Yaşandıkça keyif veren bir kentin
okundukça keyif veren dergisi.
ANA SAYFA
REKLAM
İLETİŞİM
YAZARLAR
Yayın Kurulu
İlk dijital sayı
Avram Ventura
Yazgıya inanan
Pınar Tekeş
Ruh detoksu
Prof. Dr. Levent Kırılmaz
İçsel zenginlik
Dr. Zeki Hozer
Yapısal reformlar
Zekeriya Şimşek
Hemingway’in İzmir’i
Reşat Yörük
Maradona İzmir’e nasıl gelir?
İzmir Life
255 -
Mayıs Haziran 2023
Güncel ve geçmiş sayıları Magzter üzerinden satın alıp okuyabilirsiniz.
MAYIS HAZİRAN 2023
ilk dijital sayı... Yaşadığımız ekonomik fırtına bizi de dijital sokaklara sürükledi. Umarız fırtına dindiğinde, özgürlükler ülkesinde yepyeni bir İzmir Life ile sizi buluşturabiliriz.
BİR SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ
BİR SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ ENFLASYON BATAĞINDAKİ TÜRKİYE Karpuzun iyisi tok ses verir diye, tezgahın başında şap şap vuranlar, ne kadar başarılı seçim yapar dersiniz? Oysa ki bir bilene sormuşlar, "Dibi sarı, sapı kuru olsun. Çatlak izleri ve sarı lekeleri bol olsun. İri değil orta boy, yuvarlak ve ağır olsun" demiş. Karpuz seçerken bile iyisi için beş-altı kriter varken, ülkeyi yöneteceklerin becerilerini sorup, sorgulamadan oy verilmesini nasıl değerlendireceğiz. Gelin, bir bakalım... KAZANAN VE KAYBEDENLER Seçim bazı bölgelerde toplu oy kullanımları dışında olaysız geçti. Gerginlik bekleyenler de vardı ama Avrupa demokrasilerine nispet yaparcasına yüzde 90'lara yaklaşan katılımın yaşandığı seçim sakin geçti. Sonuçlar da muhalefet tarafından olgunlukla karşılandı. Hoş muhalefet kazansaydı aynı olgunluk iktidar taraftarlarını kızdıracak mıydı pek bilinmez. Muhalefet taraftarları sadece üzülmekle yetindiler. Muhalif kanadın sandıklara sahip çıkamadığı söylentileri ortada dolaşsa da bu konu yetkililer tarafından ıslak imzalı tutanakların tamamına ulaştıkları şeklinde yanıtlandı. Sürprizlerle dolu En büyük sürprizi MHP yaptı. Yüzde 5 bile alamayacağı varsayılan parti, içinden çıkan ve sağda birinci parti olma hevesindeki İYİ partiyi de geçerek yüzde 10 oy aldı ve seçimin en büyük kazananlarından biri oldu. Büyük Birlik Partisi (BBP) partisi ve Yeniden Refah Partisi (YRP) de beklenen oy oranının üzerinde sonuç aldı. Her parti milliyetçiliğe soyunurken, cumhur ittifakına dahil olan partiler milyonlarca göçmenin korumacılığını yaparak milliyetçiliklerini kanıtladı. İYİ parti, liderinin birinci parti olma hayallerini bu seçimde suya düşürdü. Merkez partisi olarak konumlanmak isteyen İYİ parti ekonomi kadrolarındaki iyi isimlerle öne çıkmasına rağmen, seçmen nezdinde oturmamış kimliği ile MHP'nin de arkasında kalarak aldığı 5.272.482 oy ile dördüncü parti oldu. Yani milliyetçi seçmenin dahi birinci partisi olmayı başaramadı. HDP, yola devam ettiği Yeşil Sol ile önemli oy kaybına uğradı. Üstelik seçmen sayısı artmış, 5 milyona yakın genç oy kullanmış ama Türkiye partisi olma iddiasında olan parti yaklaşık 1 milyon oy eksik alarak ancak 62 milletvekili çıkarabildi. Üçüncü yol, yolda kaldı Zafer ve Memleket partileri mecliste temsil edilmek için yeterli oya ulaşamadı. Sosyal medyada popüler olan iki parti sandıkta umduğunu bulamamış olmalarına karşın toplamda aldıkları yüzde 3 oy oranı özellikle merkezde siyaset yapmaya çalışanlar için hala tehlike arz ediyor. Hayal kırıklığı HDP’nin Kürt yoğunluklu seçim çevrelerinde aldığı oylar, Türk milliyetçiliği kadar Kürt milliyetçiliğinin de seçmen nezdinde güçlü bir eğilime sahip olduğunu gösteriyor. Oy ve milletvekili kayıpları çoğunlukla büyük metropollerde yaşandı. "Biz oy bize, bir oy Kemal'e" kampanya söyleminin de her iki partiye "Evet" basılmasıyla çok sayıda iptal oyuna neden olduğu da düşünülüyor. Seçimlerde bu tarz söylemlerin seçmenin eğitim düzeyinin çok iyi ölçülerek kullanılması lazım. Kaybeden CHP Bu arada MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisinin toplamda 11.972.261 oy alması, CHP'nin başarısızlığının da bir göstergesi. CHP bu seçimde aldığı 13.791.299 oy ile ikinci parti ama belirsizlikler de var. Son anda cumhur ittifakına katılan YRP'nin aldığı 1.529.119 oy dikkate alındığında seçime CHP çatısı altında giren DEVA-Gelecek ve Saadet partilerinin toplamda en az 2,8 milyon oy aldıkları tahminlenirse CHP'nin oyu 11 milyona düşer ki bu da parti için büyük bir düş kırıklığıdır. Bir başka varsayım 35 milletvekilini CHP listelerinden kazanan bu sağ parti seçmenlerinin CHP'ye oy vermeme alışkanlıklarını sürdürdükleridir. CHP'nin %23-25 kemik oyunun olduğu da bu varsayımı güçlendiriyor. Dolayısıyla millet ittifakının barış teması bir işe yaramamış, masa bileşenleri CHP'ye kazandırmak bir yana dursun, kaybettirmiş gibi görünüyor. Sosyalistlerin yükselişi Sosyalistlerin aldığı oyların toplamı da sürpriz olarak kabul edilse de 1 milyondan fazla seçmenin oy verdiği sosyalistler siyasette etkili muhalefete dönüşebilir diye düşünülüyor.. Türkiye İşçi Partisi (TİP), 940 bin 230, Sol Parti (Sol) 78 bin 32, Türkiye Komünist Partisi (TKP) 63 bin 509, Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) 31 bin 928, Türkiye Komünist Hareketi (TKH) 17 bin 864 oy aldı. Bunlara en az bir bu kadar daha oyum boşa gitmesin diyerek CHP ve Yeşil Sol'a verilenleri eklersek, toplamda 2 milyona yakın sosyalist oy eder ki "Türkiye'de yeni bir çıkış yolu arayan seçmen var" demektir. Seçmenin bu denli ekonomik sıkıntı altında dahi AKP'yi birinci parti yapması hayli düşündürücüdür. 2 milyona yakın oy kaybetmesine rağmen burada aidiyet faktörü etkili olmuş demektir. Yaşadığı yüzde 7'lik oy kaybını 2024 yerel seçimlerinde telafi etme gayreti içindeki Ak Parti için bu seçimler ciddi bir uyarı olmuştur. Kaybedenlerin başında anket şirketleri geliyor Neredeyse hiçbir anket şirketi seçimlerin sonuçlarını yakalayamadı. İktidara yakın olanlar biraz yakın tahminlerde bulunsa da onlar da hedefi tutturamadılar. Seçim sonuçlarını en yakın tahmin edenin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olması da kamuoyunda merak ve kuşku uyandırdı. Muhalefete yakın anket firmaları başarısızlıkta tavan yaptı. İktidara muhalif seçmeni değişime inandıran bu firmalar seçim sonrası oluşan moral bozukluğunun da başrol oyuncusu oldular. Önümüzdeki yerel seçimlerde hiçbir siyasi partinin kendisini manipule edecek bu firmalara prim vermeyeceğini düşünüyoruz. Yerel seçimler böyle bir ortamda güvenilmez anketler eşliğinde yapılacak.
YENİ SANAT MERKEZİ
Arkas’tan yeni bir sanat merkezi ve yeni bir sergi Tarihi Mattheys Köşkü’nü restore ederek İzmir’e kazandıran Arkas, köşkte açtığı Arkas Halı Koleksiyonu’ndan bir seçkiyi sanatseverlerin ilgisine sundu. İzmir’in bir sanat şehri olması vizyonuyla uzun yıllardır sanata yatırım yapan Arkas, dördüncü sanat merkezini, Bornova’nın hem tarihi hem de mimarisiyle öne çıkan köşklerinden biri olan Mattheys Köşkü’nde açtı. İki asırlık köşkü restore ederek İzmir’e yeni bir sanat ve deneyim merkezi kazandıran Arkas, Arkas Sanat Bornova Arkas Halı Koleksiyonu’nu “16.-19. Yüzyıl Anadolu Halıları” sergisiyle sanatseverlerle buluşturuyor. Cumhuriyet’in 100. yılına armağan Tarihinde Atatürk’ü ağırlayan, o dönemki ev sahibi Hortense Wood’un kendi deyimiyle cumhuriyetin geleceğinin konuşulduğu Mattheys Köşkü, Cumhuriyet’in 100. yılında Arkas’ın “Geçmişimizi Hatırlamak” vizyonuyla kapılarını yeniden açtı. Arkas Sanat Bornova’da, özellikle Batı Anadolu halıcılığının dünyaya tanıtılmasındaki katkılarını aktarmak amacıyla Arkas Halı Koleksiyonu’ndan birbirinden değerli halılardan oluşan bir seçki sergileniyor. Dünyanın sayılı koleksiyonları arasında yer alan Arkas Koleksiyonu’ndan derlenen seçkide, Batı ve Orta Anadolu’da, Uşak, Çanakkale, Bergama, Konya, Karapınar, Akhisar, Gördes, Kula, Milas yörelerinde 16. ve 19. yüzyıllar arasında üretilmiş Anadolu halıları bir araya geliyor.
