TEMMUZAGUSTOS2026
YAZAR SEMRA YEŞİL
SEMRA YEŞİL: "Gezdim, gördüm, yazdım..." O sadece bir gezgin değil, aynı zamanda gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini edebiyatın sihirli iksiriyle hikâyeleştirerek anlatan bir yazar. Üstelik bu hünerini tek bir alana sıkıştırmamış, gezi yazarlığının yanında, göç ve mübadele araştırmalarına yönelmiş, sözlü tarih çalışmaları yapmış, türkü hikâyeleri anlatmış çok yönlü bir insan. Önce öykülerle başlamış. Ailesinin geçmişinden esinlenerek kaleme almış ilk öykülerini. Sonra gezip gördüğü yerleri anlatmak istemiş, böyle başlamış gezi yazılarına ve bu daldaki ilk ödül onu hem daha çok gezmeye hem de daha çok yazmaya itmiş. Tarih, kültür, göç, mübadele ve Anadolu'nun ortak hafızası üzerine eserler veren Semra Yeşil, her eserinde yalnızca mekânları değil; o mekânlarda yaşamış insanların seslerini, anılarını ve duygularını da geleceğe taşımayı amaçlıyor. Ege coğrafyasını, tarihini ve kültürel mirasını anlatan eserleriyle dikkat çekiyor Semra Yeşil; "Adatepe'den Bozburun'a Köy Köy Ege", "Ege'de Bir Tanrıça Şehri Selçuk-Aslında Efes", "Kozak Yaylası'ndan Işıklı'ya Köy Köy Ege", "Elveda Makedonya-Bir Göç Hikâyesi" ve "İzmir'de Çarpar Yüreğim" adlı kitaplarıyla hem gezi edebiyatına hem de kültürel belleğe önemli katkılar sunuyor. Yalnızca yazan değil, anlatan bir kültür insanı olan Semra Yeşil, 2022 yılında geliştirdiği "Hikâyeleriyle Anadolu'nun Türküleri" projesiyle Ege Üniversitesi Etnografya Müzesi'nde Türkiye'nin yedi bölgesine ait türkülerin ardındaki hikâyeleri dinleyicilerle buluşturmuş. 2023 yılında mübadele temalı "Kaya Köylü Ayşe" öyküsü "Döneceklerdi" adıyla tiyatroya uyarlanmış, 2026 yılı itibarıyla ise "Anadolu'nun Masalları" projesi kapsamında müzik ve dans eşliğinde masal anlatımları gerçekleştirmekte. Göç ve mübadele üzerine yürüttüğü araştırmalar, yazarlığının en belirgin çalışma alanlarından biri kuşkusuz. Efes Selçuk Belediyesi bünyesinde gerçekleştirilen "Yüzüncü Yılında Her Yönüyle Mübadele" toplantılarının düzenlenmesine katkı sağlamış, bu çalışmaların ürünü olan "Sandıkla-ra Sığdırılan Hayatlar" antolojisinin editörlüğünü üstlenmiş. Tüm bunların ardından çok güçlü ve aynı derecede sıcak bir kurgu ile son kitabı çıkıyor karşımıza: EGE’NİN İKİZLERİ, SELANİK-İZMİR. Sadece tarihsel bilgi aktarmayı değil; İzmir ve Selanik’i iki kız kardeş olarak konuşturan edebi bir anlatı kurmayı, tarih ile duyguyu bir araya getirmeyi başarıyor bu kitabında Semra Yeşil. Mübadele, ortak kültür, Atatürk, mimari miras ve iki halkın ortak hafızası, acıları, sevinçleri ve kaderleri üzeri-ne çok şey anlatıyor iki kız kardeş, sevgi dolu bir yürekle okuyan herkese. Öfke dilinden uzak kardeş iki halkın, iki kentin, dünya güzeli iki kızın hikâyeleriyle dolu olan Ege’nin İkizleri bağlamında buluşuyoruz değerli yazar Semra Yeşil ile. Semra Hanım bize zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. İzin verirseniz kişisel bir yorumla başlamak isterim. Sadece iki şehrin değil, iki halkın kardeşliğini anlatan, sevgiyi ve barışı yüceltip, öfkeyi Ege sularına gömen ve iki halka sevgiyle yazılmış bir mektup adeta bu kitap. Geçmişi anlatarak güzel bir geleceği yaratma gayreti var tüm satır aralarında. İki güzel kardeşin hikâyesinden önce sizin hayatınızın köşe taşlarına şöyle bir göz atsak. Nereden geliyor Semra Yeşil? Hasan Bey, yeni kitabımla ilgili böyle hoş bir sohbet ortamı hazırladığınız için ben de size teşekkür ederim. Elbette, biraz kendimden söz