çıkarmanın harmanlandığı bir atmosfer sunar. Anlatılan her öykü, kurak ve ıssız görünen bir çölü anlatıldıkça çiçekler açan bir bahçeye dönüştürme gücüne sahiptir; tıpkı öykülerin dinleyenlerde umut ve yaşam coşkusu uyandırması gibi.” Kitabı bitirdikten sonra aklıma bir soru takıldı: Niçin bu öykülerin çoğunda bilge, derviş, çocuk ya da hayvan karakterlerini kullanmaktadırlar? Kendimce şöyle düşündüm: Bilge kişi bilgiyi, deneyimi temsil eder. Sorduğu sorularla karşısındaki insanı düşündürmeye, gerçeği bulmaya yönlendirir. Derviş, maddesel değerlerin peşinde olmadan, yalın bir yaşamın önemini gösterir. Çocuklar saflığı simgelerken, yalın soruları, karmaşık olmayan düşünceleriyle büyüklere karşıt bir karakter oluştururlar. Hayvanların da yer aldığı öykülerde de, insanların tüm zayıflıklarının, eksikliklerinin, düşkünlüklerinin ortaya konduğunu görüyoruz. Kısa bir öyküyle sözümüzü toplayalım: Aslan yaşlanmış, mağarasından çıkıp avlanmaya bile gücü yokmuş. Kimi hayvanları tatlı dil ya da entrikalarla içeri çekiyor ve öldürüyormuş. Günün birinde tilki mağaranın ağzına gelmiş. Aslan içeri girmesi için ona yeterince dil dökmüş, ama kandıramamış. Neden girmediğini sorduğunda tilki şöyle yanıtlamış: “Ben hayvanların yalnız girdiği ayak izlerini görüyorum!” Farkında olmasak da, kıssadan hisse öykülerin bizi her zaman düşünmeye ve iyi insan olma yoluna yönelttiklerini söyleyebilirim.