36. ULUSLARARASI İZMİR FESTİVALİ
36. Uluslararası İzmir Festivali başlıyor İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), 36. Uluslararası İzmir Festivali’ni 2 Haziran - 11 Temmuz 2023 tarihleri arasında düzenliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları, Eczacıbaşı ana sponsorluğu, TEKFEN Vakfı, İzmir İtalya Konsolosluğu, Institut Français Türkiye- İzmir, İzmir Goethe Enstitüsü, Polonya İstanbul Başkonsolosluğu ve İzmir Fahri Konsolosluğu ile Portekiz Büyükelçiliği ve İzmir Fahri Konsolosluğu işbirliği ile düzenlenen 36. Uluslararası İzmir Festivali’nde on etkinlik yer alıyor.
İKLİM KANUNU
Zorlu: İklim Kanunu bir an önce çıkmalı Ege Sanayici ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu, iklim krizine karşı düşük karbonlu büyüme ve yeşil ekonomiye geçişin zorunlu olduğunu söyleyerek, “Türkiye’nin de bu konuda pek çok düzenleme yapması gerekiyor. Ama öncelikle İklim Kanunu Taslağının yasalaşmasını bekliyoruz. İhracatımızın devamı için bu konu hayati önem taşıyor” dedi. YENİ FIRSATLAR VAR Teknoloji ve dijitalleşmenin, sürdürülebilir bir dünya için yeni fırsatlar sunduğunu dile getiren Zorlu,“Doğal kaynakların sınırlı olduğu gerçeğiyle teknolojinin ve dijital dönüşümün getirdiği fırsatları birleştirmemiz gerekiyor. Ekolojik, yeşil ve döngüsel yeni dünya ekonomisi için sadece devletlerin değil, şirketlerin ve toplumların da kaynaklarını dengeli ve verimli bir şekilde kullanmayı öğrenmeleri ve bunun önemini anlamaları gerekiyor. Sürdürülebilirlik kavramını ve ekolojik dengeleri merkezine alan bakış açılarının ortak payda haline gelmesi çok önemli. Ayrıca, iş dünyasının yeşil dönüşümü başarıyla tamamlaması için gerekli finansal destek mekanizmalarına ihtiyacımız var” diye konuştu. 3 TEMEL KONU Ekolojik dünya ekonomisi için önemli üç konuyu, “İklim değişikliğiyle mücadele, yenilenebilir enerji ve su kaynaklarının doğru kullanımı” şeklinde sıralayan Zorlu, şöyle devam etti: “Küresel sera gazı emisyonlarının hızla azaltılması şart. ABD, kümülatif karbon salımlarının yüzde 25’inden sorumluyken, AB ülkelerinin payı yüzde 22. Türkiye ise dünya ticaretinden yüzde 0.88 pay alırken, karbon salınımı payı yüzde 0.64 civarında. Avrupa İklim Yasası’na göre 2030 yılına kadar karbon emisyonlarının 1990 seviyesine kıyasla yüzde 55 oranında azaltılması hedefleniyor. Türkiye’nin de bu konuda pek çok düzenleme yapması gerekiyor. Ama öncelikle İklim Kanunu Taslağının yasalaşmasını bekliyoruz. Bizler de iş dünyası olarak gerekli tedbirleri almak zorundayız. Karbon ayak izimizin ölçülmesinin ardından bir yol haritası çıkarmalıyız. Zira AB ile aramızdaki gümrük birliğini dikkate aldığımızda ihracatımızın devamı için bu konu hayati önem taşıyor.” TÜRKİYE’DE YENİLENEBİLİR ENERJİ 5 YILDA YÜZDE 64 BÜYÜYECEK Yeşil dönüşümün kilit sektörlerinden birinin de enerji olduğunu hatırlatan Zorlu, yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimi içindeki payının artırılması gerektiğini vurguladı. Zorlu, “Türkiye’nin elektrikte toplam kurulu gücü içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı giderek artıyor. Bu pay, 2019’da yüzde 49, 2021’de yüzde 53.7, 2022’de yüzde 54.3 olarak gerçekleşti. Ülkemizin, özellikle bölgemizin coğrafi ve ekolojik özellikleri düşünüldüğünde yenilenebilir enerjide bu oranların çok daha üzerine çıkılacağı ön görülüyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2027’ye Yönelik Öngörüler Raporu da bunu destekliyor. Türkiye’de yenilenebilir enerjinin 5 yıl içinde yüzde 64 büyüyeceği tahmin ediliyor. Bu büyümeyle, Türkiye’nin Avrupa’da dördüncü büyük piyasa olması bekleniyor” dedi. TÜRKİYE’DE SUYUN YÜZDE 74’Ü SULAMAYA GİDİYOR Ekolojik dünya ekonomisinde kritik öneme sahip bir konunun da su olduğunu dile getiren Zorlu, “Geldiğimiz aşamada, evsel, tarımsal ve sınai kullanım için gerekli güvenli su kaynakları, dünyadaki tüm su kaynaklarının ancak yüzde 2.5 gibi küçük bir kısmına tekabül ediyor. Dünyada su kaynaklarının ortalama yüzde 70’i sulama, yüzde 22’si sanayi, yüzde 8’i kentsel tüketim için kullanılıyor. Türkiye’de ise yüzde 74’ü sulama, yüzde 13’ü sanayi, yüzde 13’ü kentsel tüketimde kullanılıyor. Avrupa’da bu oranlar, yüzde 33, yüzde 51 ve yüzde 16. Ülkemizde suyun doğru ve etkili yönetimi hayati önem taşıyor” diye konuştu. REKABET İÇİN KOBİ’LER DESTEKLENMELİ Dünya Ekonomik Forumu’na göre, 10 yıl içinde ekonomik katma değerin yüzde 70’inin dijital platforma dayalı iş modellerinden kaynaklanacağını vurgulayan Zorlu, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye ekonomisi için iki önemli konu var. İlki ülkemiz ekonomisinin itici gücü olan KOBİ’lerin yeşil dönüşümü ve dijitalleşmesi ile ilgili. KOBİ’lerin dijital dönüşümün yavaş ilerlediği, büyük işletmeleri etkileyerek verimlilik ve rekabet gücünün tam potansiyeline erişmesine engel olduğu tespit edildi. KOBİ’lerin yeşil ve dijital dönüşümünün desteklenmesi son derece önemli. İkincisi yeşil ve dijital dönüşümün tamamlayıcısı niteliğinde olan toplumsal dönüşüm. Bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesinin tek yolu eğitimden geçiyor. Dolayısıyla eğitim imkanlarının çağın ihtiyaçları doğrultusunda geliştirilmesi ve insan kaynaklarına yatırım yapılması en öncelikli konumuz olmalı.”