edeyim. İzmir doğumluyum. Çocukluğumda, babamın İstanbul’a tayini nedeniyle üç yıl boyunca İzmir’den ayrı kaldığımız dönem dışında hayatımın tamamı bu şehirde geçti. Baba tarafımın da yaklaşık dört kuşaktır İzmir’de yaşadığını biliyorum. Bu nedenle eğitim hayatımın neredeyse tamamını da İzmir’de sürdürdüm. İzmir, yalnızca doğup büyüdüğüm şehir değil; aynı zamanda kişiliğimin, bakış açımın ve yaşam biçimimin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan kenttir. Meslek seçimimi yaparken, o dönemin koşulları ve ailemin de görüşleri doğrultusunda, her zaman ve her yerde geçerliliğini koruyabilecek bir meslek sahibi olma düşüncesiyle İşletme Fakültesi’nde eğitim almayı tercih ettim. Uzun yıllar mesleğimi yaptım ve bu alanda oldukça başarılı oldum. Ancak küçük yaşlarda başladığım halk oyunları, Anadolu kültürüne duyduğum merakın temelini oluşturdu. Aktif olarak yazmaya başlamadan önce edindiğim pek çok kaynak kitap da sanki bugünlere hazırlık yapmak için alınmış gibiydi. Gezmeye olan tutkumun da bu meraktan kaynaklandığını düşünüyorum. Kitaplarda okuduklarımı yerinde görmek, hissetmek ve yaşamak; ardından da bunları başkalarına sözlü ya da yazılı olarak aktarmak istiyorum. Aslında öykü yazmaya başlamam da aile hikâyelerimizi çevremdekilere anlatmamla başladı. Ailemizde yaşanmış olaylar defalarca anlatıldığı için bu hikâyeler zihnime kazınmıştı. Ben de özellikle komik olanlarını sohbet ortamlarında çevremdekilere anlatmayı alışkanlık hâline getirmiştim. Bir gün arkadaşlarım, “Neden bunları kaleme almıyorsun? Daha geniş kitleler de senin anlattıklarını okusun” deyince yazmayı denemeye karar verdim. Yıl 2008’di. İlk öyküm olan "Nar Ağacının Altındaki Deniz Kabukları"na başladığımda, yazmanın anlatmak kadar kolay olmadığını fark ettim. Lisede kompozisyon derslerinde oldukça başarılıydım; ancak aradan yıllar geçmiş, birçok yazım ve anlatım kuralını unutmuştum. Bu öyküyü tamamlamam günler sürdü. Buna rağmen okuyanlardan aldığım olumlu geri dönüşler, yazmaya devam etmem gerektiğini hissettirdi. Yazılarım çeşitli edebiyat, gezi dergilerinde ve kent yaşam gazetesinde yayımlanırken, 2018 yılında ilk kitabım "Köy Köy Ege" okurlarla buluştu. Bu süreçte artık yazmanın keyfini ve heyecanını iyice hissetmeye başlamıştım. Ege’nin pek çok köyünü gezerken mübadil ailelerle tanışma fırsatı buldum. Onların hayat hikâyelerini dinledikçe hem derinden etkileniyor hem de geniş kitlelerin yeterince bilmediği bu yaşanmışlıkları yazılı ve sözlü olarak aktarma sorumluluğu hissediyordum. Göç ve mübadele konularına yönelik araştırmalarım da böyle başladı. Bu alandaki ilk romanım "Elveda Makedonya" oldu. Ardından kaleme aldığım "İzmir’de Çarpar Yüreğim" ise hem İzmir’e duyduğum büyük sevginin hem de göç olgusunu anlatma arzumun bir yan-sımasıdır. Yazdığım her yazıyla, insanların yaşanmışlıklarını, köklerini ve aidiyet duygularını geleceğe taşımayı amaçladım… "Ege'nin İkizleri" fikri ilk kez ne zaman zihninizde oluştu? Sizi bu kitabı yazmaya iten asıl duygu neydi? 