BARAJSIZ SEÇİM
2023 GENEL SEÇİM SONUÇLARI SİMÜLASYONU: Seçim barajı olmasaydı sonuçlar nasıl olurdu? Günümüz dünyasının büyük bir kısmında toplumsal kararlar temsili demokrasi ile alınır. Temsilcileri seçerken kullanılan seçim sistemi de sonuçları bir hayli etkiler. Bu yüzden seçim sistemi önemlidir. Temsilcileri nasıl seçiyoruz, seçim sistemlerinin avantajları ve dezavantajları nedir, ideal bir seçim sistemi olabilir mi gibi benzeri soruları sormak ve irdelemek zorundayız. Bu seçim analizi ve simülasyonu yazısını, parti ve siyasi düşüncelerden tamamen bağımsız olarak, sadece "temsilde adalet" düşüncesini temel alarak oluşturdum. 14 Mayıs 2023'te belki de son yılların en önemli seçimi yapıldı. Tartışmaları halen devam ediyor ve uzun süre de devam edecek görünüyor. Seçmen sayısındaki soru işaretleri, açıklanamayan nüfus artışı, vatandaş yapılan sayısı meçhul sığınmacılar vs. Cevapsız çok soru var. Cevap bulmak ta çok kolay olmayacak. Bunları "şimdilik" bir kenara bırakırsak tartışılmayan, bunlardan çok daha önemli bir konu var: seçim barajı ve seçim sistemimiz. Yaklaşık 2 ay oldu milletvekili seçimi sonuçlanalı. Hiç bir parti liderinden, milletvekillerinden, köşe yazarlarından, siyaset bilimcilerinden, televizyon yorumcularından, hukuk adamlarından seçim barajımız ve sistemimiz hakkında tek bir söz duymadım. Oysaki bu konu gömleğin ilk düğmesi gibidir. Yanlış iliklendiğinde öyle de gidiyor. 12 Eylül 1980 sonrası düğme yanlış iliklendi ve 43 yıldır da aynı şekilde devam ediyor. Mevcut seçim sisteminde kabul edelim ki işimiz çok zor. Baraj sistemi demokrasi ve cumhuriyet için büyük bir engel. Aslında Türkiye’de 1961 anayasası sonrasında, 1965 yılında yapılan ilk seçimde sıfır baraj ve milli bakiye sistemi başarıyla uygulanmış, bunu başarmışız. Partiler aldıkları oy sayısına paralel bir şekilde milletvekili kazanmışlar, temsilde adalet sağlanmış. Bu sistem 1968'de kaldırılmış. Nedeni malum, iktidarların kendine ortak istememesi. Güçlü iktidar, koalisyonlar zararlıdır klişe söylemiyle tekrar eskiye dönülmüş. Geldiğimiz nokta ise malum, başka söze hacet yok. Ben de ülkemizde temsilde adaletten yanayım. Milli bakiye seçim sistemini yakın zamana kadar duymamıştım ama 15 yıl kadar önce de, aynı düşünce ve mantıkla hareket edip aşağıda anlatmaya çalışacağım önerimi geliştirmiştim. O tarihte sosyal medya bu kadar etkin değildi. Partilere, milletvekillerine ulaşmak kolay değildi. Ben de peşini bırakmıştım açıkçası o önerimin. Ama son seçim sonuçlarından sonra tekrar bu konuyu ele almaya ve mümkün olduğunca duyurmaya karar verdim. Pek çok gazeteciye, partiye, milletvekillerine gönderdim. Ancak şaşırtıcı bir sessizlik var. Önerdiğim sistem, Milli bakiye sistemine benzemekle birlikte benim önerimin daha iyi olduğunu, hatta daha adil ve uygulanmasının da son derece kolay olduğunu düşünüyorum. 1965'teki milli bakiye sisteminde Türkiye iller bazında seçim bölgelerine ayrılmıştı. Her ile düşen milletvekili sayısı ve bir milletvekili için gereken oy sayısı bulunup partilerin o ilde aldıkları oy sayılarından hareketle o ilde kaç milletvekili çıkardıkları bulunmuştur. Artık oylar da Türkiye havuzuna eklenmiş ve eksik kalan milletvekillikleri bu artık oylara göre dağıtılmıştır. ? ?? 2.442.000 artık oy, ilk etapta dağıtılamayan 133 milletvekilliği için kullanılmıştır. 9.307.000 geçerli oyun 2.442.000'inin artık oy olması da bana göre çok büyük bir oran, neredeyse oyların yüzde 25'i artık oy. Bu da her ilin bir seçim bölgesi olmasından kaynaklanıyor. Bu dağıtımda bazı illerde sistemden kaynaklanan hatalı dağıtımlar olmuş ve ilaveten artık oylardan gelen milletvekilliklerinin dağıtılmasında partilerin hak ettikleri sayının 2/3'ünün YSK, 1/3'ünün parti tarafından belirlenmesi gibi bana göre anlaşılması güç bir yöntem izlenmiş. Evet, her şeye rağmen şimdiye kadar ki en adil seçim sistemimiz ile ilgili bu kısa bilgileri verdikten sonra kendi düşüncelerimi, önerimi, analizlerimi ve son seçim sonuçlarına uygulanmasına geçebilirim. Bildiğimiz üzere, Cumhuriyet yönetim şeklinde halk, milletvekilleri ve meclis aracılığıyla kendi kendini yönetir. Bir cumhuriyette temsil, vatandaşlar tarafından serbestçe seçimle belirlenebilir. Mustafa Kemal Atatürk de Cumhuriyet yönetiminden geniş olarak “demokrasiyi” anlıyordu. Bu konuda şunu söylemiştir: “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir." Son 40 yıla baktığımızda bunun böyle olduğunu söylemek imkânsız. Turgut Özal döneminde yüzde 10 seçim barajı konarak ANAP %30 civarında oy alarak %60'ın üzerinde milletvekili ile meclis çoğunluğunu kazandı. AKP de bu sistemi devam ettirdi. 2002 seçiminde hemen hemen aynı oy (%34) ve milletvekili oranlarıyla (%66) tek başına iktidar oldu. AKP ve CHP toplam yüzde 54'e yakın oy aldılar ve sadece bu iki parti meclise girdi. Oyların yüzde 46'sı gibi büyük bir oran, yani hemen hemen seçmenlerin yarısının tercihi meclise yansımadı. Yıllar sonra bu seçimde baraj ilk defa yüzde 7'ye indirildi. Avrupa’da pek çok ülkede seçim barajı yüzde 1-3 seviyesinde, hatta Avrupa ülkelerinin dörtte birinde seçim barajı bile yok. Millet ittifakı yüzde 3 önerdi, yüzde 7'ye oranla çok daha iyi görünse de benim düşünceme göre bu da tam doğru değil. Çünkü seçim barajı yüzde 1 bile olsa bence gerçek demokrasiyi, temsilde adaleti engelliyor. Halkın kendi kendini yönetmesi için barajın olmaması lazım. Halkın verdiği tüm oylar meclise yansımalı ve çıkarabiliyorsa bir milletvekili de çıkarmalıdır. Şehirlere özel milletvekilliği "Şehirlere özel" milletvekilliğinin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Seçilen milletvekilleri esasında "Türkiye" milletvekilleridir ve illerine değil Türkiye'ye hizmet etmeleri gerekmektedir. Kendi doğduğu, kendini borçlu hissettiği şehire özel bir ilgisi ve katkısı olabilir bunun sakıncası yok. Ama Türkiye'ye hizmet esas amaç olmalıdır. İstanbul milletvekili, Ankara milletvekili, İzmir milletvekili vb kavramları bu yüzden yanlış buluyorum. Partilerin şehirler bazında değil Türkiye bazında aldıkları oylara göre milletvekilleri çıkarmasını savunuyorum. Biz şehirlere özel milletvekili değil "Türkiye Büyük Millet Meclisi"ne vekil seçiyoruz. İllere meclis üyesi seçmek için zaten yerel seçimler var. Dolayısıyla genel seçimlerde Türkiye bazında alınan oylar geçerli olmalı. Baraj sıfır olduğunda zaten milletvekili pazarlığı ve ittifaklara gerek kalmayacaktır. Bu da son seçimde özellikle CHP aleyhine tartışılan hususu ortadan kaldıracaktır. Mevcut sistemde şehirlere göre milletvekilleri belirlendiği zaman o şehirlerde "artık oylar" oluşuyor. Bu oylar oradaki seçmenin oy vermediği, o şehirde en yüksek oy alan parti veya partilere gidiyor ve hak etmediği halde fazladan milletvekili çıkarıyorlar. Örneğin 1 milletvekili çıkarmak için 40 bin oy gerekiyorsa, parti 79.999 oy aldıysa o partinin 40 binden sonraki oyları başka partiye yarıyor. Bu yüzden Türkiye milletvekilliği, sıfır baraj ve artık oyların değerlendirilmesini öneriyorum. Şimdi şunu sorabilirsiniz elbette. O zaman partiler milletvekili listelerini nasıl oluşturacaklar? Mevcut sistemde partiler hangi şehirden milletvekili adayı çıkarmak istiyorsa o ilin kontenjanı kadar veya kendilerince o ilden çıkaracağı maksimum milletvekili kadar ismi içeren bir liste hazırlıyor. Tabii burada sıkıntılar da çıkıyor. Listede altlarda olanlar, seçilemeyecek olacağını bilenler memnun olmuyor. Ya küsüp partiden istifa ediyor ya da seçim için partisi adına çalışmıyor. Yani milletvekili listesi belli bir sıradan sonra aslında tamamen şeklen dolduruluyor. Benim bu konudaki önerim şu. Partiler şehirlere özel değil, Türkiye'ye özel, bir bütün halinde 600 milletvekili için bir liste hazırlar. Bu listenin sıralaması asla bir seçilme sıralaması olmamalı, alfabetik sıralama olmalı ve YSK ya bu şekilde sunulmalıdır. Seçim sonuçları kesinleştiğinde partilerin aldıkları oy sayısı ve çıkaracakları milletvekili sayısı netleştiğinde o zaman partilere süre verilir, partiler de bir iki gün içinde, milletvekillerinin isimlerini açıklar. Böylelikle seçim öncesi, ben şu ilden kaçıncı sıradayım, seçilecek sırada mıyım, yoksa seçilemeyecek sırada mıyım tartışması da olmaz. Parti liderleri de o baskıyı seçim sürecinde yaşamaz. Bütün adaylar partisi için çalışır. Siyasi partiler kaç milletvekili çıkarmaya hak kazandıysa kısa zamanda içinde milletvekili isimlerini netleştirir. Önerdiğim sistemde hiç bir oy ziyan olmaz. Mecliste çok daha fazla parti, kendisine oy verenleri temsil eder. Koalisyonlardan korkmak, halktan korkmak demektir. Hele Türkiye gibi demokrasinin tam olarak oturmadığı ülkelerde koalisyon bir yerde emniyet supabı, kontrol mekanizmasıdır diye düşünüyorum. Milletvekilleri sonuçta şehirleri değil ülkeyi yönetecektir. Şehirlerin nüfusuna göre çıkaracakları milletvekilleri sayısını belirlemenin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Bazı şehirlerde milletvekili olmak için başka illere göre daha az oy almak gerekiyor. Milletvekili olmak için gerekli oy sayısı ilden ile değişiyor. Bu da garip bir durum, eşitlik ilkesine aykırı. Nüfusu çok olup daha fazla milletvekili çıkaran iller mi Türkiye’yi yönetecek? Ya da bazı illerdeki seçmenler daha mı değerli ki böyle bir sistem var? 14 Mayıs 2023 seçiminin Yurtiçi ve yurtdışı kesin sonuçları YSK tarafından aşağıdaki şekilde açıklandı. Sıfır baraj simülasyonu Sıfır baraj, artık oyların değerlendirilmesi ve Türkiye milletvekilliği önerimi 14 mayıs 2023 seçim sonuçlarına uyguladım ve bir simülasyon yaptım. Seçimde bağımsızlar dahil geçerli oy sayısı: 54.442.588 1 milletvekilliği için gerekli oy sayısı: 54.442.588/600= 90.737 Eşitlik ilkesi bakımından; bağımsız milletvekili olmak isteyenler için de aynı oy sayısı gerekli olmalı ve aday, sadece bir ilden değil tüm Türkiye’den oy alabilmelidir. Mevcut durumda bağımsız milletvekili seçilmek için gerekli olan oy sayısı o şehirdeki seçmen sayısına göre değişkenlik gösteriyor. Bu da adaletsiz bir durum bence. O adayı, tüm Türkiye'de destekleyecek seçmenler de olabilir. Bağımsız adaya Türkiye’nin her yerinden oy verebilmesi mümkün olmalı, çünkü seçilen kişi Türkiye milletvekili olacaktır. Buna göre, benim önerimde partilerin aldıkları oylara göre milletvekili çıkaran partiler ve milletvekili sayılarını ve YSK sonuçlarını tabloda aşağıda belirttim, farklılığı göreceksiniz. 1965 seçiminde uygulanan milli bakiye sisteminde artık oy sayısı geçerli oyların yaklaşık yüzde 25 idi. Çünkü halen de uygulandığı gibi her il birer seçim bölgesi olarak kabul edilmişti. Benim önerdiğim sistemde ise tüm Türkiye tek bir seçim bölgesi olarak kabul edildiği için artık oy sayısı hem sayısal olarak daha az hem de oransal olarak çok çok düşük, yüzde 2 seviyesinde kaldı. İlk aşamada dağıtamadığım 14 milletvekilini bu artık oy sayılarına göre dağıtmak için partileri büyükten küçüğe sıraladım. İlk 14 partiye birer milletvekili verdim. Belki, artık oyları kullanarak, milletvekillerini dağıtırken başka daha adil bir yöntem de uygulanabilir. Bunu şimdilik konunun uzmanlarına bırakıyorum, üzerinde çalışılabilir. Aslında şu aşamada bu çok ta önemli değil bence, küçük bir detay şimdilik. Çünkü esas adaletsizlik milletvekillerinin ilk başta dağıtılmasında oluyor. Mevcut seçim sisteminde partilerin aldıkları oylara göre kazandıkları milletvekili sayılarındaki büyük adaletsizliğe şöyle örnek vereyim... YRP 1.527.048 oy almış. YSK'na göre 5 milletvekili çıkarmış. Zafer partisi ise 1.216.399 oy almış. Ama YSK'na göre sıfır milletvekili... Keza MHP, YRP nin 3,6 katı oy almış. Ama YRP 5 milletvekili alırken MHP 10 katı 50 milletvekili çıkarmış. YSK sonuçlarına dikkatle bakıldığı zaman partilerin aldıkları oy sayıları ve alınan/alınamayan milletvekili sayıları görülecektir. Mevcut seçim sistemi ile partilerin aldığı oy yüzdesi ve kazandığı milletvekili sayısının yüzdesini ve benim önerdiğim sıfır baraj ile kazandıkları milletvekili sayısının yüzdelerini de aşağıda karşılaşma amacıyla veriyorum. Sıfır baraj olunca, seçimde Türkiye genelinde aldıkları oy oranı neyse kazandıkları milletvekili sayısının oranı da neredeyse bire bir aynıdır. Temsilde adalet anlayışı bunu gerektirir. Bunun aksini kabul etmek mümkün değil. Bu mevcut sistemde, en yüksek oy alan parti/partiler, hak etmediği halde ve seçmen onlara oy vermediği halde milletvekili kazanıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %36,62 MV 268 • Oranı %44,6 Sıfır baraj: MV 214 • Oranı %35,66 Cumhuriyet Halk Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %25,35 MV 169 • Oranı %28,2 Sıfır baraj: MV 152 • Oranı %25,3 Milliyetçi Hareket Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %10,07 MV 50 • Oranı %8,33 Sıfır baraj: MV 61 • Oranı %10,1 İYİ Parti Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %9,69 MV 43 • Oranı %7,16 Sıfır baraj: MV 58 • Oranı %9,66 Yeşil Sol Parti (HDP) Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %8,82 MV 61 • Oranı %10,16 Sıfır baraj: MV 53 • Oranı %8,83 Memleket Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,92 MV 0• Oranı %0 Sıfır baraj: MV 6 • Oranı %1 Zafer Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %2,23 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 13 • Oranı %2,16 Genç Parti Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,21 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1• Oranı %0,16 Büyük Birlik Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,97 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 6 • Oranı %1 Yeniden Refah Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %2,80 MV 5 • Oranı %0,83 Sıfır baraj: MV 17 • Oranı %2,83 Türkiye İşçi Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %1,76 MV 4 • Oranı %0,66 Sıfır baraj: MV 11 • Oranı %1,83 Adalet Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,20 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Sol Parti Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,14 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 ANAP Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,12 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Türkiye Komünist Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,12 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Vatan Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,10 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Millet Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,10 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Hak ve Özgürlükler Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,08 MV 0 • Oranı %0 Sıfır barajda: MV 1 • Oranı %0,16 Adalet ve Birlik Partisi Mevcut seçim sistemi: Oy Oranı %0,20 MV 0 • Oranı %0 Sıfır baraj: MV 1 • Oranı %0,16 Bu son seçimde mevcut seçim sistemi ile aldıkları oylara göre AKP 54 milletvekili; CHP 17 milletvekili ve HDP de 8 milletvekili fazla aldılar. Yani toplam 79 milletvekili hak etmedikleri halde bu 3 partiye gitti. Halbuki bu 79 milletvekilliği aşağıdaki partilere şöyle eklenmeliydi. MHP +11 İyi Parti +15 Memleket Partisi +6 Zafer Partisi +13 Genç Parti +1 BBP +6 YRP +12 TİP +7 Adalet Partisi +1 SOL Parti +1 ANAP +1 TKP +1 Vatan Partisi +1 Millet Partisi +1 Hak ve Özgürlükler Partisi +1 Adalet ve Birlik P. +1 Sonuçta meclis tablosu yukarıdaki gibi olmalıydı. Tablodan da anlaşılacağı üzere bu seçim sisteminde en avantajlı olan parti AKP oldu. Sonuç olarak, genel seçimlerde, toplumun tüm kesimlerinin mecliste oransal temsili sağlanmalı ve kimse “oylar boşa gitmesin” diyerek asıl tercihi dışında bir adaya zorlanmamalı görüşünü savunuyorum. Bu amaçların sağlanması için seçim barajı mutlaka tamamen kaldırılmalıdır. Türkiye tek bir seçim bölgesi olarak kabul edilip, Türkiye milletvekilliği kavramının hayata geçirilmesi ve artık oyların değerlendirilmesinin de buna göre yapılması son derece önemlidir. Umarım bir gün tamamen adil, halkın tercihlerinin meclise bire bir yansıdığı, temsilde adaletin sağlandığı, demokratik bir şekilde yapılan seçimler sonucunda Türkiye’de gerçek bir cumhuriyet yönetim şekli hayata geçer.
KINALI BAMYA
Bornova'da kınalı bamya hasadı başladı Bornova Belediyesi’nin tohumdan başlayıp tarladan tezgaha ulaşana kadar üretimine destek verdiği coğrafi işaret tescilli Bornova Kınalı Bamyası’nın hasadı başladı. Bornova Belediyesi’nin satın alma garantisiyle üretim yapan çiftçilerin ilk ürünleri tezgahlardaki yerini aldı. Vatandaşlar, doğal yöntemlerle üretilen Bornova Kınalı Bamyası’nı Bornova Tarımsal Kalkınma Kooperatifi satış ofisinden temin edebilecek. Ünü Türkiye’ye yayılan Bornova Kınalı Bamyası’nın coğrafi işaret tescilini alarak, bu önemli tarımsal değerin aslına uygun olarak gelecek nesillere aktarılması için kapsamlı çalışmalar yapan Bornova Belediyesi, çiftçilere verdiği desteklerle hasat sevincini yaşattı. Coğrafi işaret tescilini aldıktan sonra orijinal tohumların korunması için de titiz bir çalışma yürüten Bornova Belediyesi, tohumları çiftçilere dağıtarak 20 dönüm alana ekilmesini sağlamıştı.