2022 yılında İzmir ile Selanik arasında feribot seferleri başlamıştı. Akşam saat 19.00’da Alsancak Limanı’ndan gemiye biniyor, ertesi sabah saat 10.00 civarında Selanik Limanı’na ulaşıyordunuz. Biz de bu fırsatı değerlendirerek bu yolculuğa çıktık. Daha önce Selanik’i görmüştük; ancak bu kez yaşadığımız deneyim çok farklıydı. Sabah limana indiğimizde gözlerime inanamadım. Sanki saatlerce yol almamış, başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye gelmemiş gibiydik. Kendimi hâlâ Alsancak Limanı’ndaymış gibi hissediyordum. İki şehir birbirine şaşırtıcı derecede benziyordu. Selanik’i yazma fikri zihnimde belirmeye başladı. Başlangıçta aklımda İzmir’i de içine alan bir kurgu yoktu. Ancak şehri gezdikçe iki kent arasındaki benzerlikler dikkatimi çekti. Adeta birbirinin yansıması olan mekânlarla karşılaşıyordum. Örneğin; Selanik Körfezi’ne Yedi Kule’den bakarken, İzmir Körfezi’ni Kadifekale’den seyrettiğimi hatırlıyordum. Selanik’in Kapanî Çarşısı ile İzmir’in Havra Sokağı da çok benziyordu. Bu benzerlik beni çok etkiledi. Araştırmalarımı derinleştirdikçe yalnızca mimari ve coğrafi açıdan değil, sosyal yaşam ve hafıza bakımından da iki şehrin birbirine ne kadar yakın olduğunu gördüm. Özellikle 19. yüzyıldaki yaşam biçimleri, kültürel yapı ve günlük hayat neredeyse birbirine paralel bir şekilde gelişmişti. Atatürk’ün dünyaya gözlerini açtığı Selanik’i ve yaşamında ayrı bir yere sahip olan İzmir’i, tarihin ve insan hikâyelerinin izinde bir kez de ben anlatmak istedim. Kitabı yazmaya başladıktan sonra Selanik’e birkaç kez daha gittik. En küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmak istemiyordum. Gördüklerimi, hissettiklerimi ve araştırmalarım sonucunda edindiğim bilgi-leri mümkün olduğunca doğru bir şekilde aktarmaya çalıştım. Umarım okuyucularıma Selanik’i ve hikâyesini yeterince anlatabilmişimdir. İzmir zaten benim şehrimdi. Onunla ilgili bilgilerime ne kadar güvensem de bu kitap sayesinde bir kez daha şehrimi detaylı olarak çalışma fırsatı bulmuş olduğum için de ayrıca mutluyum. Kitabı yazarken çok detaylı bir araştırma yaptığınızı görüyoruz. Araştırmalarınız sırasında sizi şaşırtan veya doğru bildiğiniz şeylerin yanlış olduğunu gördüğünüz anlar oldu mu? Kitabı bitirdiğinizde İzmir ve Selanik’e bakışınız değişti mi? Daha önce de sözünü ettiğim gibi, iki şehir arasındaki benzerlikler gerçekten şaşırtıcıydı. Ancak bu durum aslında oldukça doğaldı; çünkü hem İzmir hem de Selanik uzun yıllar Osmanlı’nın önemli liman kentleri olarak gelişmişti. Mimari yapılarından günlük yaşamlarına, kültürel dokula-rından ticaret hayatlarına kadar pek çok ortak özellik taşıyorlardı. Hatta yaşadıkları büyük yangınlar bile birbirine benziyordu. Ancak 1917 Selanik Yangını sonrasında şehir, eski yerleşim düzeninden farklı olarak yeniden inşa edilmişti. Bu süreçte yalnızca mimari yapılar değişmemiş, bazı semtlerin demografik yapısı da önemli ölçüde dönüşmüştü. Buna rağmen Selanik’in geçmişten taşıdığı çok kültürlü izleri bugün hâlâ görmek mümkün. Bu değişim ve dönüşüm 1922 yangınından sonra İzmir’de de görülür. Bu arada sorunuzun tam karşılığı olarak; doğru bildiğimin yanlış olduğundan daha ziyade, bilmediğim çok şey olduğunu fark ettim de diyebilirim. İki halk arasındaki pek çok acının siyasi otoriteler yüzünden yaşandığını biliyoruz. Ancak günümüzde dahi gerçekleri konuşmak yerine düşmanlaştırma amaçlı öfke dili kullanılmaya devam ediyor. Sizce iki halkın barışsever aydınlarına ne gibi görevler düşüyor? Biz aslında birbirine çok benzeyen iki halkız. Çünkü aynı coğrafyanın insanlarıyız. Üstelik yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığımız için şarkılarımız, türkülerimiz, danslarımız, yemeklerimiz ve tatlılarımız bile birbirine karışmış durumda. Ortak geçmişimizin izlerini bugün hâlâ günlük yaşamın pek çok alanında görmek mümkün. Haklısınız, geçmişte siyasi yönetimler halkları birbirine düşman gibi göstermeye çalıştı. Ancak günümüzde bakış açısı