ARÇELİK VİDEOWALL
Arçelik, işletmelere kiralama modeliyle görüntüleme sistemleri sunuyor Arçelik, otellerden hastanelere, havaalanlarından stadyumlara kadar hemen her yerde yaygın bir kullanım alanı bulan, dijital bilgi ekranları, videowall ve akıllı tahtalar gibi profesyonel görüntüleme sistemlerini kiralama modeliyle de müşterilerine sunmaya başladı. Kiralama modeliyle, işletmeler esnek bir modelde Arçelik’in geniş ürün yelpazesi ve güçlü servis ağından yararlanabilecek. Türkiye’nin lider ev teknolojileri şirketi Arçelik, görüntüleme sistemleri alanında uzun dönemli kiralama modeliyle de hizmet vermeye başladı. Endüstriyel ekranlar alanında geniş bir ürün yelpazesi ve Türkiye geneline yayılan güçlü servis ve destek ağıyla müşterilerinin ihtiyaçlarına yanıt veren Arçelik, kiralama modeliyle de önemli avantajlar sunuyor. Akıllı ekran, akıllı tahta ve videowall gibi endüstriyel ekranlar, otel lobilerinden, toplantı salonlarına, AVM dış cephelerinden, havaalanlarına kadar hemen her yerde giderek daha yaygın olarak kullanılıyor. Ürün ve hizmetlerin tanıtımı, indirim ve promosyonların duyurulması, reklam ve anonslar gibi pek çok alanda endüstriyel ekranlar işletmelerin müşterileriyle iletişim kurmasını sağlayan önemli bir araç olarak öne çıkıyor. Arçelik, işletmelerin kampanya ve tanıtımlarını kolayca yönetebileceği endüstriyel ekranları farklı maliyetler ve sorunlarla karşılaşmadan uzun dönemli olarak kiralama imkânı sunuyor.
İZMİR'İN TARİHİNE GASTRONOMİK BİR YOLCULUK
İzmir’in tarihine gastronomik bir yolculuk: "Anneden Kızına" Birçok farklı kültür ve ulustan insanın bir arada yaşadığı 1800’lü yıllarda, dönemin önemli liman şehirlerinden biri olan İzmir; tarih kitaplarında okunan ticari ilişkilerin, çevre zenginliğinin, ekonomik gelişimin, sosyal yaşamın yanı sıra farklı bir bakış açısıyla okuyucuyu bir gastronomi yolculuğuna çıkarıyor. Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Bernard Arkas’ın öncülüğünde, halası Aurette Arcas tarafından korunan, büyükannesi Marguerite Pagy ve onun kızı olan babaannesi Wanda Arcas’a ait tarif defterlerinden bir seçki, İzmir’in tarihi, çok kültürlü yaşamı ve gastronomisini içeren hikayeleştirilmiş bir anlatımla Anneden Kızına kitabında bir araya geldi. Gastronomi Uzmanı ve Yazar Sırma Güven’in öyküsel bir kurguyla kaleme aldığı kitap; döneme ait gastronomi araştırmaları tarih kitapları, makaleler, Arkas Aile üyeleri ve İzmirli Levanten aileler ile yapılan söyleşiler kaynak alınarak yazıldı. Anneden Kızına kitabında 1875-1993 yılları arasında İzmir’in kozmopolit yaşamı tarih, kültür ve gastronomi açısından ele alınırken okuyucuya farklı hayatların nasıl iç içe geçtiği, lezzetli etkileşimlerle renklendiği ve birbirinden farklı mutfakların nasıl tek bir mutfağa dönüştüğü anlatılıyor. Şef Aylin Yazıcıoğlu tarafından tarif defterlerinden seçilen reçeteler, orijinal hallerine olabildiğince sadık kalarak günümüz ölçü ve sofralarına uyarlandı. Fransızca yazılan tariflerden, tariflerin altına düşülmüş notlara, komşu ve arkadaş isimleriyle tanımlanmış yemek çeşitlerine kadar anılarla, yaşanmışlıklarla şekillenmiş Anneden Kızına kitabı, Arkas Ailesi’nin kadınlarından gelecek nesillere aktarılacak bir miras niteliği taşıyor.
YEMENİ BASKICISI
İzmir’de son yemeni baskıcısı Ahmet Hepdoğru n İlk çocukluk yıllarım İzmir’in Kocakapı Mahallesinde geçmişti. Bu semt adını kadim şehir surlarındaki kocaman kara bir kapıdan almaktadır. Kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen semtteki tarihi binalar Basmane’de olduğu gibi sadece bir demir parmaklıkla ile çevrelenip kaderine terk edilmektedir. Bir zamanlar Aziziye Karakolu’nun olduğu meydanının yakınında, 1101 Sokak girişinde, 1980’li yılların başına kadar yemeni baskıcıların mekanı olan tarihi bir taş yapının yıkılmakta olduğunu görünce anılarım canlandı. Bugün metruk olan bu taş binada yemeni baskıcısı veya yazmacı denen ustalar, tahta kalıplarla basılan ve elle boyanan yazmalar üretirlerdi. Burası biz çocuklar için gizemli bir yerdi. Elleri boya kaplı ustaları sadece işe giriş ve çıkış saatlerinde veya yazın sıcak günlerinde ağır demir kepenkler açılınca görürdük. Üst katta kurumaya bırakılan yazmalar rüzgarda uçuşurdu. Bu işletme mahallede hiç yokmuş gibi sessizce çalışır, el emeği, göz nuru, zanaat harikası başörtülerini ucuz fiyata piyasaya verirdi. Ninelerimiz, annelerimiz bu başörtülerini günlük yaşamlarında kullanırlardı. Hüseyin Avni Ozantürk’e ait ünlü bir güfte “Yemeni bağlamış telli başına” sözleriyle başlar. İzmirli modacı Ümran Baradan’ın babası Ali Ulvi Baradan’ın bestelediği “Köylü Güzeli” acaba hangi atölyenin yemenisini bağlamıştı? İzmir’de acaba kaç yemeni baskı atölyesi vardı? Bunlar tarih olmuştur. Tüm bu duygular içinde 5 Şubat 2021’de Kent Yaşam Haber sitesinde “Kocakapı Mahallesi’ndeki yemeni baskıcıları” başlıklı yazımı ve binanın o günlerde çektiğim fotoğraflarını yayınlamıştım. Baskı işinin kısa tarihi Kumaşa yapılan ağaç baskı işinde 18. ve 19. yüzyıllarda genelde Ermeniler çalışırdı. Lonca (dernek) onların hakimiyetindeydi. İzmir’e ilk gelen Ermeniler, Kadifekale’nin alt kısımlarıyla amfitiyatronun üst kısmına yerleşirken; göçleri 18. yüzyıla kadar devam etmişti. 1992 öncesinde Ermeni Mahallesi (Haynots -Ermenilerin Yeri) günümüzdeki İzmir Kültürpark alanına, Basmane semtine, Kervanlar Köprüsü'nden Fevzipaşa Bulvarı'na, Anafartalar Caddesi'ne ve Gazi Bulvarı'na kadar yayılmıştı. Nüfusları 25 bini bulmuştu. Bazı Ermeni çevreleri buraların ve saat kulesinin bulunduğu Atatürk Meydanı'nın Osmanlı tapularında kendilerine ait olduğunu iddia etmektedirler. Aynı çabayı şimdilik harita üzerinde kalsa da; 1919’da Yunan ordusunun İzmir’e çıkartma yaptığı Alsancak (Punta) bölgesinden başlayıp, Rumların yaşadığı kıyı bölgesi için de sarf edenler vardır. 1740 yılında İzmir’den bir Ermeni tüccar Osmanlı yönetiminden kumaş ve yazmalara çiçekli desenler basma işleriyle ilgili izin çıkarmıştı. “Aya Konstantina” semti de burada kurulan basma fabrikasından dolayı “Basmane” adını almıştı. 1866 yılında aynı yere tren garı inşa edilince, 600 kişinin çalıştığı basma fabrikası yok olmuştu. “Basmane” adı günümüze kadar yaşarken, çevredeki bazı atölyeler çalışmaya devam etmişti. Kocakapı Aziziye bölgesinde de mesleği onlardan öğrenen yemeni baskıcıları vardı. Kumaşa tahta baskı tekniğinin tüccarlar tarafından Hindistan’dan Anadolu’ya, Avrupa’ya, Çin’e Japonya’ya, Endonezya’ya yayıldığı söylenmektedir. Her ülke, her kent kendi kültürüne uygun kumaş boyama teknikleri geliştirmiştir. Bizim ülkemizde de Kastamonu ve Tokat bu konuda en çok bilinenlerdir. İzmir’de bu tür el işçiliği unutulmuştur. Ülkemiz çok zengin bir kadın başörtüsü geleneğine sahiptir. “Yemeni” denince; bazı bölgelerde altı kösele, üstü yumuşak deri, hafif ve kaba ayakkabı anlaşılırken, İzmir’de baskılı tülbent başörtüsü akla gelir. Bu örtülerin kenarları oyalarla süslenerek daha da değerli hale getirilirdi. Çeyiz sandıklarını koruyan bazı hanımlarda nine yadigarı birkaç tane tahta baskılı, oyalı yemeni kalmış olabilir. Ben de rahmetli anneannemin işlediği birkaç örneği saklıyorum.
YAPAY ZEKA KORKUTUYOR
Giderek artan sayıda bilim insanı yapay zekadan endişelerini dile getirmeye devam ediyor. Yapay zeka insanlığın sonu olacak korkusu ne kadar gerçekçi? Yapay zekânın insanoğlunun sonu olabileceği korkusu giderek yayılıyor. Kontrol edilmesi güç boyutlara ulaşan yapay zekânın insan nesli için "en büyük tehdit" olduğu, önümüzdeki yüzyıl içinde yapay zekâ yönetiminde bir kıyamet yaşayabileceğimiz kaydediliyor. Hawking’in korkusu 2018’in mart ayında yaşamını yitiren Stephen Hawking, dünyanın en büyük fizikçilerinden biri olarak kabul ediliyor. Kendini bilime adamış ve tekerlekli sandalyeye mahkum olan düşünür Hawking hiçbir ticari kuruluşa bağlı olmadığı için görüşlerini tam bir tarafsızlık içinde açıklıyor ve bir söyleşisinde şunları söylüyordu: “Yapay zekanın ilkel türlerinin son derece yararlı olduğunu çoktan gördük. Ancak tam kapsamlı bir yapay zekanın geliştirilmesi insanlığın sonu olabilir. İnsanlar yapay zekayı geliştirdikten sonra, bu tür bir zeka kendi yolunu çizerek kendini yeniden tasarlayabilir ve sürekli artan bir hızda gelişebilir.” Robotlar uzun zamandır hayatımızda Yapay zeka korkusu yükseliyor ama aslında hepimiz yapay zeka ürünlerini onlarca yıldır kullanıyoruz. Bugün yediden yetmişe hepimizin elindeki telefonlar yapay zekanın ürettiği programları kullanıyor. İşimizde bilgisayar başındayken evimizdeki fırında yemek pişirebiliyoruz. Kullandığımız bilgisayarları, otomobilleri, ev aletlerini büyük oranda robotlar üretiyor ve bu ürünlerin tamamı yapay zeka programları kullanıyor. Korkunun temelinde ise bugün kullandığımız düşük düzeydeki yapay zeka ürünlerinin yerini yakın gelecekte daha yüksek düzeyde ve düşünebilen yapay zekalı robotlara bırakacak olması var. “Bugün dünyayı ele geçirecek kadar akıllı değiller ama yarın ele geçirecekler” diye düşünüyordu Stephen Hawking. Yapay zeka geliştiren şirketler ise teknolojik devrimlerin insanları tarih boyunca korkuttuğunu, yapay zeka korkusunun da abartılı olduğunu savunuyor. Hatta biraz daha ileri giderek bu konuda yapılan haberlerden dolayı medyayı, çekilen korku dolu filmlerden dolayı da sinema dünyasını suçlayıcı açıklamalar yapıyorlar. Tehlikenin farkındalar ama süper yapay zekayı şekillendirip kontrol ederek kötü niyetli yazılımları önleyebileceklerine inanıyorlar. Karşı görüş ise net ve daha güçlü bir ses çıkarıyor: “İnsanlığın geleceği, kazanç uğruna tehlikeye atılamaz.” Esas tehlike insanoğlu mu? Süper yapay zekalı ve duygu yüklü bir bilgisayar, günümüzün otoriter yönetimlerine özenip sadece insanlığın iyiliği(!) için bir dizi önlemler almaya kalkarsa diye düşünenler olmakla birlikte, bu süper zekayı yöneten bir üst akıl modelinin varlığını atlamayanlar da var. Gelecek için en tehlikeli varlığın insanoğlu olduğu, iklim değişikliği ile ilgili bir türlü alınamayan ve önerilse bile uygulanamayan önlemler yanı sıra sürekli olarak yapay zekadan faydalanılarak üretilen ölüm makineleri bu düşüncenin en önemli kanıtları. Dağların yüksek tepelerine ağaç tohumları saçan drone’lar yerine insanların üzerine bomba yağdıran drone’ların üretimi… İnsansız tanklar, insansız savaş gemileri ile birlikte savaşçı ölüm robotları tasarımları neredeyse bütün devletlerin gizli gündemleri arasında… İnsanoğlu sanki öldürmekten zevk alır pozisyonunda ama bunları sadece kendini savunmak için yaptığını ileri sürüyor. Yapay zekayı korkutucu bulmayanların en çok insanoğlundan korktukları da bir başka güldüren gerçek. Bir yanda birbirini yok etmeye çalışan insanlar, öte yanda yapay zeka gelir de bir gün bizi yok etmeye kalkarsa diye korkan insanlar… Haydi hep birlikte gülelim ağlanacak halimize… Daha çok robot, daha ucuz işçilik… Kriz üstüne kriz yaşayan, zor durumda kalan ve maliyetleri azaltmak isteyen şirketler çareyi robotlarda buluyor. Bugün ucuz iş gücü peşinde olan kapitalizmin prensleri, bedava iş gücü, robotların peşine düşmüş durumda. Maliyeti düşürüp karı artırma hedefinde olanlar, işsizlerin isyanını nasıl öngöremiyor akıl alır gibi değil. Kâr hırsı ve daha çok satış imkanı nedeniyle robotların üretimi de giderek ucuzluyor. Gelişen teknoloji maliyeti düşük malzeme kullanımını sağladığı gibi 3D baskı makineleri devreye giriyor. Her gün daha çok robot üretiyor ve işsizler ordusunun büyümesine neden oluyoruz. Teknolojik ilerlemeler her devirde insanların işlerini kaybetmelerine yol açmıştır ancak toplum düzeninin bozulmasını hiç kimse istemez. Meselenin bir başka yönü robotların oy kullanamaması… Belki bir gün fazla ileri demokrasilerde oy hakkını da alırlar ama şimdilik sadece oy saymada faydalı olabilirler. Mutsuz işsizlerin oyları önemliyse hükümetler robotların yarattığı işsizlik sorununu çözmek için adım atmalılar, öyle değil mi? Robotlar insanların yerini alıyor. Öyle ki bilgisayarlar yakında sadece işçilerin değil, çevirmenlerin ve banka memurlarının da yerini alacak. Güler yüzlü interaktif hologramlar da tezgahtarların yerini alabilir. Bugün bile internette mağazaların içinde dolaşabiliyor hatta ölçülerinizi verdiğinizde giysi denemeleri bile yapabiliyorsunuz. Para transferi gibi birçok bankacılık işlemi sadece bilgisayarlar arasında yapılıyor. Hastanelerde makineler anestezi uzmanına gerek kalmadan hastaları uyutuyor. Yapay zekanın en çok tıp alanında hem teşhis hem de tedavide önemli rol alacağı da konuşuluyor. Yani doktorlar da işsiz kalma tehlikesi altında diyebiliriz. Bu örnekleri çoğaltmak, her sektöre yaymak mümkün… Peki, bu kadar insan işsiz kalır, gelirleri kaybolursa üretilen malları kim satın alacak? Dolayısıyla dünya ekonomisi yeni krizlere yelken açmadan insanlara gelir sağlayacakları bir imkanı oluşturmak zorunda… Robotlar dünyayı çoktan ele geçirdi Robotlar dünyayı ele geçirir mi sorusu da anlamını giderek yitiriyor, çünkü robotlar dört yanımızda... Şimdi robotlarla barış içinde yaşamak ve çevre kirliliği ile işsizliği önlemek için neler yapabileceğimize bakmak gerekiyor. Bugün teknoloji insanların zengin ve mutlu olması, iyi eğitim görmesi ve bilgeliğe erişmesi için değil, üretim maliyetlerini düşürerek rekabet gücünü arttırmak için kullanılıyor. Para kazanma hırsı insan olmanın önüne geçmiş bulunuyor. Oysa ki teknolojiyi toplumsal sorunları çözmek için kullanılmalı; çölde yetişen buğday, sığır hücrelerinden klonlanan ve biyo-printerda basılan sağlıklı sentetik et, yeni su arıtma teknolojileri, temiz güneş enerjisinin yaygınlaşması, kanser ve Alzheimer tedavisi… Bütün bunlar teknolojiyi insan yararına kullanırsak yapabileceğimiz şeylerden sadece bazıları. Ancak asıl soru başka: Bunu başarmak için teknoloji trenini gelişmekte olan ülkeler de yakalayabilecek mi?