giderek değişiyor. Artık önemli olan insanın kendisi; insanların ne düşündüğü ne hissettiği ve nasıl bir dünyada yaşamak istediği. Bu nedenle iki halkın aydınlarının da düşüncelerini ifade ederken öfke dilinden uzak durmaları gerektiğine inanıyorum. Ben kitabı yazarken böyle bir yaklaşım benimsedim. Eğer öfke ve suçlama dili kullansaydım, iki halkın birbirine sempatiyle yaklaşmasına katkı sağlayamazdım. Bugün Türkiye’den Yunanistan’a gidenler olduğu gibi, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelenler de var. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça önyargılar yerini anlayışa bırakıyor. Bu noktada ortak kültürümüzü yaşatacak etkinliklerin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin 2018 yılında üyesi olduğum folklor derneği aracılığıyla Kavala’dan bir halk oyunları ekibini İzmir’e davet etmiştik. Birlikte yemek yedik, dans ettik, gezdik ve sohbet ettik. Daha sonra onlar bizi Kavala’ya davet etti ve aynı sıcaklığı onlar da bize gösterdiler. O günden bu yana dostluğu-muz devam ediyor. Biz Kavala’ya gittiğimizde ya da onlar Türkiye’ye geldiklerinde mutlaka birbirimizi arıyoruz. Üstelik bu insanların büyük bölümü, mübadele döneminde Türkiye’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan ailelerin çocukları ve torunları. Geçmişin acılarına rağmen kurulan bu dostluklar, geleceğe dair umutlarımızı güçlendiriyor. Bu kitap yalnızca iki şehri anlatmıyor; ortak geçmişi, ayrılığı, özlemi ve yeniden birbirini anlamaya çalışan iki kültürün hikâyesini de taşıyor. Ama buna rağmen geçmişte olduğu gibi günümüzde de ayrıştığımız şeyler var. Birbirini anlama yolunda Selanik’te de yüzünü barışa dönmüş, kardeşlik için emek harcayan aydınlar, sanatçılar vardır diye düşünüyorum. Onlarla ortak çalışmalarınız, paylaşımlarınız oluyor mu? Evet, var. Öncelikle Selanik’te yaptığım araştırmalar sırasında bana büyük destek veren Angela Fotopoulou ve Christos Georgiadis’e özellikle teşekkür etmek isterim. Birlikte şehri gezerek araştırmalar yaptık; onların rehberliği sayesinde tek başıma keşfetmemin zor olacağı pek çok yeri görme ve tanıma fırsatı buldum. Bu süreç, çalışmalarıma önemli katkılar sağladı. Bunun yanı sıra Kavala’daki dostlarım Eleni Kotonidou ve Yohanna Vasiliou ile de kültürel paylaşımlarımız ve dostluğumuz yıllardır devam ediyor. Ortak tarihimiz ve kültürel mirasımız üzerine yaptığımız sohbetler hem araştırmalarıma hem de bakış açıma değerli katkılar sunuyor. Tüm bunların yanı sıra, yeni kitabımla ilgili sosyal medya paylaşımlarımı gören, Amerika’da yaşayan Samos kökenli Yunan asıllı bir Amerikalı hanımefendiyle de hâlen bilgi alışverişinde bulunuyorum. Farklı ülkelerde yaşayan insanların ortak geçmişimize duyduğu ilgi ve bu konularda kurdu-ğumuz iletişim, kültürel bağların sınırları aşabildiğini göstermesi açısından benim için oldukça anlamlı. Bu kitap aslında İzmir ve Selanik'in hikâyesi mi, yoksa birbirini özleyen bütün insanların hikâyesi mi? “İzmir ve Selanik odağında birbirini özleyen bütün insanların hikâyesi” çok doğru bir değerlendirme. Katkınız için teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbetti, kitabınızın iki şehirde de herkese ulaşmasını dileriz. Benim için de son derece keyifliydi. Bu kitabın öncelikle iki şehirde, ardından bu şehirlerin dışında da geniş bir okuyucu kitlesi tarafından okunması en büyük arzumdur. Bu doğrultuda, hem Yakın Yayınları’nın kurucusu Levent Salıcı hem de benim tarafımdan çalışmalar ve araştırmalar devam ediyor.