ALİ AĞA CAMİSİ
HAZİRESİYLE BİRLİKTE ALİ AĞA CAMİSİ VE 845 SOKAKTAKİ YAŞAM Dört, beş yıl önce İzmir’in 3 özel kilisesini yazdıktan sonra bir de kentimizin tarihi camilerinden birini yazsam çok iyi olur diye düşünmüştüm. Ancak o cami, benim için ayrıcalıklı olmalı ve kimsenin pek değinmediğinden olmalıydı. Kemeraltı gezilerimde, başkalarının aksine ben; Memleket Hastanesinin arka taraflarını dolaşmayı yeğlemiş, o daracık sokaklarla, bahçeli cumbalı evlerle konuşarak geçmişi yaşamak istemişimdir. Hele Ali Ağa camisinin haziresindeki o güzel mezar taşlarını görünce bu semte olan ilgim, sevgim daha da coştu. Kesin kararımı verdim ve hikâyesini yazacağım cami, hazireleriyle birlikte Ali Ağa olmalıydı. Odunkapı Mahallesi ve cam şişeden bardak 1940'lı yıllarda Arap fırını yakınlarda doğup büyüyenlerden Prof. Dr. Aydoğan Demir Hoca’nın kaleme aldığı çocukluk günlüklerine ulaşınca yazma hissim daha da depreşti. Allah uzun ömürler versin 1937 doğumlu Hocamız, doğup büyüdüğü Ali Ağa Camisi’nin bulunduğu Odunkapı Mahallesindeki anılarını en içten duygularla yazmış ve anlatmış. Yazdıklarını zevkle okudum. Hatıralarında; şimdiler de yerinde olmayan Sarı Kışla’dan ve hapishaneden de bahsetmekte olup o zamanki kentsel dönüşümün, tarihe nasıl saygısızca olduğunu söylemektedir. Bahçeli evlerle süslü 845 sokağın elektrikle, yan çıkmaz sokağın havagazı ile aydınlandığını, fenercilerin akşamları önce hava gazını açıp ucunda yanıcı olan uzun bir sopayla aydınlatmaları yaktığını, sabahları da gelip gazı kestiğini, çöp toplama işini, haftanın birkaç gününde eşekleriyle gelen çöpçülerin, tenekeler içine konan çöpleri aldığını anlatıyor. Bizler şimdilerde kavun karpuz kabuklarını aynı çöp kutusuna atıyoruz. Ama geçmişte her gün karpuz kabuklarını hayvanları için toplayan vatandaşlar da varmış. Onun anlatımından anlıyoruz ki mahallede yaşayanlar arasında mühendisten tutun öğretmene, esnaftan saatçiye kadar herkes varmış. Savaş yıllarında yoksulluk, daha da belirgin hale gelmiş ve pek çok aile bardaklarını şişelerden yaptırırmış. Cam şişeden bardak yapma tekniğini bilenler, mahalle mahalle dolaşıp üç kuruşa bu işi yaparlarmış. Kumaşlar her hafta sokağa uğrayan Yahudi bohçacıdan alınırmış. Terzi ise mahalledenmiş, ters yüz yapılan giysilerin, paltoların 10 - 15 yıl giyilmesiyle övünülürmüş. O devirde yokluk içinde yaşayıp ölenleri, rahmetle anıyorum. "Tanrım o savaş günlerini, bu ülkeye bir daha yaşatmasın." Ya şimdi mi? Tekstil firmaları 4 mevsim 4 ayrı model giysiler üretiyor, beğenmezsen kaldırıp atıyorsun. Kemeraltı gezilerimde rotamda Ali ağa Camisi sürekli olarak vardı. Nedendir bilmem ama bu güzel cami, çevresiyle, mimari yapısıyla beni ayrı dünyalara götürüyor ve önündeki selvi ağacı ve de haziresiyle bana cezbedici geliyordu. Yanıbaşındaki tarihi konağın 19. yüzyılda İzmir limanı hamalbaşısı Hüseyin Ağa’ya ait olması da ilginçtir. Hüseyin Ağa, konağı yaptırmış ama hemen camiye bakan yüzüne de erken rahmet eden kızı adına çeşme hayretmiş. Kitabesini okutunca bu sokağa ilgim daha da arttı. Kitabede: "Frenk Gümrüğü Hamalbaşı Hüseyin Ağa, bu suyu insanlık adına ulaştıran ve bu çeşmeyi Kızı merhume Havva hanımın ruhu için inşa eyleyendir. Bilhassa bal şerbeti tadındaki bu suyu, hayırlara vesile olması adına bu kurnaya akıttı (1899)" yazıyor. Ağa konusunda bir not düşmek istiyorum: Daha önceleri okuduğum belgede Hamalbaşı Hüseyin Ağa İzmir Frenk Gümrüğünü 6 bin altın karşılığı saraydan kiralamış. Yaz aylarını da Foça da geçirirmiş. Bu tarihi konak, daha beş altı yıl önce harap halde idi. Çatı çökmüş ve evin içi molozlarla doluydu. Bu semtte eski ev arayan bir hanım meslektaşıma, burayı göstermiştim. "Gel bu eski konağı al geleceği çok parlak" demiştim. Gitti sahiplerini buldu, önce anlaştı sonra fiyat indirmeye kalktı, bir 10 bin lira yüzünden satış bozuldu. Şimdi birileri aldı. Restore etti, paha biçilmez diyebilirim. Arkadaşım şimdi pişman oldu ama iş işten geçti.
YENİDEN KÖKLER: EGELİLER
Mollazadelerden İzmir sanayi ve spor tarihine Egeliler Egelilerin Karaman'dan Girit'e uzanan, İzmir'de dallanıp budaklanan kökleri, her alanda meyveler vermiş. Tüccar, sanayici, bürokrat, sporcu, sanatçı, akademisyen... Egelilerin manifaturacılık ve toptan gıda ticareti ile başlayan iş yaşamında odak noktası ise, İzmir'in sanayi tarihine kazandırılan Altınyağ, Altın Kiremit, Ege Pirina gibi fabrikalar... Osmanlı İmparatorluğu'nun o geniş sınırları içinde bir yerden bir yere, sonra bir başka yere göçüp duran; oralarda yeni hayatlar kuran aileler, her yeni coğrafyada edindiği yeni birikimlerle melez kültürler yarattı. İzmir, o göç duraklarından biri, çoğu aile için sonuncusu oldu. O ailelerin getirdiği kültürlerle zenginleşti. Bugün İzmir'in en kalabalık ailelerinden olan Egelilerin Karaman'dan başlayıp Girit'te 230 yıl süren, oradan Köşk, Söke, Urla ve İzmir'e akan yolculuğu da böyleydi. Geleceği görerek adımlar atan, kendilerinden sonraki kuşaklara iyi bir gelecek hazırlayan Mollazadelerin torunları Egeliler, İzmir ekonomisinde ve sosyal yaşamında iz bıraktı. Ailenin yeni kuşakları da atalarından aldığı bu mirası değerlendirdi; geniş ufuklu, eğitimli ve üretken bireyler oldular. Ve bu süreçte belki de en önemli dayanaklarından biri, aile bağlarını hiç koparmadan ve mazilerine saygı duyarak yaşamalarıydı. Selva Egeli'nin aile tarihini özetleyip fotoğraflarla tüm kuşakları bir araya getirerek hazırladığı Egeli Aile Albümü, her Egeli'nin kütüphanesinde bulunuyor. Egelilerin bilinen en eski tarihi, 17. yüzyıl sonuna, Larende'ye (Karaman) gidiyor. Hikaye, Anadolu Selçuklu Sultanı Melikşah'ın 12. yüzyıl başında, daha eski bir kalenin yerine yaptırdığı, çevresi 500 metre, dikdörtgen planlı, sekiz burçla desteklenen Karaman Kalesi’nin bedesteninde başlıyor. Abu Kebir Kulle İmamı olarak anılan Molla Mehmet Efendi, bedestenin imamlığını yaparken yaşamı, Osmanlı tarihinin yol ayrımlarından biriyle kesişiyor. Osmanlı, yürüttüğü Akdeniz politikası sonucunda 1645'te Girit işgalini başlatıyor ve Hanya'yı alıyor. 1669'da ise Kandiya'yı (Iraklia) alarak, Girit'i tamamen ele geçiriyor. Rumeli, İskenderiye ve Karaman sancakları, 24 yıl süren işgalin bu son büyük seferine, Çeşme'de birleşip büyük bir sancak olarak katılıyor. İşte Abu Kebir Kulle İmamı Molla Mehmet Efendi de Karaman'dan Girit'e, Türk ordusunun imamı olarak gidiyor. Ve orada 230 yıl sürecek aile hikayesinin ilk kuşağını başlatıyor. Kandiya'ya yerleşen Molla Mehmet Efendi, fetihten sonra camide ikamet ediyor. Onunla birlikte Girit'te beş kuşak Mollazade yaşıyor.
MAJİ ATELİER
Maji Atelier Yaratıcılık, titiz bir çalışma ve farklılaşma hedefleri bir araya gelince hayaller zor da olsa gerçekleşiyor. Ailelerin mutlulukları paylaştığı, dostlukların kutlandığı sofraları süsleyen el yapımı porselenlerin üretildiği Maji Atelier, harika sofraların ipuçlarını veren tasarımlara sahip. Ürünlerinde heykelsi formların öne çıktığı markanın yaratıcıları, 24 ayar altın ile dekorlanmış porselen tabak ve fincanlarını farklı sofralar kurmak isteyenlerle buluşturan iki kardeş; Rana Durak ve Eda Durak Yüksel ile konuştuk.
BURASI İSTANBUL ATATÜRK KENT ORMANI
BURASI İSTANBUL ATATÜRK KENT ORMANI Atatürk Kent Ormanı, İstanbul Sarıyer'de Hacıosman Korusu adını taşıyorken, İBB tarafından düzenlenerek 19 Mayıs 2020'de açılmış. Hacıosman ile Derbent arasında derin bir vadiyle ikiye bölünmüş olan alanda üç gölet bulunuyor. Küçük Gölet ve Vadidibi Göleti, fazla sularını Büyük Gölet'e boşaltıyor. Ormanın Hacıosman tarafında kalan kısmı ise, ayrıca küçük vadilerle bölünmüş. Ağaçlar ve diğer bitkiler yoğun. Tabii bizim gözlemlediğimiz düzenleme yapılırken şehrin ortasındaki bu harika alanın doğallığı korunmuş. Bir tek kilit taş döşenmemiş. Gezi ve koşu parkurlarının tamamı toprak olarak düzenlenmiş. Sanırım kimse de ayakkabıları çamurlanmasın diye tartan koşu pisti filan istememiş. Hani Kültürpark için projeler yapılıyor ya, bizim düzenleyicilerimiz her nedense beton yollardan yana. Büyüklük olarak kıyaslanamaz ama keşke kültürpark da betondan arınabilse, kentin ortasında yeşil bir doğa parçasına dönüşebilse... Asfalt ve kilittaş yolları toprak olsa. Ağaç ve çiçekleri çoğalsa... Çiçek demişken, Atatürk Kent Ormanı'nda bu bahsettiğimiz toprak yolların kenarlarına ortanca, düğün çiçeği, veronika, ballıbaba, çuha çiçeği, menekşe, turnagagası, karahindiba, papatya, yabani bezelye, çayır düğmesi gibi çiçekler dikilmiş ve bazı yollar bu çiçeklerin adları ile anılıyor. Ortanca yolu gibi...
SÜPER PİZZACI
Süper gücü ‘pizza yapmak’ olan bir kahraman… Haftanın son iş günü gelmiş, bedenen ve zihnen yorgunluk zirvede, evde çoluk çocuk aç bekliyor ya da yemeğe misafir var. Belki de bahçenizde, balkonunuzda dostlarla bir araya gelip keyifli bir akşam planlıyorsunuz. Yoksa eşinizin doğum günü mü? Ya da iş yerinde personeliniz için motivasyon toplantısı mı organize ettiniz… Sebebiniz ne olursa olsun, arıyorsunuz Ahmet Nuri Yıldırım’ı, hamurundan, fırınına kadar her şeyi toplayıp, bir süper kahraman gibi size pizza yapmaya geliyor. İşini aşkla yapan mobil bir pizza şefi o, ve size konfor alanınızdan çıkmadan muhteşem bir pizza partisi vadediyor. Gaziantepli, üretken ve çok yönlü bir annenin, mutfağa ve müziğe meraklı 10 yaşındaki oğlu, Gülriz Sururi’nin tarif kitabından ilk mayalı hamur denemesi ile İzmir kumru sandviç ekmeği pişiriyor ve daha o yaşta mayalı hamura aşık olduğunu belirtiyor. Sonrası malum, eğitim hayatı boyunca bir yandan gitar çalan bir yandan çiğ köfte yoğuran, konu komşuya poğaçalar, börekler pişiren ve en sonunda yolu pizza ile kesişen ‘alaylı’ bir şef oluyor Ahmet Nuri Yıldırım. Kendisini Konak Küçükyalı’daki hazırlık mutfağında ziyaret ettim hem pizza yedik hem de çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Lütfen aç karnına okumayınız!
AYŞE TATARİ'NİN HAYALİ KENTLERİ
Kentin değişen ve devingen yapısıyla Ayşe Tatari’nin "Hayali Kentler"i Çağdaş sanatın temel söyleminin şu olduğunu ileri sürebiliriz: Bir kişinin her şeyi deneyimleyebileceğini ileri sürmek imkânsız. Mutlaka ortada kaçırılan bir nokta kalabiliyor. Bunu yazar Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ında da vurgular. Ona göre hiçbir yapıt bitmiş sayılmaz, bu yüzden ucu açık yorumlamalara uzanır. Bu yönüyle bir eserin en önemli özelliklerindendir. Aynı yaşamın içerisinde olduğu gibi, sanat işlerinin yorumlanmasında da bazı noktalar karanlıkta kalabiliyor. Hatta bazı sanat yorumcuları her şeyi bilmenin sanatın büyüsüne zarar verdiğini de düşünüyorlar. Bir sanat eseri karşısında izleyici için, durmadan belirip kaybolan izleri takip etmekten başka yapacak bir şey yoktur artık. Yaratılan eseri çözememek çileden çıkarsa da onu bu arayış sırasında sürekli yeni yorumlarla buluşmak kaçınılmazdır. Hepimiz aynı manzaraya bakabiliriz, ama pek de aynı şeyi görmeyiz. Önümüzde hangi eser varsa onu yorumlayışımızı belirleyen kendi biricik önyargılarımız, deneyimlerimiz, beğenilerimiz ve bilgilerimizden oluşan birikimimizi getiririz. İlginç bulduğumuz şeyleri görürüz ve ilginç bulmadıklarımızı göz ardı ederiz. Sanat eserine her yeniden bir bakış bizi yeni yorumlara yöneltir. Böylece eser sonsuz yorumlara açılmış olur. Bu noktada Ayşe Tatari’nin Hayali Kentler sergisini gezerken bu düşünceler etrafında kent kültürü üzerine ele alınan bu çalışma benim açımdan önem kazandı. Çizgilerin beni götürdüğü yere doğru sürüklendim. Sergiyi izlerken, eserlerin sandığımdan da çok yorumlara açık olduğunu gördüm. Sorular soruları getirdi. Beni Calvino’nun Görünmez Kentler’ine götürdü. İtalo Calvino’nun 1972 yılında yazdığı Görünmez Kentler i bildik kentler değil; kurmaca kentlerdir. Hepsine birer kadın adı verir. Yazmadan önce bir dosyada yaşamının kentleri ve kır manzaralarıyla ilgili sayfaları toplar, bir diğerinde zamandan ve mekândan bağımsız hayali kentleri. Bu dosyalar tıka basa dolduğu zaman, ondan nasıl bir kitap çıkarabilirim diye düşünmeye başlar. Böylece farklı evrelerden geçerek, bu kentler kitabının peşinden gitmeye başlar. Kimi zaman yalnızca üzgün kentleri, kimi zaman yalnızca mutlu kentleri düşünmek gelir içinden; bir dönem kentleri yıldızlı gökyüzüne benzettir, başka bir dönemse kentin dışında günden güne yayılan çöplükle konuşur. Sanki kişiliğinden ve düşüncelerinden kaynaklanan bir günlük olmuş olur; her şey kent imgelerine dönüşüyor. Sanatçı Hayali Kentler sergisinde kent kültüründen yola çıkarak izleyiciye değişik bakış açıları sunuyor. Mimari altyapısının getirdiği bilgi birikimiyle oluşturduğu bu çizimlerle bir alan yaratıyor. Bu alan içinde izleyici değişik yönlere doğru ilerliyor. Kentin değişen ve devingen yapısıyla yoğun bir anlatı dünyasına adım atmış oluyor. Böylece ana desenin sayısız küçük desenciklere ayrıldığı geniş bir alan oluşuyor. Dolayısıyla sanatçı ve izleyici arasındaki en eski bağın sonsuz yorumlar zinciri olduğunu görürüz. Kent kültürü ve yaşamı üzerine eserler izleyicide öyle bir bağ oluşturuyor ki, artık her çizgide bir anlam aramaya çalışıyorsunuz. Desenler desenleri, onlar da başka desenleri doğururken yaşamı zenginleştirmek için elimizde desenden başka bir şey olmadığını söylemektedir Ayşe Tatari.
DİLEK YETKİNER
Dilek Yetkiner Urla'ya iskan edilen Giritli mübadil bir ailenin 4. kuşak torunu Dilek Yetkiner ile yemek stilistliği, danışmanlık sonrası çıktığı lezzet yolculuğuna ilişkin keyifli bir sohbet yaptık. Okurken sizin de keyif alacağınızı umuyoruz. Dilek Yetkiner’i tanıyalım mı önce? Üniversiteden mezun olduktan sonra sektörün lider markalarından birinde 20 yıl Ar-Ge danışmanlığı yaptım. Eş zamanlı olarak ürün geliştirme adına yemek yapmayı öğrenmem gerektiği için aşçılık eğitimleri almaya başladım. Yine o dönemlerde yaptığım iş ile ilişkili olarak yeni ürünlerimizin ambalaj çekimlerinde de bulunuyordum. Henüz sosyal medyanın hayatımızda olmadığı bu dönemlerde, yemek stilistliği adına mesleğin duayenleri ile çalışma şansı yakaladım. Sonra ne oldu da yön değiştirdiniz ve yemek yolculuğunuza çıktınız? Yeni ürünler geliştirmek, reçeteler hazırlamak işimin bir parçasıydı ama mutfağa da girmek istiyordum. Bu dönemde yolum, Alaçatı’ya büyük emekleri olan çok kıymetli Zeynep Öziş ile kesişti ve mutfak yolcuğum da böyle başladı. Hafta içi fabrikada Ar-Ge yapıyor, hafta sonları soluğu Alaçatı’da mutfakta alıyordum. Birçok restoranın ve otelin menüsüne "Ege Mutfağı" dokunuşları yapmaya başladım. Aynı zamanda yemek stilistliğini de sürdürdüm. Sosyal medya hayatımıza girince daha çok yemek fotoğrafı çekmeye ve profilimde kendi tariflerimi paylaşmaya başladım. Birçok yemek dergisine, Ege ve mübadil mutfağı üzerine çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Biraz Giritli ailenizi ve anneanneniz Sıdıka Hanımı anlatır mısınız? 1923 yılının sonlarına doğru Mübadele göçü ile Girit Kandiya’dan İzmir’e, oradan da Urla’ya göç eden Çipli ailesinin 4. kuşak torunuyum. Girit’ten göç etmek zorunda kalan annemin dedesini 1. Kuşak olarak düşünürsek ben 4. kuşak oluyorum. Rahmetli anneannem, çocuk yaşlarındaki bu göçü anlatırken gözleri dolar, "Bizi önce misafirhanelere aldılar, üzerimize yeni esvaplar giydirdiler" derdi. Dedemin babasına şu anda Kekliktepe olarak bildiğimiz alanda, tarım yapmaları için verilen arazide geçti bütün çocukluğumuz… Anneannem Sıdıka Hanım ve dedem Hasan Bey, 1942 yılının ağustos ayında Urla’da evlenmişler. Urla köprü başında, bugün hala berber dükkanı olarak hizmet veren küçük dükkanda berberlik yapan dedem ve ailesine, adada bıraktıkları toprakları karşılığında bu sokaktaki bir Rum evi verilmiş.. Dedemin babası arazisini beş çocuğuna pay edince o arazilere bağlar dikmişler. Aynı zamanda tütün ekmeye başlamışlar.
E-DERGİ
İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
Güncel sayıya göz atın